Avatar of Vocabulary Set Bağımlılık

Karar ve Kontrol İçinde Bağımlılık Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Karar ve Kontrol' içinde 'Bağımlılık' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

(as) free as a bird

/əz fri əz ə bɜrd/

(idiom) kuş gibi özgür

Örnek:

After finishing all my exams, I felt as free as a bird.
Tüm sınavlarımı bitirdikten sonra kuş gibi özgür hissettim.

blank check

/ˈblæŋk ˌtʃɛk/

(noun) açık çek, tam yetki, sınırsız hareket özgürlüğü

Örnek:

My parents gave me a blank check to buy a new car, trusting my judgment.
Ailem bana yeni bir araba almak için açık çek verdi, kararıma güvenerek.

free hand

/ˈfriː hænd/

(noun) tam yetki, serbestlik

Örnek:

The manager gave his team a free hand in designing the new project.
Yönetici, ekibine yeni projeyi tasarlamada tamamen serbest bıraktı.

free rein

/friː reɪn/

(idiom) tam yetki, serbestlik

Örnek:

The manager gave his team free rein on the new project.
Yönetici, yeni projede ekibine tam yetki verdi.

be your own master

/bi jʊər oʊn ˈmæs.tər/

(idiom) kendi efendisi olmak, bağımsız olmak

Örnek:

After years of working for others, she decided to be her own master and start her own business.
Başkaları için yıllarca çalıştıktan sonra, kendi efendisi olmaya ve kendi işini kurmaya karar verdi.

let somebody/something loose

/lɛt ˈsʌmˌbɑːdi ˈsʌmˌθɪŋ luːs/

(idiom) serbest bırakmak, dizginleri salmak

Örnek:

The zookeepers decided to let the animals loose in the larger enclosure.
Hayvanat bahçesi görevlileri, hayvanları serbest bırakmaya karar verdi.

loosen your grip

/ˈluːsən jʊər ɡrɪp/

(idiom) kontrolünü gevşetmek, tutuşunu gevşetmek

Örnek:

You need to loosen your grip on your children and let them make their own decisions.
Çocukların üzerindeki kontrolünü gevşetmeli ve kendi kararlarını vermelerine izin vermelisin.

hold the key

/hoʊld ðə kiː/

(idiom) anahtarı elinde tutmak, çözüme sahip olmak

Örnek:

The new technology might hold the key to solving the energy crisis.
Yeni teknoloji, enerji krizini çözmenin anahtarını elinde tutabilir.

paddle your own canoe

/ˈpæd.əl jʊər oʊn kəˈnuː/

(idiom) kendi başının çaresine bakmak, kendi işini görmek

Örnek:

After college, she decided to paddle her own canoe and start her own business.
Üniversiteden sonra, kendi başının çaresine bakmaya ve kendi işini kurmaya karar verdi.

hold your own

/hoʊld jʊər oʊn/

(idiom) yerini korumak, geri kalmamak

Örnek:

Despite being the youngest player, she managed to hold her own against the veterans.
En genç oyuncu olmasına rağmen, veteranlara karşı yerini korumayı başardı.

have a mind of your own

/hæv ə maɪnd əv jʊər oʊn/

(idiom) kendi fikrine sahip olmak, kendi aklına sahip olmak

Örnek:

She always has a mind of her own and won't be easily swayed by peer pressure.
O her zaman kendi fikrine sahiptir ve akran baskısıyla kolayca etkilenmez.

off your own bat

/ɔf jʊər oʊn bæt/

(idiom) kendi başına, kendi inisiyatifiyle

Örnek:

He organized the whole event off his own bat.
Tüm etkinliği kendi başına düzenledi.

have the run of

/hæv ðə rʌn əv/

(idiom) her yerinde serbestçe dolaşmak, istediği gibi kullanmak

Örnek:

The children had the run of the house while their parents were away.
Ebeveynleri yokken çocuklar evin her yerinde serbestçe dolaşabiliyordu.

leave someone to their own devices

/liːv ˈsʌm.wʌn tuː ðer oʊn dɪˈvaɪsɪz/

(idiom) birini kendi haline bırakmak, birini kendi başına bırakmak

Örnek:

If you leave him to his own devices, he'll probably just play video games all day.
Eğer onu kendi haline bırakırsan, muhtemelen bütün gün sadece video oyunları oynar.

hang your hat on

/hæŋ jʊər hæt ɑn/

(idiom) güvenmek, dayanmak

Örnek:

You can really hang your hat on his promises; he always delivers.
Onun sözlerine gerçekten güvenebilirsin; her zaman yerine getirir.

on somebody’s coat-tails

/ɑn ˈsʌm.bə.diz ˈkoʊt.teɪlz/

(idiom) sayesinde, arkasından giderek

Örnek:

He got the promotion on his brother's coat-tails, not because of his own merit.
Terfiyi kendi liyakatiyle değil, kardeşinin sayesinde aldı.

tied to somebody’s apron strings

/taɪd tu ˈsʌm.bɑː.diz ˈeɪ.prən strɪŋz/

(idiom) annesinin eteklerine bağlı, çok bağımlı

Örnek:

He's still tied to his mother's apron strings, even though he's 30 years old.
30 yaşında olmasına rağmen hala annesinin eteklerine bağlı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren