Avatar of Vocabulary Set Tiyatro ve Sinemada

Sinema ve Tiyatro İçinde Tiyatro ve Sinemada Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Sinema ve Tiyatro' içinde 'Tiyatro ve Sinemada' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

aisle

/aɪl/

(noun) koridor, geçit, reyon

Örnek:

The bride walked down the aisle.
Gelin koridordan yürüdü.

auditorium

/ˌɑː.dəˈtɔːr.i.əm/

(noun) oditoryum, konferans salonu, seyirci salonu

Örnek:

The school's new auditorium can seat over 500 people.
Okulun yeni oditoryumu 500'den fazla kişiyi ağırlayabilir.

backcloth

/ˈbæk.klɔθ/

(noun) fon, sahne perdesi, arka plan

Örnek:

The artist designed a beautiful backcloth for the play.
Sanatçı oyun için güzel bir fon tasarladı.

backdrop

/ˈbæk.drɑːp/

(noun) fon, dekor, arka plan

Örnek:

The play used a beautiful hand-painted backdrop of a forest.
Oyun, orman temalı güzel, el boyaması bir fon kullandı.

backstage

/bækˈsteɪdʒ/

(adverb) sahne arkası, kuliste, gizli;

(noun) sahne arkası, kulise;

(adjective) sahne arkası, kulise ait

Örnek:

The actors waited backstage before their performance.
Oyuncular performanslarından önce sahne arkasında beklediler.

balcony

/ˈbæl.kə.ni/

(noun) balkon, loca

Örnek:

She stepped out onto the balcony to enjoy the view.
Manzaranın tadını çıkarmak için balkona çıktı.

bill

/bɪl/

(noun) fatura, hesap, yasa tasarısı;

(verb) fatura kesmek, hesap çıkarmak, tanıtmak

Örnek:

Can I have the bill, please?
Hesabı alabilir miyim, lütfen?

circle

/ˈsɝː.kəl/

(noun) daire, halka, çevre;

(verb) dönmek, çevrelemek, daire içine almak

Örnek:

Draw a circle on the paper.
Kağıda bir daire çiz.

curtain

/ˈkɝː.tən/

(noun) perde, bariyer, örtü;

(verb) perdelemek, perde takmak

Örnek:

She drew the curtains to block out the morning sun.
Sabah güneşini engellemek için perdeleri çekti.

downstage

/ˈdaʊn.steɪdʒ/

(adverb) sahnenin önüne, sahnenin önünde;

(adjective) sahne önü, sahnenin önünde bulunan

Örnek:

The actor moved downstage to deliver his monologue.
Aktör monoloğunu sunmak için sahnenin önüne doğru hareket etti.

dressing room

/ˈdres.ɪŋ ˌruːm/

(noun) soyunma odası, kulise, soyunma kabini

Örnek:

The actress was in her dressing room preparing for the show.
Aktris, gösteriye hazırlanmak için soyunma odasındaydı.

drop curtain

/drɑːp ˈkɜːr.tən/

(noun) sahne perdesi, arka perde

Örnek:

The drop curtain fell, signaling the end of the play.
Sahne perdesi düştü, oyunun sonunu işaret etti.

entr'acte

/ˈɑːn.trækt/

(noun) perde arası, ara gösteri, perde arası müziği

Örnek:

During the entr'acte, the audience chatted and stretched.
Perde arası sırasında seyirciler sohbet etti ve gerindi.

fleapit

/ˈfliːpɪt/

(noun) bitpazarı, köhne yer

Örnek:

The old cinema was a real fleapit, but we loved watching movies there.
Eski sinema tam bir bitpazarıydı ama orada film izlemeyi severdik.

foyer

/ˈfɔɪ.ɚ/

(noun) fuaye, lobi, antre

Örnek:

We waited for them in the hotel foyer.
Onları otel fuayesinde bekledik.

gallery

/ˈɡæl.ɚ.i/

(noun) galeri, sanat galerisi, koridor

Örnek:

The new art gallery features local artists.
Yeni sanat galerisi yerel sanatçıları sergiliyor.

gangway

/ˈɡæŋ.weɪ/

(noun) geçit, koridor, iskele;

(exclamation) yol açın, geçit verin

Örnek:

Please keep the gangway clear for others to pass.
Lütfen başkalarının geçmesi için geçidi açık tutun.

green room

/ˌɡriːn ˈruːm/

(noun) kulise, yeşil oda

Örnek:

The band waited in the green room before going on stage.
Grup sahneye çıkmadan önce kuliste bekledi.

house

/haʊs/

(noun) ev, bina;

(verb) barındırmak, yerleştirmek

Örnek:

They bought a new house in the suburbs.
Banliyöde yeni bir ev aldılar.

mezzanine

/ˈmet.sə.niːn/

(noun) asma kat, ara kat

Örnek:

The library has a beautiful mezzanine level with extra seating.
Kütüphanede ek oturma alanı olan güzel bir asma kat bulunmaktadır.

orchestra

/ˈɔːr.kə.strə/

(noun) orkestra, orkestra çukuru, orkestra bölümü

Örnek:

The orchestra performed a beautiful symphony.
Orkestra güzel bir senfoni seslendirdi.

ovation

/oʊˈveɪ.ʃən/

(noun) alkış, coşkulu alkış

Örnek:

The band received a standing ovation after their performance.
Grup, performanslarından sonra ayakta alkışlandı.

playbill

/ˈpleɪ.bɪl/

(noun) oyun programı, tiyatro afişi

Örnek:

The usher handed me a playbill as I entered the theater.
Tiyatroya girerken görevli bana bir oyun programı uzattı.

prop

/prɑːp/

(noun) destek, payanda, dayanak;

(verb) desteklemek, payanda olmak, dayamak

Örnek:

The old fence needed a wooden prop to keep it from falling.
Eski çitin düşmemesi için ahşap bir destek gerekiyordu.

proscenium

/prəˈsiː.ni.əm/

(noun) sahne önü, proscenium

Örnek:

The actors gathered at the edge of the proscenium for their final bow.
Oyuncular son selamları için sahne önü kenarında toplandılar.

safety curtain

/ˈseɪf.ti ˌkɝː.tən/

(noun) güvenlik perdesi, yangın perdesi

Örnek:

During the fire drill, the safety curtain was lowered to demonstrate emergency procedures.
Yangın tatbikatı sırasında, acil durum prosedürlerini göstermek için güvenlik perdesi indirildi.

scenery

/ˈsiː.nɚ.i/

(noun) manzara, doğa, dekor

Örnek:

The mountain scenery was breathtaking.
Dağ manzarası nefes kesiciydi.

set

/set/

(verb) koymak, yerleştirmek, kurmak;

(noun) takım, set, duruş;

(adjective) belirlenmiş, sabit

Örnek:

She set the book on the table.
Kitabı masaya koydu.

stage

/steɪdʒ/

(noun) sahne, platform, aşama;

(verb) sahnelemek, düzenlemek

Örnek:

The band took the stage to a cheering crowd.
Grup, tezahürat yapan kalabalığın önüne sahneye çıktı.

stage door

/ˈsteɪdʒ dɔːr/

(noun) sahne kapısı, sanatçı girişi

Örnek:

Fans waited by the stage door hoping to get an autograph.
Hayranlar imza almak umuduyla sahne kapısında bekledi.

stage left

/steɪdʒ left/

(noun) sahne solu;

(adverb) sahne soluna

Örnek:

The actor exited stage left after his monologue.
Aktör monoloğundan sonra sahne solundan çıktı.

stage right

/steɪdʒ raɪt/

(noun) sahne sağ;

(adverb) sahne sağına

Örnek:

The actor exited stage right after his monologue.
Aktör monoloğundan sonra sahne sağından çıktı.

upper circle

/ˌʌp.ɚ ˈsɝː.kl̩/

(noun) üst balkon, galeri

Örnek:

We bought tickets for the upper circle to save money.
Para biriktirmek için üst balkon biletleri aldık.

upstage

/ʌpˈsteɪdʒ/

(adverb) sahne arkası, sahnenin arkasına doğru;

(verb) gölgede bırakmak, dikkatini dağıtmak

Örnek:

The actor moved upstage to deliver his monologue.
Aktör monoloğunu sunmak için sahnenin arkasına geçti.

wardrobe

/ˈwɔːr.droʊb/

(noun) gardırop, elbise dolabı, elbise koleksiyonu

Örnek:

She hung her dresses neatly in the wardrobe.
Elbiselerini düzenli bir şekilde gardıroba astı.

wind machine

/ˈwɪnd məˌʃiːn/

(noun) rüzgar makinesi

Örnek:

The director used a large wind machine to simulate a storm.
Yönetmen, fırtınayı simüle etmek için büyük bir rüzgar makinesi kullandı.

box office

/ˈbɑːks ˌɔː.fɪs/

(noun) gişe, bilet gişesi, hasılat

Örnek:

I bought my tickets at the box office.
Biletlerimi gişeden aldım.

wing

/wɪŋ/

(noun) kanat, bölüm, fraksiyon;

(verb) kanat takmak, kanadından vurmak, doğaçlama yapmak

Örnek:

The bird flapped its wings and soared into the sky.
Kuş kanatlarını çırptı ve gökyüzüne yükseldi.

amphitheater

/ˈæm.fəˌθiː.ə.t̬ɚ/

(noun) amfitiyatro, doğal amfitiyatro, çanak

Örnek:

The ancient Roman amphitheater could hold thousands of spectators.
Antik Roma amfitiyatrosu binlerce seyirci alabiliyordu.

catwalk

/ˈkæt.wɑːk/

(noun) podyum, kedi yolu, bakım platformu

Örnek:

The models strutted down the catwalk in the latest designs.
Mankenler en son tasarımlarla podyumda yürüdü.

gel

/dʒel/

(noun) jel;

(verb) jel haline gelmek, katılaşmak, yoluna girmek

Örnek:

She applied a small amount of hair gel to style her bangs.
Kakülünü şekillendirmek için az miktarda saç jeli sürdü.

marquee

/mɑːrˈkiː/

(noun) markiz, büyük çadır, tente;

(adjective) önemli, gözde, başarılı

Örnek:

They set up a large marquee for the wedding reception.
Düğün resepsiyonu için büyük bir markiz kurdular.

surtitle

/ˈsɜːrˌtaɪtl/

(noun) üst yazı, sahne üstü çeviri

Örnek:

The audience appreciated the surtitles which helped them follow the Italian opera.
Seyirciler, İtalyan operasını takip etmelerine yardımcı olan üst yazıları takdir etti.

apron

/ˈeɪ.prən/

(noun) önlük, apron, uçak park alanı

Örnek:

She tied her apron before starting to bake.
Pişirmeye başlamadan önce önlüğünü bağladı.

box set

/ˈbɑːks set/

(noun) kutu seti, koleksiyon kutusu

Örnek:

I bought the complete box set of 'Friends' for my sister.
Kız kardeşime 'Friends'in tam kutu setini aldım.

flat

/flæt/

(adjective) düz, yassı, ince;

(noun) daire, apartman dairesi;

(adverb) düz, yatay

Örnek:

The road was long and flat.
Yol uzun ve düzdü.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren