Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - C1 - B Harfi

Oxford 5000 - C1 İçinde Oxford 5000 - C1 - B Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - C1' içinde 'Oxford 5000 - C1 - B Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

backdrop

/ˈbæk.drɑːp/

(noun) fon, dekor, arka plan

Örnek:

The play used a beautiful hand-painted backdrop of a forest.
Oyun, orman temalı güzel, el boyaması bir fon kullandı.

backing

/ˈbæk.ɪŋ/

(noun) destek, arka çıkma, astar

Örnek:

The project received strong backing from the community.
Proje, topluluktan güçlü destek aldı.

backup

/ˈbæk.ʌp/

(noun) yedek, yedekleme, destek;

(verb) yedeklemek, yedek kopya almak;

(adjective) yedek, destek

Örnek:

Always make a backup of your important documents.
Önemli belgelerinizin her zaman bir yedek kopyasını alın.

bail

/beɪl/

(noun) kefalet, kova, sintine pompası;

(verb) kefaletle serbest bırakmak, suyu boşaltmak, sintineyi boşaltmak

Örnek:

He was released on bail after paying a large sum.
Büyük bir miktar ödedikten sonra kefaletle serbest bırakıldı.

ballot

/ˈbæl.ət/

(noun) oylama, oy pusulası;

(verb) oy kullanmak, oylamak

Örnek:

The election was conducted by secret ballot.
Seçim gizli oylama ile yapıldı.

banner

/ˈbæn.ɚ/

(noun) pankart, bayrak, manşet

Örnek:

The protesters carried a large banner.
Protestocular büyük bir pankart taşıyordu.

bare

/ber/

(adjective) çıplak, boş, asgari;

(verb) açmak, ortaya çıkarmak

Örnek:

He walked around with his bare feet on the cold floor.
Soğuk zeminde çıplak ayakla yürüdü.

barrel

/ˈber.əl/

(noun) fıçı, varil, namlu;

(verb) hızla ilerlemek, fırlamak

Örnek:

The wine was aged in oak barrels.
Şarap meşe fıçılarda olgunlaştırıldı.

bass

/beɪs/

(noun) bas, kalın ses, levrek

Örnek:

He sings bass in the choir.
Koroda bas söylüyor.

bat

/bæt/

(noun) yarasa, sopa, beyzbol sopası;

(verb) vurmak, kırpmak, çırpmak

Örnek:

A bat flew out of the cave at dusk.
Alacakaranlıkta mağaradan bir yarasa uçtu.

battlefield

/ˈbæt̬.əl.fiːld/

(noun) savaş alanı, muharebe alanı, rekabet alanı

Örnek:

The soldiers advanced across the muddy battlefield.
Askerler çamurlu savaş alanı boyunca ilerledi.

bay

/beɪ/

(noun) koy, körfez, bölme;

(verb) havlamak, ulmak

Örnek:

The ship sailed into the calm bay.
Gemi sakin koya yelken açtı.

beam

/biːm/

(noun) kiriş, direk, ışın;

(verb) gülümsemek, ışıldamak, ışınlamak

Örnek:

The old house had exposed wooden beams.
Eski evin açıkta ahşap kirişleri vardı.

beast

/biːst/

(noun) canavar, hayvan, zalim

Örnek:

The lion is a magnificent beast.
Aslan muhteşem bir canavardır.

behalf

/bɪˈhæf/

(noun) adına, lehine

Örnek:

On behalf of the entire team, I want to thank you for your hard work.
Tüm ekip adına, sıkı çalışmanız için teşekkür etmek istiyorum.

beloved

/bɪˈlʌv.ɪd/

(adjective) sevgili, aziz;

(noun) sevgili, aşkım

Örnek:

She held her beloved teddy bear close.
Sevgili oyuncak ayısını sıkıca tuttu.

bench

/bentʃ/

(noun) bank, tezgah, laboratuvar tezgahı;

(verb) yedek kulübesine çekmek, oyundan almak, kıyaslamak

Örnek:

They sat on the park bench and watched the children play.
Park bankında oturup çocukların oynamasını izlediler.

benchmark

/ˈbentʃ.mɑːrk/

(noun) ölçüt, referans noktası;

(verb) kıyaslamak, değerlendirmek

Örnek:

The new software sets a new benchmark for performance.
Yeni yazılım performans için yeni bir ölçüt belirliyor.

beneath

/bɪˈniːθ/

(preposition) altında, yakışmaz;

(adverb) aşağıda, altta

Örnek:

The treasure was buried beneath the old oak tree.
Hazine eski meşe ağacının altına gömülmüştü.

beneficiary

/ˌben.əˈfɪʃ.i.er.i/

(noun) yararlanıcı, lehdar

Örnek:

She was the sole beneficiary of her uncle's will.
Amcasının vasiyetinin tek mirasçısı oydu.

betray

/bɪˈtreɪ/

(verb) ele vermek, açığa vurmak, ihanet etmek

Örnek:

His nervous laughter betrayed his true feelings.
Gergin gülüşü gerçek duygularını ele verdi.

bind

/baɪnd/

(verb) bağlamak, sarmak, yükümlülük altına sokmak;

(noun) çıkmaz, zor durum

Örnek:

She used a rope to bind the logs together.
Kütükleri birbirine bağlamak için ip kullandı.

biography

/baɪˈɑː.ɡrə.fi/

(noun) biyografi, yaşam öyküsü

Örnek:

She is writing a biography of a famous artist.
Ünlü bir sanatçının biyografisini yazıyor.

bishop

/ˈbɪʃ.əp/

(noun) piskopos, fil

Örnek:

The bishop presided over the ordination ceremony.
Piskopos, kutsama törenine başkanlık etti.

bizarre

/bəˈzɑːr/

(adjective) tuhaf, acayip, garip

Örnek:

The artist's latest work is truly bizarre.
Sanatçının son eseri gerçekten tuhaf.

blade

/bleɪd/

(noun) bıçak, kesici kısım, yaprak

Örnek:

The knife has a sharp blade.
Bıçağın keskin bir bıçağı var.

blast

/blæst/

(noun) patlama, hava akımı, ses;

(verb) patlatmak, havaya uçurmak, çalmak

Örnek:

The explosion sent a powerful blast through the building.
Patlama, bina boyunca güçlü bir patlama dalgası gönderdi.

bleed

/bliːd/

(verb) kanamak, havasını almak, sıvısını boşaltmak;

(noun) kanama

Örnek:

His nose started to bleed after he fell.
Düştükten sonra burnu kanamaya başladı.

blend

/blend/

(verb) karıştırmak, harmanlamak, uyum sağlamak;

(noun) karışım, harman

Örnek:

Blend the ingredients thoroughly until smooth.
Malzemeleri pürüzsüz olana kadar iyice karıştırın.

bless

/bles/

(verb) kutsamak, takdis etmek, lütfetmek;

(exclamation) aman Tanrım, yazık

Örnek:

The priest will bless the new church.
Rahip yeni kiliseyi kutsayacak.

blessing

/ˈbles.ɪŋ/

(noun) bereket, kutsama, nimet

Örnek:

May God's blessing be upon you.
Tanrı'nın bereketi üzerinize olsun.

boast

/boʊst/

(verb) övünmek, böbürlenmek, sahip olmak;

(noun) övünme, böbürlenme

Örnek:

He likes to boast about his new car.
Yeni arabasıyla övünmeyi sever.

bonus

/ˈboʊ.nəs/

(noun) bonus, ikramiye, ekstra

Örnek:

The employees received a generous bonus at the end of the year.
Çalışanlar yıl sonunda cömert bir ikramiye aldılar.

boom

/buːm/

(noun) uğultu, patlama sesi, patlama;

(verb) uğuldamak, patlamak, patlama yaşamak;

(adjective) patlama yaşayan, canlanan;

(interjection) bum, pat

Örnek:

We heard the distant boom of thunder.
Uzaklardan gelen gök gürültüsünün uğultusunu duyduk.

bounce

/baʊns/

(verb) sekme, zıplama, zıplamak;

(noun) sekme, zıplama, artış

Örnek:

The ball bounced off the wall.
Top duvardan sekti.

boundary

/ˈbaʊn.dər.i/

(noun) sınır, hudut, kısıtlama

Örnek:

The river forms the natural boundary between the two countries.
Nehir, iki ülke arasındaki doğal sınırı oluşturur.

bow

/baʊ/

(noun) fiyonk, kurdele, yay;

(verb) eğilmek, selam vermek, eğmek

Örnek:

She tied her hair back with a pretty pink bow.
Saçını güzel bir pembe fiyonkla bağladı.

breach

/briːtʃ/

(noun) ihlal, çiğneme, gedik;

(verb) ihlal etmek, çiğnemek, aşmak

Örnek:

The company was sued for breach of contract.
Şirket sözleşme ihlali nedeniyle dava edildi.

breakdown

/ˈbreɪk.daʊn/

(noun) arıza, bozulma, çöküş

Örnek:

The car had a breakdown on the highway.
Araba otoyolda arızalandı.

breakthrough

/ˈbreɪk.θruː/

(noun) çığır, buluş

Örnek:

Scientists announced a major breakthrough in cancer research.
Bilim insanları kanser araştırmalarında büyük bir çığır açtıklarını duyurdu.

breed

/briːd/

(verb) yetiştirmek, üremek, doğurmak;

(noun) cins, ırk, tür

Örnek:

They breed horses for racing.
Yarış için at yetiştiriyorlar.

broadband

/ˈbrɑːd.bænd/

(noun) geniş bant;

(adjective) geniş bant

Örnek:

We need a faster broadband connection for our office.
Ofisimiz için daha hızlı bir geniş bant bağlantısına ihtiyacımız var.

browser

/ˈbraʊ.zɚ/

(noun) tarayıcı, otlayıcı (hayvan)

Örnek:

I use Google Chrome as my default web browser.
Varsayılan web tarayıcım olarak Google Chrome'u kullanıyorum.

brutal

/ˈbruː.t̬əl/

(adjective) acımasız, vahşi, doğrudan

Örnek:

The attack was incredibly brutal.
Saldırı inanılmaz derecede acımasızdı.

buck

/bʌk/

(noun) dolar, erkek (hayvan), geyik;

(verb) karşı gelmek, şaha kalkmak

Örnek:

Can you lend me twenty bucks?
Bana yirmi dolar borç verebilir misin?

buddy

/ˈbʌd.i/

(noun) dost, arkadaş;

(verb) arkadaş olmak, eşleşmek

Örnek:

Hey, buddy, can you help me with this?
Hey, dostum, bana bunda yardım edebilir misin?

buffer

/ˈbʌf.ɚ/

(noun) tampon, koruyucu, tampon çözelti;

(verb) tamponlamak, azaltmak

Örnek:

The trees acted as a buffer against the strong winds.
Ağaçlar şiddetli rüzgarlara karşı bir tampon görevi gördü.

bulk

/bʌlk/

(noun) büyük kısım, çoğunluk, hacim;

(verb) kas kütlesini artırmak, hacmini artırmak

Örnek:

The bulk of the work is done.
İşin büyük kısmı bitti.

burden

/ˈbɝː.dən/

(noun) yük, ağırlık, sorumluluk;

(verb) yüklemek, ağırlaştırmak

Örnek:

He carried the heavy burden on his back.
Sırtında ağır yükü taşıdı.

bureaucracy

/bjʊˈrɑː.krə.si/

(noun) bürokrasi, bürokratik yapı, idari teşkilat

Örnek:

The project was delayed due to excessive bureaucracy.
Proje aşırı bürokrasi nedeniyle gecikti.

burial

/ˈber.i.əl/

(noun) gömme, cenaze, gömü alanı

Örnek:

The family arranged a private burial for their loved one.
Aile, sevdikleri için özel bir cenaze töreni düzenledi.

burst

/bɝːst/

(verb) patlamak, çatlamak, fırlamak;

(noun) patlama, atak

Örnek:

The balloon burst with a loud pop.
Balon yüksek bir sesle patladı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren