Avatar of Vocabulary Set Mecazi

Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi İçinde Mecazi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi' içinde 'Mecazi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

strip

/strɪp/

(verb) sökmek, soymak, soyunmak;

(noun) şerit, bant, film

Örnek:

He began to strip the old paint from the door.
Kapıdan eski boyayı sökmeye başladı.

sever

/ˈsev.ɚ/

(verb) kesmek, ayırmak, koparmak

Örnek:

The knife was sharp enough to sever the rope in one stroke.
Bıçak, ipi tek hamlede koparacak kadar keskindi.

wire

/waɪr/

(noun) tel, dinleme cihazı, gizli mikrofon;

(verb) para göndermek, kablolamak, tel çekmek

Örnek:

The fence was made of barbed wire.
Çit dikenli telden yapılmıştı.

insulate

/ˈɪn.sə.leɪt/

(verb) yalıtmak, izole etmek, korumak

Örnek:

You can insulate the attic to keep the house warm in winter.
Evi kışın sıcak tutmak için tavan arasını yalıtabilirsiniz.

exhibit

/ɪɡˈzɪb.ɪt/

(verb) sergilemek, göstermek;

(noun) sergi, eser

Örnek:

The museum will exhibit ancient artifacts next month.
Müze gelecek ay antik eserleri sergileyecek.

unleash

/ʌnˈliːʃ/

(verb) serbest bırakmak, salıvermek, tasmasını çıkarmak

Örnek:

The storm is expected to unleash its full fury tonight.
Fırtınanın bu gece tüm öfkesini serbest bırakması bekleniyor.

shadow

/ˈʃæd.oʊ/

(noun) gölge, iz;

(verb) gölgelemek, takip etmek

Örnek:

The tree cast a long shadow on the grass.
Ağaç çimenlerin üzerine uzun bir gölge düşürdü.

devour

/dɪˈvaʊ.ɚ/

(verb) silip süpürmek, yutmak, tüketmek

Örnek:

He devoured the entire pizza in minutes.
Tüm pizzayı dakikalar içinde silip süpürdü.

plant

/plænt/

(noun) bitki, fidan, fabrika;

(verb) ekmek, dikmek, yerleştirmek

Örnek:

She watered the plant every morning.
Her sabah bitkiyi suladı.

skip

/skɪp/

(verb) sekerek yürümek, atlamak, geçmek;

(noun) sekme, atlama, geçme

Örnek:

The children were skipping happily down the street.
Çocuklar neşeyle sokakta sekerek ilerliyorlardı.

simmer

/ˈsɪm.ɚ/

(verb) kısık ateşte kaynamak, hafifçe kaynamak, kaynamak;

(noun) kısık ateş, kaynama

Örnek:

Let the sauce simmer for 20 minutes.
Sosu 20 dakika kısık ateşte kaynatın.

brighten

/ˈbraɪ.t̬ən/

(verb) aydınlatmak, parlatmak, neşelendirmek

Örnek:

The morning sun began to brighten the room.
Sabah güneşi odayı aydınlatmaya başladı.

cost

/kɑːst/

(noun) maliyet, fiyat, bedel;

(verb) mal olmak, tutmak, kaybettirmek

Örnek:

The total cost of the trip was over $1000.
Seyahatin toplam maliyeti 1000 doların üzerindeydi.

spark

/spɑːrk/

(noun) kıvılcım, iz;

(verb) kıvılcım çıkarmak, tetiklemek, canlandırmak

Örnek:

A single spark ignited the dry leaves.
Tek bir kıvılcım kuru yaprakları tutuşturdu.

surrender

/səˈren.dɚ/

(verb) teslim etmek, vazgeçmek, teslim olmak;

(noun) teslimiyet, vazgeçme

Örnek:

The enemy was forced to surrender their weapons.
Düşman silahlarını teslim etmeye zorlandı.

consult

/kənˈsʌlt/

(verb) danışmak, fikir almak, istişare etmek

Örnek:

You should consult a doctor about your symptoms.
Belirtileriniz hakkında bir doktora danışmalısınız.

render

/ˈren.dɚ/

(verb) sağlamak, vermek, hükmetmek

Örnek:

The artist will render a beautiful painting for the exhibition.
Sanatçı sergi için güzel bir tablo yapacak.

witness

/ˈwɪt.nəs/

(noun) tanık, şahit, kanıt;

(verb) tanık olmak, şahit olmak, kanıtlamak

Örnek:

The police are looking for a witness to the robbery.
Polis soygunun bir tanığını arıyor.

reign

/reɪn/

(noun) saltanat, hükümranlık, iktidar;

(verb) hüküm sürmek, saltanat sürmek, hakim olmak

Örnek:

Queen Victoria's reign lasted for 63 years.
Kraliçe Victoria'nın saltanatı 63 yıl sürdü.

frame

/freɪm/

(noun) çerçeve, iskelet, şasi;

(verb) çerçevelemek, oluşturmak, şekillendirmek

Örnek:

The old photograph was in a beautiful wooden frame.
Eski fotoğraf güzel bir ahşap çerçeve içindeydi.

portray

/pɔːrˈtreɪ/

(verb) tasvir etmek, canlandırmak, betimlemek

Örnek:

The artist chose to portray the queen in a regal pose.
Sanatçı, kraliçeyi asil bir duruşla tasvir etmeyi seçti.

drive

/draɪv/

(verb) sürmek, kullanmak, itmek;

(noun) sürüş, araba yolculuğu, arzu

Örnek:

She learned to drive when she was sixteen.
On altı yaşındayken araba kullanmayı öğrendi.

lace

/leɪs/

(noun) dantel, bağcık, ip;

(verb) bağlamak, geçirmek, katmak

Örnek:

The wedding dress was adorned with intricate lace.
Gelinlik, karmaşık dantel ile süslenmişti.

appreciate

/əˈpriː.ʃi.eɪt/

(verb) takdir etmek, değerini bilmek, anlamak

Örnek:

I really appreciate your help.
Yardımınızı gerçekten takdir ediyorum.

hold

/hoʊld/

(verb) tutmak, taşımak, alıkoymak;

(noun) tutuş, kavrama, bekleme

Örnek:

Can you hold this for a moment?
Bunu bir anlığına tutar mısın?

boast

/boʊst/

(verb) övünmek, böbürlenmek, sahip olmak;

(noun) övünme, böbürlenme

Örnek:

He likes to boast about his new car.
Yeni arabasıyla övünmeyi sever.

decorate

/ˈdek.ər.eɪt/

(verb) dekore etmek, süslemek, boyamak

Örnek:

We decided to decorate the living room with new paintings.
Oturma odasını yeni tablolarla dekore etmeye karar verdik.

accommodate

/əˈkɑː.mə.deɪt/

(verb) ağırlamak, konaklatmak, uyarlamak

Örnek:

The hotel can accommodate up to 200 guests.
Otel 200 misafire kadar konaklama sağlayabilir.

relieve

/rɪˈliːv/

(verb) hafifletmek, gidermek, değiştirmek

Örnek:

The medication helped to relieve her headache.
İlaç baş ağrısını hafifletmeye yardımcı oldu.

descend

/dɪˈsend/

(verb) inmek, alçalmak, soyundan gelmek

Örnek:

The aircraft began to descend.
Uçak alçalmaya başladı.

crack

/kræk/

(noun) çatlak, yarık, çatlama;

(verb) çatlatmak, kırmak, çatırdamak;

(adjective) mükemmel, harika, usta

Örnek:

There's a small crack in the window.
Pencerede küçük bir çatlak var.

stir

/stɝː/

(verb) karıştırmak, hareket ettirmek, kıpırdatmak;

(noun) hareket, kargaşa

Örnek:

She stirred her coffee with a spoon.
Kahvesini kaşıkla karıştırdı.

capture

/ˈkæp.tʃɚ/

(verb) yakalamak, ele geçirmek, esir almak;

(noun) yakalama, ele geçirme, esir alma

Örnek:

The police managed to capture the suspect after a long chase.
Polis, uzun bir kovalamacanın ardından şüpheliyi yakalamayı başardı.

run

/rʌn/

(verb) koşmak, çalışmak, işlemek;

(noun) koşu, dönem, süre

Örnek:

She decided to run a marathon next year.
Gelecek yıl bir maraton koşmaya karar verdi.

twist

/twɪst/

(verb) bükmek, çarpıtmak, kıvrılmak;

(noun) bükme, dönüş, sürpriz

Örnek:

She twisted her hair into a bun.
Saçını topuz yaptı.

ill

/ɪl/

(adjective) hasta, rahatsız, zararlı;

(adverb) kötü, yanlış, pek;

(noun) kötülük, talihsizlik, felaket

Örnek:

She felt ill after eating the spoiled food.
Bozuk yemeği yedikten sonra hasta hissetti.

driver

/ˈdraɪ.vɚ/

(noun) sürücü, şoför, driver

Örnek:

The bus driver announced the next stop.
Otobüs şoförü bir sonraki durağı anons etti.

departure

/dɪˈpɑːr.tʃɚ/

(noun) kalkış, ayrılış, sapma

Örnek:

Our departure was delayed due to bad weather.
Kötü hava nedeniyle kalkışımız gecikti.

turn

/tɝːn/

(verb) dönmek, çevirmek, yön değiştirmek;

(noun) dönüş, sıra

Örnek:

The Earth turns on its axis.
Dünya kendi ekseni etrafında döner.

ammunition

/ˌæm.jəˈnɪʃ.ən/

(noun) mühimmat, argüman, kanıt

Örnek:

The soldiers ran out of ammunition during the battle.
Askerlerin savaş sırasında mühimmatı bitti.

spike

/spaɪk/

(noun) çivi, sivri uç, artış;

(verb) çivilemek, sivri uçla delmek, fırlamak

Örnek:

He hammered a spike into the wall to hang the picture.
Resmi asmak için duvara bir çivi çaktı.

distillation

/ˌdɪs.təˈleɪ.ʃən/

(noun) damıtma, distilasyon, öz

Örnek:

The distillation of crude oil separates it into different products like gasoline and diesel.
Ham petrolün damıtılması, onu benzin ve dizel gibi farklı ürünlere ayırır.

snap

/snæp/

(verb) kırmak, kopmak, kapanmak;

(noun) çıtırtı, şaklama, fotoğraf;

(adjective) ani, kolay;

(adverb) ani, birdenbire;

(exclamation) çat, şak

Örnek:

The twig snapped under his foot.
Dal ayağının altında kırıldı.

input

/ˈɪn.pʊt/

(noun) girdi, katkı, veri;

(verb) girmek, veri girmek

Örnek:

The computer requires user input to start the program.
Bilgisayarın programı başlatmak için kullanıcı girdisi gereklidir.

reception

/rɪˈsep.ʃən/

(noun) resepsiyon, karşılama, davet

Örnek:

The reception of the new policy was mixed.
Yeni politikanın karşılanması karışıktı.

reflexion

/rɪˈflek.ʃən/

(noun) yansıma, düşünce, mütalaa

Örnek:

She looked at her reflexion in the lake.
Göldeki yansımasına baktı.

sway

/sweɪ/

(verb) sallanmak, dalgalanmak, etkilemek;

(noun) sallanma, dalgalanma, etki

Örnek:

The trees were swaying in the wind.
Ağaçlar rüzgarda sallanıyordu.

miscarriage

/ˈmɪsˌker.ɪdʒ/

(noun) düşük, başarısızlık, hata

Örnek:

She suffered a miscarriage in her first trimester.
İlk trimesterinde bir düşük yaşadı.

retreat

/rɪˈtriːt/

(verb) geri çekilmek, ricat etmek;

(noun) geri çekilme, inziva yeri

Örnek:

The army was forced to retreat after heavy losses.
Ordu ağır kayıplardan sonra geri çekilmek zorunda kaldı.

assembly

/əˈsem.bli/

(noun) toplantı, meclis, kurul

Örnek:

The school held a special assembly for the graduating students.
Okul, mezun olacak öğrenciler için özel bir toplantı düzenledi.

record

/rɪˈkɔːrd/

(noun) plak, kayıt, belge;

(verb) kaydetmek, yazmak, tespit etmek

Örnek:

She put on an old jazz record.
Eski bir caz plağı çaldı.

crisp

/krɪsp/

(adjective) çıtır, gevrek, serin;

(noun) cips;

(verb) çıtırlaştırmak, netleştirmek

Örnek:

The autumn leaves were crisp underfoot.
Sonbahar yaprakları ayak altında çıtır çıtırdı.

accessible

/əkˈses.ə.bəl/

(adjective) erişilebilir, ulaşılabilir, anlaşılır

Örnek:

The building is wheelchair accessible.
Bina tekerlekli sandalye erişimine uygun.

meteoric

/ˌmiː.t̬iˈɔːr.ɪk/

(adjective) meteorik, hızlı ve parlak, göktaşı ile ilgili

Örnek:

The young actress enjoyed a meteoric rise to fame.
Genç aktris şöhrete meteorik bir yükseliş yaşadı.

oceanic

/ˌoʊ.ʃiˈæn.ɪk/

(adjective) okyanusal, denizsel, engin

Örnek:

The expedition studied the deep oceanic trenches.
Keşif gezisi derin okyanus hendeklerini inceledi.

infectious

/ɪnˈfek.ʃəs/

(adjective) bulaşıcı, enfeksiyöz, etkileyici

Örnek:

The common cold is an infectious disease.
Soğuk algınlığı bulaşıcı bir hastalıktır.

bare

/ber/

(adjective) çıplak, boş, asgari;

(verb) açmak, ortaya çıkarmak

Örnek:

He walked around with his bare feet on the cold floor.
Soğuk zeminde çıplak ayakla yürüdü.

sharp

/ʃɑːrp/

(adjective) keskin, sivri, yoğun;

(adverb) keskin, tam;

(noun) diyez

Örnek:

Be careful, that knife is very sharp.
Dikkat et, o bıçak çok keskin.

harsh

/hɑːrʃ/

(adjective) sert, haşin, acımasız

Örnek:

The desert sun can be incredibly harsh.
Çöl güneşi inanılmaz derecede sert olabilir.

sacred

/ˈseɪ.krɪd/

(adjective) kutsal, mukaddes, dokunulmaz

Örnek:

The temple is a sacred place for worship.
Tapınak ibadet için kutsal bir yerdir.

sensitive

/ˈsen.sə.t̬ɪv/

(adjective) hassas, duygusal, duyarlı

Örnek:

He's very sensitive about his weight.
Kilosu konusunda çok hassas.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren