Avatar of Vocabulary Set İkna ve Anlaşma

TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi İçinde İkna ve Anlaşma Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi' içinde 'İkna ve Anlaşma' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

accede

/əkˈsiːd/

(verb) kabul etmek, razı olmak, boyun eğmek

Örnek:

The government was forced to accede to the protesters' demands.
Hükümet, protestocuların taleplerine boyun eğmek zorunda kaldı.

acquiesce

/ˌæk.wiˈes/

(verb) boyun eğmek, razı olmak

Örnek:

She will acquiesce to their demands.
Onların taleplerine boyun eğecek.

advance

/ədˈvæns/

(noun) ilerleme, gelişme, avans;

(verb) ilerlemek, gelişmek, avans vermek;

(adjective) ön, peşin

Örnek:

The army made a rapid advance towards the enemy lines.
Ordu, düşman hatlarına doğru hızlı bir ilerleme kaydetti.

bespeak

/bɪˈspiːk/

(verb) göstermek, işaret etmek, belirtmek

Örnek:

His elegant manners bespeak a refined upbringing.
Zarif tavırları, iyi bir eğitim aldığını gösteriyor.

countenance

/ˈkaʊn.t̬ən.əns/

(noun) yüz, yüz ifadesi;

(verb) göz yummak, onaylamak

Örnek:

Her calm countenance reassured everyone in the room.
Sakin yüz ifadesi odadaki herkesi rahatlattı.

demur

/dɪˈmɝː/

(verb) itiraz etmek, çekinmek;

(noun) itiraz, çekince

Örnek:

She demurred at the suggestion that she should pay.
Ödeme yapması gerektiği önerisine itiraz etti.

entice

/ɪnˈtaɪs/

(verb) cezbetmek, ayartmak, baştan çıkarmak

Örnek:

The smell of freshly baked bread enticed him into the bakery.
Taze pişmiş ekmek kokusu onu fırına çekti.

insinuate

/ɪnˈsɪn.ju.eɪt/

(verb) ima etmek, sezdirmek, sızmak

Örnek:

Are you insinuating that I'm lying?
Yalan söylediğimi mi ima ediyorsun?

moot

/muːt/

(adjective) tartışmalı, önemsiz, anlamsız;

(verb) tartışmaya açmak, ortaya atmak;

(noun) farazi mahkeme, tartışma

Örnek:

Whether the new policy will be effective is a moot point.
Yeni politikanın etkili olup olmayacağı tartışmalı bir konu.

prompt

/prɑːmpt/

(adjective) çabuk, acil, hemen;

(noun) teşvik, istem, ipucu;

(verb) tetiklemek, neden olmak, yol açmak

Örnek:

She was prompt in her response to the email.
E-postaya verdiği yanıtta çabuk davrandı.

nobble

/ˈnɑːb.əl/

(verb) etkilemek, rüşvet vermek, manipüle etmek

Örnek:

The defense team was accused of trying to nobble the jury.
Savunma ekibi jüriyi etkilemeye çalışmakla suçlandı.

prevail on

/prɪˈveɪl ɑːn/

(phrasal verb) ikna etmek, razı etmek

Örnek:

We finally prevailed on him to join our team.
Sonunda onu ekibimize katılmaya ikna ettik.

rescind

/rɪˈsɪnd/

(verb) iptal etmek, feshetmek, geri çekmek

Örnek:

The government decided to rescind the unpopular tax law.
Hükümet, popüler olmayan vergi yasasını iptal etmeye karar verdi.

rupture

/ˈrʌp.tʃɚ/

(noun) yırtılma, patlama, kopma;

(verb) yırtılmak, patlamak

Örnek:

The sudden pressure caused a rupture in the pipe.
Ani basınç boruda bir yırtılmaya neden oldu.

bellicose

/ˈbel.ə.koʊs/

(adjective) savaşçı, kavgacı

Örnek:

His bellicose attitude made negotiations difficult.
Onun savaşçı tavrı müzakereleri zorlaştırdı.

coaxing

/ˈkoʊk.sɪŋ/

(noun) ikna, kandırma, tatlı dil;

(verb) ikna etmek, kandırmak, tatlı dille konuşmak

Örnek:

After much coaxing, she finally agreed to sing.
Çok ikna ettikten sonra sonunda şarkı söylemeyi kabul etti.

indicative

/ɪnˈdɪk.ə.t̬ɪv/

(adjective) gösterge, belirtici, bildirme kipi;

(noun) bildirme kipi

Örnek:

His poor performance is indicative of a lack of effort.
Kötü performansı, çaba eksikliğinin göstergesidir.

pugnacious

/pʌɡˈneɪ.ʃəs/

(adjective) kavgacı, savaşçı, agresif

Örnek:

His pugnacious attitude often led to arguments.
Kavgacı tavrı sık sık tartışmalara yol açtı.

tacit

/ˈtæs.ɪt/

(adjective) zımni, örtük

Örnek:

By not objecting, she gave her tacit consent.
İtiraz etmeyerek zımni rızasını verdi.

uncontentious

/ˌʌn.kənˈten.ʃəs/

(adjective) tartışmasız, çekişmesiz

Örnek:

The committee reached an uncontentious decision on the minor budget adjustment.
Komite, küçük bütçe ayarlaması konusunda tartışmasız bir karara vardı.

abrogation

/ˌæb.rəˈɡeɪ.ʃən/

(noun) fesih, iptal

Örnek:

The abrogation of the treaty led to international tensions.
Antlaşmanın feshi uluslararası gerilimlere yol açtı.

connotation

/ˌkɑː.nəˈteɪ.ʃən/

(noun) çağrışım, yan anlam

Örnek:

The word 'home' has a warm connotation.
'Ev' kelimesinin sıcak bir çağrışımı vardır.

blandishments

/ˈblæn.dɪʃ.mənts/

(plural noun) tatlı sözler, iltifatlar, okşamalar

Örnek:

He was immune to her blandishments and refused to change his mind.
Onun tatlı sözlerine karşı bağışıktı ve fikrini değiştirmeyi reddetti.

complaisance

/kəmˈpleɪ.səns/

(noun) uyumluluk, rıza, hoşgörü

Örnek:

Her natural complaisance made her a favorite among her colleagues.
Doğal uyumluluğu onu meslektaşları arasında favori yaptı.

divergence

/dɪˈvɝː.dʒəns/

(noun) ıraksama, farklılaşma, ayrılma

Örnek:

There is a clear divergence of opinion on this issue.
Bu konuda açık bir görüş ayrılığı var.

exhortation

/ˌeɡ.zɔːrˈteɪ.ʃən/

(noun) teşvik, nasihat, uyarı

Örnek:

His speech was a powerful exhortation to action.
Konuşması, eyleme yönelik güçlü bir teşvikti.

harangue

/həˈræŋ/

(noun) nutuk, azarlama, sert konuşma;

(verb) nutuk çekmek, azarlamak, sert konuşmak

Örnek:

The politician delivered a fiery harangue against his opponents.
Siyasetçi rakiplerine karşı ateşli bir nutuk çekti.

temptation

/tempˈteɪ.ʃən/

(noun) cazibe, baştan çıkarma, çekicilik

Örnek:

He resisted the temptation to eat the whole cake.
Bütün pastayı yeme arzusuna direndi.

ratification

/ˌræt̬.ə.fəˈkeɪ.ʃən/

(noun) onay, tasdik

Örnek:

The treaty requires ratification by all member states.
Anlaşma, tüm üye devletler tarafından onaylanmayı gerektirir.

approbation

/ˌæp.rəˈbeɪ.ʃən/

(noun) onay, beğeni, takdir

Örnek:

The play received the approbation of both critics and audience.
Oyun hem eleştirmenlerin hem de seyircinin onayını aldı.

unanimity

/ˌjuː.nəˈnɪm.ə.t̬i/

(noun) oybirliği, ittifak

Örnek:

The decision was made with complete unanimity.
Karar tam bir oybirliği ile alındı.

feuding

/ˈfjuːdɪŋ/

(noun) çekişme, husumet, kavga;

(verb) çekişmek, husumet beslemek, kavga etmek

Örnek:

The two families had a long history of feuding over land.
İki aile arasında toprak yüzünden uzun süredir çekişme vardı.

fray

/freɪ/

(noun) kavga, mücadele, çatışma;

(verb) yıpranmak, eskimek, sökülmek

Örnek:

He jumped into the fray to defend his friend.
Arkadaşını savunmak için kavgaya atladı.

impasse

/ˈɪm.pæs/

(noun) çıkmaz, kilitlenme

Örnek:

The negotiations reached an impasse.
Müzakereler bir çıkmaza girdi.

schism

/ˈskɪz.əm/

(noun) bölünme, ayrılık

Örnek:

The church experienced a major schism over doctrinal differences.
Kilise, doktrinsel farklılıklar nedeniyle büyük bir bölünme yaşadı.

skirmish

/ˈskɝː.mɪʃ/

(noun) çatışma, küçük çarpışma, tartışma;

(verb) çatışmak, tartışmak

Örnek:

A small skirmish broke out between the two groups.
İki grup arasında küçük bir çatışma çıktı.

vendetta

/venˈdet̬.ə/

(noun) kan davası, intikam, uzun süreli düşmanlık

Örnek:

The two families were locked in a bitter vendetta for generations.
İki aile nesiller boyu acı bir kan davası içindeydi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren