Avatar of Vocabulary Set Sinema ve Tiyatro

TOEFL için Temel Kelime Bilgisi İçinde Sinema ve Tiyatro Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Temel Kelime Bilgisi' içinde 'Sinema ve Tiyatro' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

ballet

/bælˈeɪ/

(noun) bale

Örnek:

She has been studying ballet since she was five years old.
Beş yaşından beri bale eğitimi alıyor.

broadway

/ˈbrɑːd.weɪ/

(noun) Broadway

Örnek:

She dreams of performing on Broadway one day.
Bir gün Broadway'de sahne almayı hayal ediyor.

feature film

/ˈfiːtʃər fɪlm/

(noun) uzun metrajlı film, sinema filmi

Örnek:

The director's first feature film received critical acclaim.
Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi eleştirel beğeni topladı.

trailer

/ˈtreɪ.lɚ/

(noun) treyler, römork, fragman

Örnek:

The truck pulled a long trailer filled with logs.
Kamyon, kütüklerle dolu uzun bir treyler çekiyordu.

sequel

/ˈsiː.kwəl/

(noun) devam filmi, devam, sonuç

Örnek:

The movie is a sequel to last year's blockbuster hit.
Film, geçen yılki gişe rekorları kıran filmin bir devamıdır.

blockbuster

/ˈblɑːkˌbʌs.tɚ/

(noun) gişe rekortmeni, büyük başarı, çok satan

Örnek:

The new superhero movie is expected to be a summer blockbuster.
Yeni süper kahraman filminin yaz gişe rekortmeni olması bekleniyor.

classic

/ˈklæs.ɪk/

(adjective) klasik, eskimeyen, harika;

(noun) klasik, klasik eser

Örnek:

Her new album is a classic.
Yeni albümü bir klasik.

stage

/steɪdʒ/

(noun) sahne, platform, aşama;

(verb) sahnelemek, düzenlemek

Örnek:

The band took the stage to a cheering crowd.
Grup, tezahürat yapan kalabalığın önüne sahneye çıktı.

cast

/kæst/

(verb) atmak, fırlatmak, oy kullanmak;

(noun) oyuncu kadrosu, kadro, döküm

Örnek:

He cast his fishing line into the lake.
Oltasını göle attı.

adapt

/əˈdæpt/

(verb) uyarlamak, adapte etmek, uyum sağlamak

Örnek:

The car has been adapted for use by disabled drivers.
Araç, engelli sürücülerin kullanımı için uyarlanmıştır.

adaptation

/ˌæd.əpˈteɪ.ʃən/

(noun) adaptasyon, uyum, uyarlama

Örnek:

The adaptation of the species to the new environment was slow.
Türün yeni ortama adaptasyonu yavaştı.

cut

/kʌt/

(verb) kesmek, doğramak, yaralamak;

(noun) kesik, kesme, saç kesimi;

(adjective) kesilmiş, doğranmış

Örnek:

She accidentally cut her finger while chopping vegetables.
Sebze doğrarken yanlışlıkla parmağını kesti.

release

/rɪˈliːs/

(verb) serbest bırakmak, salıvermek, yayınlamak;

(noun) serbest bırakma, yayınlama

Örnek:

The police decided to release the suspect due to lack of evidence.
Polis, delil yetersizliğinden dolayı şüpheliyi serbest bırakmaya karar verdi.

box office

/ˈbɑːks ˌɔː.fɪs/

(noun) gişe, bilet gişesi, hasılat

Örnek:

I bought my tickets at the box office.
Biletlerimi gişeden aldım.

rehearse

/rəˈhɝːs/

(verb) prova yapmak, talim etmek, zihinsel olarak prova etmek

Örnek:

The actors will rehearse the play all week.
Oyuncular oyunu bütün hafta prova edecekler.

portray

/pɔːrˈtreɪ/

(verb) tasvir etmek, canlandırmak, betimlemek

Örnek:

The artist chose to portray the queen in a regal pose.
Sanatçı, kraliçeyi asil bir duruşla tasvir etmeyi seçti.

narrate

/nəˈreɪt/

(verb) anlatmak, nakletmek

Örnek:

He decided to narrate his adventures in a book.
Maceralarını bir kitapta anlatmaya karar verdi.

direction

/dɪˈrek.ʃən/

(noun) yön, yönetim, talimat

Örnek:

Which direction should we go?
Hangi yöne gitmeliyiz?

cue

/kjuː/

(noun) işaret, ipucu, istaka;

(verb) işaret vermek, ipucu vermek

Örnek:

The actor missed his cue to enter the stage.
Aktör sahneye çıkma işaretini kaçırdı.

camerawork

/ˈkæm.rə.wɝːk/

(noun) kamera çalışması, görüntü yönetmenliği

Örnek:

The film was praised for its stunning camerawork.
Film, çarpıcı kamera çalışması nedeniyle övgü topladı.

dub

/dʌb/

(verb) lakap takmak, adlandırmak, dublaj yapmak;

(noun) dub (müzik türü)

Örnek:

They decided to dub him 'The Rocket' because of his speed.
Hızından dolayı ona 'Roket' lakabını takmaya karar verdiler.

dress rehearsal

/ˈdres rɪˌhɜːrsl/

(noun) kostümlü prova, genel prova

Örnek:

The cast held a full dress rehearsal the night before opening.
Oyuncular açılıştan bir gece önce tam bir kostümlü prova yaptılar.

dramatic

/drəˈmæt̬.ɪk/

(adjective) dramatik, tiyatral, çarpıcı

Örnek:

She has a very dramatic voice, perfect for the stage.
Sahne için mükemmel, çok dramatik bir sesi var.

animated

/ˈæn.ə.meɪ.t̬ɪd/

(adjective) canlı, hareketli, neşeli

Örnek:

The children were very animated as they talked about their trip to the zoo.
Çocuklar hayvanat bahçesi gezileri hakkında konuşurken çok canlıydı.

footage

/ˈfʊt̬.ɪdʒ/

(noun) görüntü, çekim

Örnek:

The news channel showed exclusive footage of the event.
Haber kanalı etkinliğin özel görüntülerini yayınladı.

genre

/ˈʒɑːn.rə/

(noun) tür, kategori

Örnek:

My favorite music genre is classical.
En sevdiğim müzik türü klasiktir.

scenario

/səˈner.i.oʊ/

(noun) senaryo, kurgu, durum

Örnek:

The director approved the final scenario for the film.
Yönetmen filmin son senaryosunu onayladı.

screenplay

/ˈskriːn.pleɪ/

(noun) senaryo, film senaryosu

Örnek:

The director is currently reviewing the final screenplay.
Yönetmen şu anda son senaryoyu inceliyor.

spotlight

/ˈspɑːt.laɪt/

(noun) spot ışığı, sahne ışığı, ilgi odağı;

(verb) spot ışığıyla aydınlatmak, vurgulamak

Örnek:

The singer was illuminated by a single spotlight on stage.
Şarkıcı sahnede tek bir spot ışığı ile aydınlatıldı.

act

/ækt/

(verb) hareket etmek, davranmak, oyunculuk yapmak;

(noun) eylem, davranış, yasa

Örnek:

It's time to act.
Harekete geçme zamanı.

interval

/ˈɪn.t̬ɚ.vəl/

(noun) aralık, süre, boşluk

Örnek:

There was a long interval between the two events.
İki olay arasında uzun bir aralık vardı.

lead

/liːd/

(noun) öncülük, örnek, liderlik;

(verb) yol göstermek, liderlik etmek, yönetmek

Örnek:

She took the lead in organizing the event.
Etkinliği düzenlemede öncülük etti.

stunt

/stʌnt/

(noun) dublörlük, gösteri, numara;

(verb) engellemek, gelişimini durdurmak, büyümesini durdurmak

Örnek:

The movie featured incredible car stunts.
Filmde inanılmaz araba dublörleri vardı.

climax

/ˈklaɪ.mæks/

(noun) doruk noktası, zirve, klimaks;

(verb) doruk noktasına ulaşmak, zirveye çıkmak

Örnek:

The movie reached its climax with the final battle scene.
Film, son savaş sahnesiyle doruk noktasına ulaştı.

twist

/twɪst/

(verb) bükmek, çarpıtmak, kıvrılmak;

(noun) bükme, dönüş, sürpriz

Örnek:

She twisted her hair into a bun.
Saçını topuz yaptı.

backstory

/ˈbækˌstɔːr.i/

(noun) arka plan hikayesi, geçmiş

Örnek:

The author developed a detailed backstory for each character in the novel.
Yazar, romandaki her karakter için ayrıntılı bir arka plan hikayesi geliştirdi.

subtitle

/ˈsʌbˌtaɪ.t̬əl/

(noun) alt başlık, altyazı;

(verb) altyazılamak

Örnek:

The book had an intriguing main title and a descriptive subtitle.
Kitabın ilgi çekici bir ana başlığı ve açıklayıcı bir alt başlığı vardı.

theme music

/θiːm ˈmjuː.zɪk/

(noun) jenerik müziği, tema müziği

Örnek:

I immediately recognized the theme music of the show.
Programın jenerik müziğini hemen tanıdım.

critic

/ˈkrɪt̬.ɪk/

(noun) eleştirmen, tenkitçi, değerlendirici

Örnek:

The play received harsh reviews from the critics.
Oyun, eleştirmenlerden sert yorumlar aldı.

comedian

/kəˈmiː.di.ən/

(noun) komedyen, güldürücü

Örnek:

The comedian had the audience roaring with laughter.
Komedyen seyirciyi kahkahalara boğdu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren