Avatar of Vocabulary Set Anlaşmazlık ve Muhalefet 5

Anlaşma İçinde Anlaşmazlık ve Muhalefet 5 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Anlaşma' içinde 'Anlaşmazlık ve Muhalefet 5' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

part company

/pɑːrt ˈkʌm.pə.ni/

(idiom) yollarını ayırmak, ilişkisini kesmek

Örnek:

After years of working together, they decided to part company.
Yıllarca birlikte çalıştıktan sonra yollarını ayırmaya karar verdiler.

pick a fight/ quarrel

/pɪk ə ˈfaɪt/ˈkwɔːr.əl/

(idiom) kavga çıkarmak, tartışma başlatmak

Örnek:

He's always trying to pick a fight with his brother.
Her zaman kardeşiyle kavga çıkarmaya çalışıyor.

polarity

/poʊˈler.ə.t̬i/

(noun) kutuplaşma, zıtlık, kutupluluk

Örnek:

The debate highlighted the polarity between the two political parties.
Tartışma, iki siyasi parti arasındaki kutuplaşmayı vurguladı.

polarization

/ˌpoʊ.lɚ.əˈzeɪ.ʃən/

(noun) polarizasyon, kutuplaşma, ayrışma

Örnek:

The polarization of light can be observed using a polarizing filter.
Işığın polarizasyonu, polarize edici bir filtre kullanılarak gözlemlenebilir.

polarize

/ˈpoʊ.lə.raɪz/

(verb) kutuplaştırmak, ayırmak, polarize etmek

Örnek:

The controversial issue continued to polarize public opinion.
Tartışmalı konu kamuoyunu kutuplaştırmaya devam etti.

protest

/ˈproʊ.test/

(noun) protesto, itiraz;

(verb) protesto etmek, itiraz etmek

Örnek:

The students organized a protest against the tuition hike.
Öğrenciler öğrenim ücreti zammına karşı bir protesto düzenledi.

provocation

/ˌprɑː.vəˈkeɪ.ʃən/

(noun) tahrik, kışkırtma, tetikleyici

Örnek:

He reacted violently to the slightest provocation.
En ufak bir tahrike bile şiddetle tepki verdi.

provocative

/prəˈvɑː.kə.t̬ɪv/

(adjective) provokatif, tahrik edici

Örnek:

His provocative remarks sparked a heated debate.
Onun provokatif sözleri hararetli bir tartışma başlattı.

provocatively

/prəˈvɑː.kə.t̬ɪv.li/

(adverb) provokatif bir şekilde, tahrik edici bir şekilde

Örnek:

She dressed provocatively for the party.
Parti için provokatif giyindi.

provoke

/prəˈvoʊk/

(verb) tahrik etmek, kışkırtmak, uyandırmak

Örnek:

His rude comments provoked her to anger.
Kaba yorumları onu kızdırdı.

pugnacious

/pʌɡˈneɪ.ʃəs/

(adjective) kavgacı, savaşçı, agresif

Örnek:

His pugnacious attitude often led to arguments.
Kavgacı tavrı sık sık tartışmalara yol açtı.

pugnaciously

/pʌɡˈneɪʃəsli/

(adverb) kavgacı bir şekilde, saldırgan bir şekilde, mücadeleci bir şekilde

Örnek:

He responded pugnaciously to every criticism.
Her eleştiriye kavgacı bir şekilde yanıt verdi.

pugnacity

/pʌɡˈnæs.ɪ.ti/

(noun) kavgacılık, savaşçılık, agresiflik

Örnek:

His natural pugnacity often led him into conflicts.
Doğal kavgacılığı onu sık sık çatışmalara sürüklerdi.

quarrel

/ˈkwɔːr.əl/

(noun) tartışma, kavga;

(verb) tartışmak, kavga etmek

Örnek:

They had a bitter quarrel over money.
Para yüzünden acı bir tartışma yaşadılar.

quarrelsome

/ˈkwɔːr.əl.səm/

(adjective) kavgacı, tartışmacı

Örnek:

He has a quarrelsome nature and often argues with his colleagues.
Kavgacı bir yapısı var ve sık sık meslektaşlarıyla tartışır.

quibble

/ˈkwɪb.əl/

(noun) itiraz, bahane;

(verb) tartışmak, itiraz etmek

Örnek:

His only quibble was that the room was too small.
Tek itirazı odanın çok küçük olmasıydı.

rift

/rɪft/

(noun) yarık, çatlak, gedik;

(verb) yarılmak, çatlamak

Örnek:

A deep rift appeared in the glacier.
Buzulda derin bir yarık belirdi.

riven

/ˈrɪv.ən/

(adjective) parçalanmış, bölünmüş;

(past participle) yarılmış, parçalanmış

Örnek:

The old tree trunk was riven by lightning.
Eski ağaç gövdesi yıldırım tarafından parçalanmıştı.

row

/roʊ/

(noun) sıra, dizi, tartışma;

(verb) kürek çekmek, tartışmak, kavga etmek

Örnek:

The children sat in a row.
Çocuklar bir sıra halinde oturdu.

ruckus

/ˈrʌk.əs/

(noun) kargaşa, gürültü, patırtı

Örnek:

The children caused quite a ruckus in the classroom.
Çocuklar sınıfta epey bir kargaşa çıkardı.

ructions

/ˈrʌk.ʃənz/

(plural noun) kargaşa, tartışma, patırtı

Örnek:

There were ructions in the meeting when the new policy was announced.
Yeni politika açıklandığında toplantıda kargaşa çıktı.

run-in

/ˈrʌn.ɪn/

(noun) tartışma, sürtüşme, anlaşmazlık

Örnek:

He had a nasty run-in with his boss yesterday.
Dün patronuyla tatsız bir tartışma yaşadı.

scene

/siːn/

(noun) sahne, olay yeri, olay

Örnek:

The police arrived at the scene of the crime.
Polis olay yerine geldi.

schism

/ˈskɪz.əm/

(noun) bölünme, ayrılık

Örnek:

The church experienced a major schism over doctrinal differences.
Kilise, doktrinsel farklılıklar nedeniyle büyük bir bölünme yaşadı.

scrap

/skræp/

(noun) parça, kırıntı, hurda;

(verb) hurdaya ayırmak, iptal etmek, kavga etmek

Örnek:

There's not a scrap of evidence to support his claim.
İddiasını destekleyecek bir parça bile kanıt yok.

set-to

/ˈset.tuː/

(noun) tartışma, kavga, çekişme

Örnek:

They had a bit of a set-to over who would pay the bill.
Faturayı kimin ödeyeceği konusunda küçük bir tartışma yaşadılar.

shit stirrer

/ˈʃɪt ˌstɜː.rər/

(noun) fitneci, ara bozan

Örnek:

He's a real shit stirrer, always trying to cause problems between colleagues.
O tam bir fitneci, her zaman meslektaşlar arasında sorun çıkarmaya çalışıyor.

shot

/ʃɑːt/

(noun) atış, silah sesi, deneme;

(past tense) vurdu, çekildi;

(past participle) vurdu, çekildi

Örnek:

We heard a loud shot in the distance.
Uzakta yüksek bir silah sesi duyduk.

shouting match

/ˈʃaʊtɪŋ mætʃ/

(noun) bağırma yarışması, gürültülü tartışma

Örnek:

The meeting quickly turned into a shouting match.
Toplantı hızla bir bağırma yarışına dönüştü.

showdown

/ˈʃoʊ.daʊn/

(noun) hesaplaşma, son yüzleşme, karşılaşma

Örnek:

The two rival gangs prepared for a final showdown.
İki rakip çete son bir hesaplaşma için hazırlandı.

shrewish

/ˈʃruː.ɪʃ/

(adjective) cadaloz, huysuz, dırdırcı

Örnek:

His wife has a rather shrewish disposition.
Karısının oldukça cadaloz bir mizacı var.

side

/saɪd/

(noun) taraf, yan, yön;

(adjective) yan, yandan;

(verb) taraf tutmak, kaplamak

Örnek:

He stood by her side.
Onun yanında durdu.

skirmish

/ˈskɝː.mɪʃ/

(noun) çatışma, küçük çarpışma, tartışma;

(verb) çatışmak, tartışmak

Örnek:

A small skirmish broke out between the two groups.
İki grup arasında küçük bir çatışma çıktı.

slugfest

/ˈslʌɡ.fest/

(noun) yumruklaşma, kıyasıya mücadele

Örnek:

The boxing match turned into a real slugfest, with both fighters refusing to back down.
Boks maçı gerçek bir yumruklaşmaya dönüştü, her iki dövüşçü de geri adım atmayı reddetti.

spar

/spɑːr/

(verb) sparring yapmak, tartışmak;

(noun) direk, seren, spar

Örnek:

The boxers sparred for a few rounds before the main event.
Boksörler ana etkinlikten önce birkaç raunt sparring yaptı.

sparring partner

/ˈspɑːr.ɪŋ ˌpɑːrt.nər/

(noun) sparring partneri, antrenman arkadaşı, tartışma partneri

Örnek:

The boxer trained with his sparring partner every day.
Boksör her gün sparring partneriyle antrenman yaptı.

spat

/spæt/

(noun) tartışma, ağız dalaşı, atışma;

(past tense) tükürdü, tükürülmüş

Örnek:

They had a little spat over who should do the dishes.
Bulaşıkları kimin yıkayacağı konusunda küçük bir tartışma yaşadılar.

split

/splɪt/

(verb) bölmek, ayırmak, yarmak;

(noun) bölünme, ayrılık, açılma;

(adjective) bölünmüş, ayrılmış, ayrık

Örnek:

The company decided to split into two separate entities.
Şirket iki ayrı varlığa bölünmeye karar verdi.

squabble

/ˈskwɑː.bəl/

(noun) tartışma, çekişme;

(verb) tartışmak, çekişmek

Örnek:

The children had a little squabble over the toy.
Çocuklar oyuncak yüzünden küçük bir tartışma yaşadı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren