Avatar of Vocabulary Set Tatlar ve Lezzetler

Yemek, İçmek ve Servis İçinde Tatlar ve Lezzetler Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Yemek, İçmek ve Servis' içinde 'Tatlar ve Lezzetler' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

sweetness

/ˈswiːt.nəs/

(noun) tatlılık, nezaket

Örnek:

The natural sweetness of the fruit made it a perfect snack.
Meyvenin doğal tatlılığı onu mükemmel bir atıştırmalık yaptı.

sourness

/ˈsaʊr.nəs/

(noun) ekşilik, asitlik, huysuzluk

Örnek:

The sourness of the lemon made her eyes water.
Limonun ekşiliği gözlerini yaşarttı.

saltiness

/ˈsɑːl.ti.nəs/

(noun) tuzluluk, keskinlik, nüktedanlık

Örnek:

The saltiness of the ocean water is due to dissolved minerals.
Okyanus suyunun tuzluluğu çözünmüş minerallerden kaynaklanır.

bitterness

/ˈbɪt̬.ɚ.nəs/

(noun) acı, kin, acı tat

Örnek:

He felt a deep sense of bitterness after being betrayed by his friend.
Arkadaşı tarafından ihanete uğradıktan sonra derin bir acı hissetti.

umami

/uːˈmɑː.mi/

(noun) umami, beşinci tat

Örnek:

Mushrooms and aged cheeses are rich in umami.
Mantarlar ve olgun peynirler umami açısından zengindir.

pungency

/ˈpʌn.dʒən.si/

(noun) keskinlik, acımtıraklık, yakıcılık

Örnek:

The pungency of the chili peppers made my eyes water.
Acı biberlerin keskinliği gözlerimi yaşarttı.

spiciness

/ˈspaɪ.si.nəs/

(noun) baharatlılık, acımtıraklık

Örnek:

The dish had just the right amount of spiciness.
Yemek tam kıvamında baharatlıydı.

coolness

/ˈkuːl.nəs/

(noun) serinlik, soğukluk, havalılık

Örnek:

The coolness of the evening air was refreshing.
Akşam havasının serinliği ferahlatıcıydı.

astringency

/əˈstrɪn.dʒən.si/

(noun) büzücülük, burukluk, acımsılık

Örnek:

The wine had a noticeable astringency that dried out the palate.
Şarapta damakta kuruluk yapan belirgin bir büzücülük vardı.

acidic

/əˈsɪd.ɪk/

(adjective) asidik, ekşi, sert

Örnek:

The soil in this region is highly acidic.
Bu bölgedeki toprak çok asidik.

astringent

/əˈstrɪn.dʒənt/

(adjective) büzücü, sıkılaştırıcı, buruk;

(noun) büzücü, sıkılaştırıcı losyon

Örnek:

The witch hazel acts as a natural astringent.
Cadı fındığı doğal bir büzücü olarak işlev görür.

bitter

/ˈbɪt̬.ɚ/

(adjective) acı, buruk, zor

Örnek:

The coffee was very bitter without sugar.
Kahve şekersiz çok acıydı.

bittersweet

/ˈbɪt̬.ɚˌswiːt/

(adjective) acı tatlı

Örnek:

Saying goodbye was a bittersweet moment.
Vedalaşmak acı tatlı bir andı.

brackish

/ˈbræk.ɪʃ/

(adjective) hafif tuzlu, acımsı, hoş olmayan

Örnek:

The estuary water was brackish, a mix of fresh and salt.
Haliç suyu hafif tuzluydu, tatlı ve tuzlu su karışımıydı.

hot

/hɑːt/

(adjective) sıcak, acı, çekici;

(adverb) sıcak

Örnek:

Be careful, the plate is very hot.
Dikkat et, tabak çok sıcak.

mild

/maɪld/

(adjective) hafif, ılımlı, yumuşak huylu

Örnek:

She suffered a mild headache.
Hafif bir baş ağrısı çekti.

robust

/roʊˈbʌst/

(adjective) sağlam, güçlü, dayanıklı

Örnek:

He is a robust man who rarely gets sick.
O, nadiren hastalanan sağlam bir adamdır.

savory

/ˈseɪ.vɚ.i/

(adjective) tuzlu, lezzetli, saygın;

(noun) kekik, baharat

Örnek:

The chef prepared a delicious savory dish with herbs and spices.
Şef, otlar ve baharatlarla lezzetli bir tuzlu yemek hazırladı.

seasoned

/ˈsiː.zənd/

(adjective) deneyimli, tecrübeli, tatlandırılmış

Örnek:

She is a seasoned traveler who has visited over 50 countries.
50'den fazla ülkeyi ziyaret etmiş deneyimli bir gezgin.

sharp

/ʃɑːrp/

(adjective) keskin, sivri, yoğun;

(adverb) keskin, tam;

(noun) diyez

Örnek:

Be careful, that knife is very sharp.
Dikkat et, o bıçak çok keskin.

sour

/saʊr/

(adjective) ekşi, hoş olmayan;

(verb) ekşimek, bozulmak

Örnek:

The lemonade was too sour for my liking.
Limonata benim damak zevkime göre çok ekşiydi.

spicy

/ˈspaɪ.si/

(adjective) baharatlı, acı, müstehcen

Örnek:

I love eating spicy food, especially curries.
Baharatlı yemekleri, özellikle körileri yemeyi severim.

sweet-and-sour

/ˌswiːt ən ˈsaʊər/

(adjective) tatlı-ekşi

Örnek:

I love chicken with sweet-and-sour sauce.
Tatlı-ekşi soslu tavuğu severim.

syrupy

/ˈsɪr.əp.i/

(adjective) şuruplu, koyu ve tatlı, şekerli

Örnek:

The pancakes were drenched in warm, syrupy maple syrup.
Krepler sıcak, şuruplu akçaağaç şurubuna bulanmıştı.

tart

/tɑːrt/

(noun) turta, tart;

(adjective) ekşi, keskin, sert

Örnek:

She baked an apple tart for dessert.
Tatlı için elmalı turta pişirdi.

unsalted

/ˌʌnˈsɑːl.t̬ɪd/

(adjective) tuzsuz

Örnek:

She prefers unsalted butter for baking.
Pişirme için tuzsuz tereyağını tercih ediyor.

watery

/ˈwɑː.t̬ɚ.i/

(adjective) sulu, gözleri yaşlı, soluk

Örnek:

The soup was thin and watery.
Çorba ince ve sulu idi.

tang

/tæŋ/

(noun) keskin tat, keskin koku, sap;

(verb) keskin tat vermek, keskin koku yaymak

Örnek:

The lemon had a sharp, refreshing tang.
Limonun keskin, ferahlatıcı bir tadı vardı.

savor

/ˈseɪ.vɚ/

(verb) tadını çıkarmak, lezzetini almak;

(noun) lezzet, tat

Örnek:

She savored every bite of the delicious cake.
Lezzetli pastanın her lokmasını tadını çıkararak yedi.

bite

/baɪt/

(verb) ısırmak, ısırık, kemirmek;

(noun) ısırık, sokma, atıştırmalık

Örnek:

The dog might bite if you get too close.
Çok yaklaşırsan köpek ısırabilir.

aftertaste

/ˈæf.tɚ.teɪst/

(noun) artçı tat, son tat, artçı etki

Örnek:

The medicine left a bitter aftertaste.
İlaç acı bir tat bıraktı.

an acquired taste

/ən əˌkwaɪərd ˈteɪst/

(phrase) sonradan kazanılan bir tat, alışılması gereken bir şey

Örnek:

Olives are an acquired taste for many people.
Zeytinler birçok kişi için sonradan kazanılan bir tattır.

briny

/ˈbraɪ.ni/

(adjective) tuzlu, tuzlu su gibi

Örnek:

The sea air had a distinct briny smell.
Deniz havasının belirgin bir tuzlu kokusu vardı.

earthy

/ˈɝː.θi/

(adjective) topraksı, toprak kokulu, doğal

Örnek:

The wine had an earthy aroma.
Şarabın topraksı bir aroması vardı.

fruity

/ˈfruː.t̬i/

(adjective) meyveli, abartılı, tuhaf

Örnek:

The wine has a light, fruity aroma.
Şarabın hafif, meyveli bir aroması var.

full-bodied

/ˌfʊlˈbɑː.did/

(adjective) dolgun, zengin, dolgun vücutlu

Örnek:

This red wine is wonderfully full-bodied.
Bu kırmızı şarap harika bir şekilde dolgun.

nutty

/ˈnʌt̬.i/

(adjective) fındık tadında, fındıklı, kaçık

Örnek:

This bread has a delicious nutty flavor.
Bu ekmeğin lezzetli bir fındık tadı var.

rich

/rɪtʃ/

(adjective) zengin, varlıklı, yoğun;

(noun) zenginler, varlıklılar

Örnek:

He became rich after investing in technology stocks.
Teknoloji hisselerine yatırım yaptıktan sonra zengin oldu.

smoky

/ˈsmoʊ.ki/

(adjective) dumanlı, isli, füme

Örnek:

The bar was very smoky, so we decided to leave.
Bar çok dumanlıydı, bu yüzden ayrılmaya karar verdik.

tangy

/ˈtæŋ.i/

(adjective) ekşi, keskin

Örnek:

The lemon pie had a delightful tangy flavor.
Limonlu turtanın hoş bir ekşi tadı vardı.

yeasty

/ˈjiː.sti/

(adjective) mayalı, maya gibi, canlı

Örnek:

The bread had a delightful yeasty aroma.
Ekmeğin hoş bir mayalı kokusu vardı.

zesty

/ˈzes.ti/

(adjective) lezzetli, canlı, enerjik

Örnek:

The lemon dressing added a zesty flavor to the salad.
Limon sosu salataya lezzetli bir tat kattı.

woody

/ˈwʊd.i/

(adjective) odunsu, ağaçsı

Örnek:

The old cabin had a strong woody smell.
Eski kulübeden güçlü bir odunsu koku geliyordu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren