Avatar of Vocabulary Set Mimarlık ve İnşaatla İlgili Fiiller

Mimarlık ve İnşaat İçinde Mimarlık ve İnşaatla İlgili Fiiller Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Mimarlık ve İnşaat' içinde 'Mimarlık ve İnşaatla İlgili Fiiller' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

build

/bɪld/

(verb) inşa etmek, kurmak, artmak;

(noun) yapı, vücut yapısı

Örnek:

They plan to build a new house next year.
Gelecek yıl yeni bir ev inşa etmeyi planlıyorlar.

assemble

/əˈsem.bəl/

(verb) toplanmak, bir araya gelmek, monte etmek

Örnek:

The students began to assemble in the auditorium for the morning meeting.
Öğrenciler sabah toplantısı için oditoryumda toplanmaya başladı.

collapse

/kəˈlæps/

(verb) çökmek, yıkılmak, düşmek;

(noun) çöküş, yıkılma, başarısızlık

Örnek:

The old bridge finally collapsed under the heavy load.
Eski köprü ağır yük altında sonunda çöktü.

concrete

/ˈkɑːn.kriːt/

(noun) beton;

(adjective) somut, elle tutulur;

(verb) betonlamak, beton dökmek

Örnek:

The bridge was built with reinforced concrete.
Köprü güçlendirilmiş betonla inşa edildi.

construct

/kənˈstrʌkt/

(verb) inşa etmek, kurmak, oluşturmak;

(noun) yapı, oluşum

Örnek:

They plan to construct a new bridge over the river.
Nehir üzerine yeni bir köprü inşa etmeyi planlıyorlar.

demolish

/dɪˈmɑː.lɪʃ/

(verb) yıkmak, harap etmek, ezmek

Örnek:

The old factory was demolished to make way for new apartments.
Eski fabrika yeni dairelere yer açmak için yıkıldı.

erect

/ɪˈrekt/

(adjective) dik, düz;

(verb) dikmek, kurmak

Örnek:

The soldier stood erect at attention.
Asker dikkat pozisyonunda dik duruyordu.

excavate

/ˈek.skə.veɪt/

(verb) kazmak, toprak çıkarmak, ortaya çıkarmak

Örnek:

They plan to excavate the site for ancient artifacts.
Antik eserler için alanı kazmayı planlıyorlar.

glaze

/ɡleɪz/

(noun) sır, vernik, parlaklık;

(verb) sırlamak, parlatmak, donuklaşmak

Örnek:

The potter applied a clear glaze to the ceramic bowl.
Çömlekçi seramik kaseye şeffaf bir sır uyguladı.

gut

/ɡʌt/

(noun) bağırsak, karın, içgüdü;

(verb) içini temizlemek, bağırsaklarını çıkarmak, içini boşaltmak;

(adjective) içgüdüsel, sezgisel

Örnek:

He felt a knot in his gut.
Karnında bir düğüm hissetti.

knock down

/nɑːk daʊn/

(phrasal verb) devirmek, yıkmak, düşürmek

Örnek:

The boxer managed to knock down his opponent in the first round.
Boksör ilk rauntta rakibini nakavt etmeyi başardı.

level

/ˈlev.əl/

(noun) seviye, düzey, düzlem;

(adjective) düz, yatay;

(verb) düzlemek, tesviye etmek

Örnek:

The water level in the reservoir is low.
Rezervuardaki su seviyesi düşük.

plaster

/ˈplæs.tɚ/

(noun) sıva, alçı, yara bandı;

(verb) sıvamak, alçılamak, yara bandı yapıştırmak

Örnek:

The old house had crumbling plaster on its walls.
Eski evin duvarlarında dökülen sıva vardı.

pull down

/pʊl daʊn/

(phrasal verb) yıkmak, indirmek, aşağı çekmek

Örnek:

They decided to pull down the old factory to build new apartments.
Yeni daireler inşa etmek için eski fabrikayı yıkmaya karar verdiler.

rebuild

/ˌriːˈbɪld/

(verb) yeniden inşa etmek, onarmak, geri kazanmak

Örnek:

They plan to rebuild the old bridge.
Eski köprüyü yeniden inşa etmeyi planlıyorlar.

reconstruct

/ˌriː.kənˈstrʌkt/

(verb) yeniden inşa etmek, restore etmek, yeniden canlandırmak

Örnek:

They plan to reconstruct the old bridge.
Eski köprüyü yeniden inşa etmeyi planlıyorlar.

refurbish

/ˌriːˈfɝː.bɪʃ/

(verb) yenilemek, restore etmek

Örnek:

We plan to refurbish the old house next summer.
Gelecek yaz eski evi yenilemeyi planlıyoruz.

reinforce

/ˌriː.ɪnˈfɔːrs/

(verb) güçlendirmek, takviye etmek, desteklemek

Örnek:

The builders will reinforce the concrete with steel bars.
İnşaatçılar betonu çelik çubuklarla güçlendirecek.

render

/ˈren.dɚ/

(verb) sağlamak, vermek, hükmetmek

Örnek:

The artist will render a beautiful painting for the exhibition.
Sanatçı sergi için güzel bir tablo yapacak.

rewire

/ˌriːˈwaɪr/

(verb) yeniden kablolamak, kabloları değiştirmek, yeniden programlamak

Örnek:

We need to rewire the entire house before we can sell it.
Evi satmadan önce tüm evi yeniden kablolamamız gerekiyor.

wire

/waɪr/

(noun) tel, dinleme cihazı, gizli mikrofon;

(verb) para göndermek, kablolamak, tel çekmek

Örnek:

The fence was made of barbed wire.
Çit dikenli telden yapılmıştı.

sand

/sænd/

(noun) kum;

(verb) zımparalamak, kumlamak

Örnek:

The children played in the sand on the beach.
Çocuklar sahildeki kumda oynadı.

support

/səˈpɔːrt/

(verb) desteklemek, geçindirmek, yardım etmek;

(noun) destek, dayanak, payanda

Örnek:

She works hard to support her family.
Ailesini geçindirmek için çok çalışıyor.

thatch

/θætʃ/

(noun) saz, sazdan çatı;

(verb) sazla kaplamak, sazdan çatı yapmak

Örnek:

The old cottage had a beautiful thatch roof.
Eski kulübenin güzel bir sazdan çatısı vardı.

tile

/taɪl/

(noun) fayans, kiremit;

(verb) fayans döşemek, kiremit döşemek

Örnek:

We chose ceramic tiles for the bathroom floor.
Banyo zemini için seramik fayans seçtik.

clog

/klɑːɡ/

(noun) takunya;

(verb) tıkamak, engellemek

Örnek:

She wore traditional Dutch clogs.
Geleneksel Hollanda takunyaları giydi.

plumb

/plʌm/

(verb) derinliğini ölçmek, sondaj yapmak, derinlemesine incelemek;

(adjective) dikey, dik;

(adverb) tam, kesinlikle

Örnek:

The divers will plumb the depths of the ocean.
Dalgıçlar okyanusun derinliklerini ölçecek.

lay

/leɪ/

(verb) koymak, sermek, yumurtlamak;

(noun) konum, düzen;

(adjective) laik, din dışı

Örnek:

She carefully laid the baby in the crib.
Bebeği dikkatlice beşiğe yatırdı.

hammer

/ˈhæm.ɚ/

(noun) çekiç, horoz (silah);

(verb) çekiçlemek, vurmak

Örnek:

He used a hammer to nail the boards together.
Tahtaları bir araya çakmak için bir çekiç kullandı.

install

/ɪnˈstɑːl/

(verb) kurmak, yerleştirmek, atamak

Örnek:

We need to install the new washing machine today.
Bugün yeni çamaşır makinesini kurmamız gerekiyor.

inlay

/ˈɪn.leɪ/

(noun) kakma, mozaik, inley;

(verb) kakmak, işlemek

Örnek:

The antique table had beautiful mother-of-pearl inlays.
Antika masada güzel sedef kakmalar vardı.

maintain

/meɪnˈteɪn/

(verb) bakımını yapmak, sürdürmek, korumak

Örnek:

It's important to regularly maintain your car.
Arabanızı düzenli olarak bakımını yapmak önemlidir.

design

/dɪˈzaɪn/

(noun) tasarım, plan, tasarım sanatı;

(verb) tasarlamak, çizmek, amaçlamak

Örnek:

The architect presented the final design for the new building.
Mimar, yeni bina için son tasarımı sundu.

engineer

/ˌen.dʒɪˈnɪr/

(noun) mühendis;

(verb) tasarlamak, inşa etmek, ayarlamak

Örnek:

My brother is a software engineer.
Kardeşim bir yazılım mühendisi.

weld

/weld/

(verb) kaynak yapmak, kaynaştırmak, birleştirmek;

(noun) kaynak, kaynaklı birleşim

Örnek:

The workers will weld the steel beams together.
İşçiler çelik kirişleri birbirine kaynaklayacak.

fabricate

/ˈfæb.rɪ.keɪt/

(verb) uydurmak, sahtesini yapmak, üretmek

Örnek:

He tried to fabricate an alibi to avoid suspicion.
Şüpheyi önlemek için bir mazeret uydurmaya çalıştı.

dismantle

/dɪˈsmæn.t̬əl/

(verb) sökmek, parçalara ayırmak, ortadan kaldırmak

Örnek:

The team worked to dismantle the old engine.
Ekip eski motoru sökmek için çalıştı.

plan

/plæn/

(noun) plan, tasarı, çizim;

(verb) planlamak, düzenlemek

Örnek:

We need a solid plan to finish this project on time.
Bu projeyi zamanında bitirmek için sağlam bir plana ihtiyacımız var.

inspect

/ɪnˈspekt/

(verb) incelemek, denetlemek, teftiş etmek

Örnek:

The mechanic will inspect the car for any damage.
Tamirci arabayı herhangi bir hasar için inceleyecek.

frame

/freɪm/

(noun) çerçeve, iskelet, şasi;

(verb) çerçevelemek, oluşturmak, şekillendirmek

Örnek:

The old photograph was in a beautiful wooden frame.
Eski fotoğraf güzel bir ahşap çerçeve içindeydi.

landscape

/ˈlænd.skeɪp/

(noun) manzara, peyzaj, manzara resmi;

(verb) peyzaj düzenlemesi yapmak, güzelleştirmek

Örnek:

The rolling hills and green valleys formed a beautiful landscape.
Yuvarlanan tepeler ve yeşil vadiler güzel bir manzara oluşturuyordu.

secure

/səˈkjʊr/

(adjective) sağlam, güvenli, sabit;

(verb) sabitlemek, güvenceye almak, bağlamak

Örnek:

Make sure the ladder is secure before you climb it.
Tırmanmadan önce merdivenin sağlam olduğundan emin olun.

seal

/siːl/

(noun) conta, mühür, damga;

(verb) mühürlemek, sızdırmaz hale getirmek, onaylamak

Örnek:

The broken seal caused the leak.
Kırık conta sızıntıya neden oldu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren