Avatar of Vocabulary Set Sıra dışı anlam

Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi İçinde Sıra dışı anlam Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi' içinde 'Sıra dışı anlam' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

celebrate

/ˈsel.ə.breɪt/

(verb) kutlamak, övmek

Örnek:

We're going to celebrate her birthday with a big party.
Doğum gününü büyük bir partiyle kutlayacağız.

wind

/wɪnd/

(noun) rüzgar, nefes, hava;

(verb) sarmak, kıvrılmak, kurmak

Örnek:

The wind blew strongly from the west.
Rüzgar batıdan kuvvetli esiyordu.

maintain

/meɪnˈteɪn/

(verb) bakımını yapmak, sürdürmek, korumak

Örnek:

It's important to regularly maintain your car.
Arabanızı düzenli olarak bakımını yapmak önemlidir.

occur

/əˈkɝː/

(verb) meydana gelmek, olmak, aklına gelmek

Örnek:

The accident occurred at 3 PM.
Kaza saat 15.00'te meydana geldi.

hail

/heɪl/

(noun) dolu, selam, çağrı;

(verb) dolu yağmak, çağırmak, selamlamak;

(exclamation) selam

Örnek:

The sudden hail storm damaged the crops.
Ani dolu fırtınası ekinlere zarar verdi.

relate

/rɪˈleɪt/

(verb) ilişkilendirmek, bağlantı kurmak, empati kurmak

Örnek:

I can't relate these two events.
Bu iki olayı ilişkilendiremiyorum.

arrest

/əˈrest/

(verb) tutuklamak, gözaltına almak, durdurmak;

(noun) tutuklama, gözaltı, durdurma

Örnek:

The police decided to arrest the suspect.
Polis şüpheliyi tutuklamaya karar verdi.

address

/ˈæd.res/

(noun) adres, konuşma, hitap;

(verb) hitap etmek, ele almak, adreslemek

Örnek:

Please write your name and address on the form.
Lütfen adınızı ve adresinizi forma yazın.

display

/dɪˈspleɪ/

(verb) göstermek, sergilemek, görüntülemek;

(noun) ekran, sergi, görüntü

Örnek:

The museum will display ancient artifacts.
Müze antik eserleri sergileyecek.

float

/floʊt/

(verb) yüzmek, batmamak, süzülmek;

(noun) şamandıra, yüzdürücü, platform

Örnek:

The boat began to float on the water.
Tekne su üzerinde yüzmeye başladı.

chart

/tʃɑːrt/

(noun) çizelge, harita;

(verb) haritalandırmak, kaydetmek, izlemek

Örnek:

The sales figures are shown on the chart.
Satış rakamları grafikte gösterilmiştir.

subject

/ˈsʌb.dʒekt/

(noun) konu, mesele, ders;

(verb) tabi tutmak, maruz bırakmak;

(adjective) tabi, eğilimli

Örnek:

The main subject of the meeting was the new budget.
Toplantının ana konusu yeni bütçeydi.

treat

/triːt/

(verb) davranmak, muamele etmek, işlemek;

(noun) keyif, ödül, ikram

Örnek:

She treats everyone with respect.
Herkese saygıyla davranır.

contract

/ˈkɑːn.trækt/

(noun) sözleşme, anlaşma;

(verb) daralmak, küçülmek, yakalanmak

Örnek:

They signed a contract for the new house.
Yeni ev için bir sözleşme imzaladılar.

deliver

/dɪˈlɪv.ɚ/

(verb) teslim etmek, ulaştırmak, sağlamak

Örnek:

The postman delivered the mail this morning.
Postacı bu sabah postayı teslim etti.

convey

/kənˈveɪ/

(verb) taşımak, nakletmek, iletmek

Örnek:

The pipes convey water to the main tank.
Borular suyu ana depoya taşır.

promote

/prəˈmoʊt/

(verb) teşvik etmek, desteklemek, terfi ettirmek

Örnek:

The organization works to promote peace and understanding.
Kuruluş barışı ve anlayışı teşvik etmek için çalışıyor.

portray

/pɔːrˈtreɪ/

(verb) tasvir etmek, canlandırmak, betimlemek

Örnek:

The artist chose to portray the queen in a regal pose.
Sanatçı, kraliçeyi asil bir duruşla tasvir etmeyi seçti.

determine

/dɪˈtɝː.mɪn/

(verb) belirlemek, karar vermek, tespit etmek

Örnek:

The success of the project will determine our future.
Projenin başarısı geleceğimizi belirleyecek.

convert

/kənˈvɝːt/

(verb) dönüştürmek, çevirmek, din değiştirmek;

(noun) mühtedi, dönme

Örnek:

They decided to convert the old barn into a guesthouse.
Eski ahırı misafirhaneye dönüştürmeye karar verdiler.

inspire

/ɪnˈspaɪr/

(verb) ilham vermek, esinlendirmek, uyandırmak

Örnek:

His courage inspired everyone around him.
Cesareti etrafındaki herkesi ilhamlandırdı.

afford

/əˈfɔːrd/

(verb) gücü yetmek, karşılamak, sağlamak

Örnek:

I can't afford a new car right now.
Şu an yeni bir araba alamam.

realize

/ˈriː.ə.laɪz/

(verb) fark etmek, anlamak, gerçekleştirmek

Örnek:

She suddenly realized that she had left her phone at home.
Telefonunu evde unuttuğunu aniden fark etti.

resonate

/ˈrez.ən.eɪt/

(verb) yankılanmak, çınlamak, yankı bulmak

Örnek:

The sound of the bell resonated through the valley.
Çan sesi vadide yankılandı.

advance

/ədˈvæns/

(noun) ilerleme, gelişme, avans;

(verb) ilerlemek, gelişmek, avans vermek;

(adjective) ön, peşin

Örnek:

The army made a rapid advance towards the enemy lines.
Ordu, düşman hatlarına doğru hızlı bir ilerleme kaydetti.

charter

/ˈtʃɑːr.t̬ɚ/

(noun) berat, şartname, imtiyaz;

(verb) berat vermek, kurmak, kiralamak

Örnek:

The city received its royal charter in 1205.
Şehir, kraliyet beratını 1205'te aldı.

people

/ˈpiː.pəl/

(noun) insanlar, halk, ulus;

(verb) doldurmak, yerleştirmek

Örnek:

Many people attended the concert.
Birçok kişi konsere katıldı.

regard

/rɪˈɡɑːrd/

(verb) görmek, kabul etmek, bakmak;

(noun) saygı, ilgi, takdir

Örnek:

She regarded him as a friend.
Onu bir arkadaş olarak gördü.

discount

/ˈdɪs.kaʊnt/

(noun) indirim, iskonto;

(verb) indirim yapmak, iskonto etmek, göz ardı etmek

Örnek:

They offer a 10% discount for students.
Öğrencilere %10 indirim sunuyorlar.

level

/ˈlev.əl/

(noun) seviye, düzey, düzlem;

(adjective) düz, yatay;

(verb) düzlemek, tesviye etmek

Örnek:

The water level in the reservoir is low.
Rezervuardaki su seviyesi düşük.

discipline

/ˈdɪs.ə.plɪn/

(noun) disiplin, terbiye, bilim dalı;

(verb) disipline etmek, terbiye etmek

Örnek:

The school has strict discipline rules.
Okulun katı disiplin kuralları var.

drag

/dræɡ/

(verb) sürüklemek, çekmek, sürüklenmek;

(noun) sürükleme, direnç, drag

Örnek:

She had to drag the heavy suitcase up the stairs.
Ağır bavulu merdivenlerden yukarı sürüklemek zorunda kaldı.

response

/rɪˈspɑːns/

(noun) yanıt, tepki, karşılık

Örnek:

I sent an email, but I haven't received a response yet.
Bir e-posta gönderdim ama henüz bir yanıt almadım.

signature

/ˈsɪɡ.nə.tʃɚ/

(noun) imza, ayırt edici özellik, alametifarikası

Örnek:

Please put your signature at the bottom of the form.
Lütfen formun altına imzanızı atın.

projection

/prəˈdʒek.ʃən/

(noun) projeksiyon, tahmin, görüntüleme

Örnek:

The company's financial projections show steady growth.
Şirketin finansal projeksiyonları istikrarlı bir büyüme gösteriyor.

benefit

/ˈben.ə.fɪt/

(noun) fayda, yarar, avantaj;

(verb) fayda sağlamak, yararlanmak, avantaj sağlamak

Örnek:

The new policy will bring many benefits to the community.
Yeni politika topluma birçok fayda sağlayacak.

wake

/weɪk/

(verb) uyanmak, uyandırmak, iz;

(noun) cenaze töreni, uyanıklık, iz

Örnek:

I usually wake up at 7 AM.
Genellikle sabah 7'de uyanırım.

impression

/ɪmˈpreʃ.ən/

(noun) izlenim, taklit, benzetme

Örnek:

My first impression of him was that he was very kind.
Onun hakkındaki ilk izlenimim çok nazik olduğuydu.

bill

/bɪl/

(noun) fatura, hesap, yasa tasarısı;

(verb) fatura kesmek, hesap çıkarmak, tanıtmak

Örnek:

Can I have the bill, please?
Hesabı alabilir miyim, lütfen?

constitution

/ˌkɑːn.stəˈtuː.ʃən/

(noun) anayasa, kuruluş, yapı

Örnek:

The country adopted a new constitution after the revolution.
Ülke devrimden sonra yeni bir anayasa kabul etti.

plot

/plɑːt/

(noun) komplo, entrika, konu;

(verb) komplo kurmak, planlamak, çizmek

Örnek:

The police uncovered a plot to overthrow the government.
Polis, hükümeti devirme planını ortaya çıkardı.

condition

/kənˈdɪʃ.ən/

(noun) durum, hal, koşul;

(verb) koşullandırmak, hazırlamak

Örnek:

The car is in excellent condition.
Araba mükemmel durumda.

adoption

/əˈdɑːp.ʃən/

(noun) benimseme, uygulama, evlat edinme

Örnek:

The adoption of new technologies is crucial for progress.
Yeni teknolojilerin benimsenmesi ilerleme için çok önemlidir.

cause

/kɑːz/

(noun) neden, sebep, dava;

(verb) neden olmak, sebep olmak

Örnek:

The heavy rain was the cause of the flood.
Şiddetli yağmur selin nedeniydi.

means

/miːnz/

(noun) araç, yol, imkan;

(verb) anlamına gelmek, kastetmek, niyet etmek

Örnek:

He achieved his goals by fair means.
Hedeflerine adil yollarla ulaştı.

impact

/ˈɪm.pækt/

(noun) çarpma, darbe, etki;

(verb) etkilemek, çarpmak, darbe vurmak

Örnek:

The impact of the car against the tree was severe.
Arabanın ağaca çarpma etkisi şiddetliydi.

vehicle

/ˈviː.ə.kəl/

(noun) araç, vasıta, yol

Örnek:

The police stopped the vehicle for a routine check.
Polis, rutin kontrol için aracı durdurdu.

expression

/ɪkˈspreʃ.ən/

(noun) ifade, dışavurum, deyim

Örnek:

Art is a form of self-expression.
Sanat bir kendini ifade etme biçimidir.

province

/ˈprɑː.vɪns/

(noun) eyalet, vilayet, taşra

Örnek:

Quebec is the largest province in Canada by area.
Quebec, Kanada'nın yüzölçümü bakımından en büyük eyaletidir.

draft

/dræft/

(noun) taslak, konsept, hava akımı;

(verb) taslak hazırlamak, kaleme almak, seçmek

Örnek:

She submitted the first draft of her novel to her editor.
Romanının ilk taslağını editörüne sundu.

game

/ɡeɪm/

(noun) oyun, spor, av;

(verb) hile yapmak, oyalamak;

(adjective) istekli, hazır

Örnek:

Let's play a board game tonight.
Bu gece bir masa oyunu oynayalım.

tenor

/ˈten.ɚ/

(noun) tenor, hava, anlam

Örnek:

He has a powerful tenor voice.
Güçlü bir tenor sesi var.

gulf

/ɡʌlf/

(noun) körfez, uçurum, derin yarık

Örnek:

The ship sailed into the gulf.
Gemi körfeze doğru yelken açtı.

propagation

/ˌprɑː.pəˈɡeɪ.ʃən/

(noun) üreme, çoğalma, yayılma

Örnek:

The nursery specializes in the propagation of rare orchids.
Fidanlık, nadir orkidelerin üretiminde uzmanlaşmıştır.

draw

/drɑː/

(verb) çizmek, çekmek, cezbetmek;

(noun) berabere, çekim, cazibe

Örnek:

She likes to draw animals.
Hayvanları çizmeyi sever.

carousel

/ˌker.əˈsel/

(noun) atlıkarınca, bagaj bandı, bagaj konveyörü

Örnek:

The children loved riding on the carousel at the fair.
Çocuklar fuardaki atlıkarıncaya binmeyi çok sevdi.

crest

/krest/

(noun) ibib, tepe, dalga tepesi;

(verb) zirveye ulaşmak, aşmak

Örnek:

The rooster had a bright red crest.
Horozun parlak kırmızı bir ibiği vardı.

acute

/əˈkjuːt/

(adjective) keskin, anlayışlı, şiddetli

Örnek:

She has an acute sense of smell.
Keskin bir koku alma duyusu var.

pastoral

/ˈpæs.tɚ.əl/

(adjective) pastoral, kırsal, ruhbanlık;

(noun) pastoral, çoban şiiri

Örnek:

The artist painted a beautiful pastoral scene with sheep and rolling hills.
Sanatçı, koyunlar ve dalgalı tepelerle güzel bir pastoral sahne çizdi.

intimate

/ˈɪn.tə.mət/

(adjective) samimi, yakın, mahrem;

(verb) ima etmek, sezdirmek

Örnek:

They shared an intimate dinner.
Samimi bir akşam yemeği paylaştılar.

fine

/faɪn/

(adjective) güzel, iyi, ince;

(noun) para cezası, ceza;

(verb) para cezası vermek, cezalandırmak;

(adverb) iyi, gayet iyi

Örnek:

This is a fine example of ancient pottery.
Bu, antik çömlekçiliğin güzel bir örneğidir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren