Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - B2 - C Harfi

Oxford 5000 - B2 İçinde Oxford 5000 - B2 - C Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - B2' içinde 'Oxford 5000 - B2 - C Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

cabin

/ˈkæb.ɪn/

(noun) kulübe, dağ evi, kabin

Örnek:

They spent their vacation in a cozy log cabin by the lake.
Göl kenarındaki şirin bir kütük kulübede tatillerini geçirdiler.

canal

/kəˈnæl/

(noun) kanal, su yolu

Örnek:

The Panama Canal connects the Atlantic and Pacific Oceans.
Panama Kanalı Atlantik ve Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlar.

candle

/ˈkæn.dəl/

(noun) mum

Örnek:

She lit a candle to create a cozy atmosphere.
Sıcak bir atmosfer yaratmak için bir mum yaktı.

carbon

/ˈkɑːr.bən/

(noun) karbon, karbon kağıdı

Örnek:

Diamonds are a form of pure carbon.
Elmaslar saf karbonun bir şeklidir.

casual

/ˈkæʒ.uː.əl/

(adjective) rahat, umursamaz, günlük

Örnek:

He adopted a casual attitude towards his studies.
Çalışmalarına karşı rahat bir tavır sergiledi.

cave

/keɪv/

(noun) mağara;

(verb) boyun eğmek, pes etmek

Örnek:

The explorers discovered a hidden cave behind the waterfall.
Kaşifler şelalenin arkasında gizli bir mağara keşfettiler.

certainty

/ˈsɝː.tən.ti/

(noun) kesinlik, eminlik, kesin olay

Örnek:

He spoke with absolute certainty about his plans.
Planları hakkında mutlak bir kesinlikle konuştu.

certificate

/sɚˈtɪf.ə.kət/

(noun) sertifika, belge, diploma;

(verb) sertifikalandırmak, belgelemek

Örnek:

She received her birth certificate yesterday.
Dün doğum belgesini aldı.

challenging

/ˈtʃæl.ɪn.dʒɪŋ/

(adjective) zorlayıcı, meydan okuyucu

Örnek:

Learning a new language can be very challenging.
Yeni bir dil öğrenmek çok zorlayıcı olabilir.

championship

/ˈtʃæm.pi.ən.ʃɪp/

(noun) şampiyona, yarışma, şampiyonluk

Örnek:

The team won the national championship.
Takım ulusal şampiyonluğu kazandı.

charming

/ˈtʃɑːr.mɪŋ/

(adjective) çekici, büyüleyici

Örnek:

He has a very charming smile.
Çok çekici bir gülümsemesi var.

chase

/tʃeɪs/

(verb) kovalamak, peşinden koşmak, peşinde olmak;

(noun) kovalama, takip

Örnek:

The dog loves to chase squirrels in the park.
Köpek parkta sincapları kovalamayı sever.

cheek

/tʃiːk/

(noun) yanak, saygısızlık, cüret;

(verb) saygısızlık etmek, cüret etmek

Örnek:

She kissed him on the cheek.
Onu yanağından öptü.

cheer

/tʃɪr/

(noun) tezahürat, alkış;

(verb) tezahürat yapmak, alkışlamak, neşelendirmek

Örnek:

The crowd gave a loud cheer when the team scored.
Takım gol attığında kalabalık yüksek sesle tezahürat yaptı.

choir

/ˈkwaɪ.ɚ/

(noun) koro

Örnek:

The church choir sang beautifully during the service.
Kilise korosu ayin sırasında çok güzel şarkı söyledi.

chop

/tʃɑːp/

(verb) doğramak, kesmek, vurmak;

(noun) darbe, kesme, pirzola

Örnek:

He began to chop wood for the fire.
Ateş için odun kesmeye başladı.

circuit

/ˈsɝː.kɪt/

(noun) tur, devre, elektrik devresi

Örnek:

The car completed another circuit of the track.
Araba pistin bir turunu daha tamamladı.

civilization

/ˌsɪv.əl.əˈzeɪ.ʃən/

(noun) medeniyet, uygarlık, medenileşme

Örnek:

Ancient Egypt was a highly advanced civilization.
Antik Mısır çok gelişmiş bir medeniyetti.

clarify

/ˈkler.ə.faɪ/

(verb) açıklığa kavuşturmak, netleştirmek, berraklaştırmak

Örnek:

Could you please clarify what you mean by that statement?
Lütfen o ifadeyle ne demek istediğinizi açıklar mısınız?

classify

/ˈklæs.ə.faɪ/

(verb) sınıflandırmak, kategorize etmek, gizli tutmak

Örnek:

The books are classified by subject.
Kitaplar konuya göre sınıflandırılmıştır.

clerk

/klɝːk/

(noun) memur, katip, tezgahtar;

(verb) katiplik yapmak, büro işleri yapmak

Örnek:

The bank clerk helped me open a new account.
Banka memuru yeni bir hesap açmama yardım etti.

cliff

/klɪf/

(noun) uçurum, falez

Örnek:

The house stood on a cliff overlooking the ocean.
Ev, okyanusa bakan bir uçurumun üzerinde duruyordu.

clinic

/ˈklɪn.ɪk/

(noun) klinik, poliklinik, uygulamalı ders

Örnek:

She has an appointment at the dental clinic tomorrow.
Yarın diş kliniğinde randevusu var.

clip

/klɪp/

(noun) klips, toka, ataş;

(verb) kesmek, kırpmak, tutturmak

Örnek:

She used a paper clip to hold the documents together.
Belgeleri bir arada tutmak için bir ataş kullandı.

coincidence

/koʊˈɪn.sɪ.dəns/

(noun) tesadüf, rastlantı

Örnek:

It was a strange coincidence that we both wore the same outfit.
İkimizin de aynı kıyafeti giymesi garip bir tesadüftü.

collector

/kəˈlek.tɚ/

(noun) koleksiyoncu, toplayıcı, tahsilatçı

Örnek:

He is a passionate stamp collector.
O tutkulu bir pul koleksiyoncusu.

colony

/ˈkɑː.lə.ni/

(noun) koloni, topluluk

Örnek:

India was once a British colony.
Hindistan bir zamanlar bir İngiliz kolonisiydi.

colourful

/ˈkʌl.ɚ.fəl/

(adjective) renkli, rengarenk, ilginç

Örnek:

The garden was full of colourful flowers.
Bahçe rengarenk çiçeklerle doluydu.

comic

/ˈkɑː.mɪk/

(noun) komedyen, mizahçı, çizgi roman;

(adjective) komik, güldürücü

Örnek:

The comic had the audience in stitches with his hilarious routine.
Komedyen, komik gösterisiyle seyirciyi kahkahalara boğdu.

commander

/kəˈmæn.dɚ/

(noun) komutan, amir, komutan (deniz rütbesi)

Örnek:

The commander ordered his troops to advance.
Komutan askerlerine ilerlemelerini emretti.

comparative

/kəmˈper.ə.t̬ɪv/

(adjective) karşılaştırmalı, nispi;

(noun) karşılaştırmalı

Örnek:

The study involved a comparative analysis of different teaching methods.
Çalışma, farklı öğretim yöntemlerinin karşılaştırmalı bir analizini içeriyordu.

completion

/kəmˈpliː.ʃən/

(noun) tamamlama, bitirme, sonuçlandırma

Örnek:

The project is nearing completion.
Proje tamamlanmaya yaklaşıyor.

compose

/kəmˈpoʊz/

(verb) bestelemek, yazmak, oluşturmak

Örnek:

He spent years composing his first symphony.
İlk senfonisini bestelerken yıllarını harcadı.

composer

/kəmˈpoʊ.zɚ/

(noun) besteci

Örnek:

Ludwig van Beethoven was a renowned German composer.
Ludwig van Beethoven ünlü bir Alman besteciydi.

compound

/ˈkɑːm.paʊnd/

(noun) bileşik, karışım, yerleşke;

(verb) artırmak, kötüleştirmek, bileşik hesaplamak;

(adjective) bileşik, karmaşık

Örnek:

Water is a chemical compound of hydrogen and oxygen.
Su, hidrojen ve oksijenin kimyasal bir bileşiğidir.

comprehensive

/ˌkɑːm.prəˈhen.sɪv/

(adjective) kapsamlı, detaylı

Örnek:

The report provides a comprehensive overview of the market.
Rapor, pazarın kapsamlı bir genel bakışını sunmaktadır.

comprise

/kəmˈpraɪz/

(verb) oluşmak, içermek, kapsamak

Örnek:

The committee is comprised of ten members.
Komite on üyeden oluşmaktadır.

compulsory

/kəmˈpʌl.sɚ.i/

(adjective) zorunlu, mecburi

Örnek:

School attendance is compulsory for children up to the age of 16.
16 yaşına kadar çocuklar için okula devam zorunludur.

concrete

/ˈkɑːn.kriːt/

(noun) beton;

(adjective) somut, elle tutulur;

(verb) betonlamak, beton dökmek

Örnek:

The bridge was built with reinforced concrete.
Köprü güçlendirilmiş betonla inşa edildi.

confess

/kənˈfes/

(verb) itiraf etmek, kabullenmek, günah çıkarmak

Örnek:

He had to confess that he had cheated on the exam.
Sınavda hile yaptığını itiraf etmek zorunda kaldı.

confusion

/kənˈfjuː.ʒən/

(noun) kafa karışıklığı, şaşkınlık, karışıklık

Örnek:

There was a lot of confusion about the new rules.
Yeni kurallar hakkında çok fazla kafa karışıklığı vardı.

consequently

/ˈkɑːn.sə.kwənt.li/

(adverb) sonuç olarak, dolayısıyla, bu nedenle

Örnek:

The company increased its prices; consequently, sales dropped.
Şirket fiyatlarını artırdı; sonuç olarak, satışlar düştü.

conservation

/ˌkɑːn.sɚˈveɪ.ʃən/

(noun) koruma, muhafaza, tasarruf

Örnek:

Wildlife conservation efforts are crucial for endangered species.
Yaban hayatı koruma çabaları, nesli tükenmekte olan türler için hayati öneme sahiptir.

considerable

/kənˈsɪd.ɚ.ə.bəl/

(adjective) önemli, kayda değer, epey

Örnek:

She inherited a considerable amount of money.
Önemli miktarda para miras kaldı ona.

considerably

/kənˈsɪd.ɚ.ə.bli/

(adverb) önemli ölçüde, oldukça, epey

Örnek:

The cost of living has increased considerably.
Yaşam maliyeti önemli ölçüde arttı.

consistently

/kənˈsɪs.tənt.li/

(adverb) tutarlı bir şekilde, her zaman, aynı şekilde

Örnek:

She consistently performs well in her exams.
Sınavlarında tutarlı bir şekilde iyi performans gösteriyor.

conspiracy

/kənˈspɪr.ə.si/

(noun) komplo, fesat, komplo kurma

Örnek:

They uncovered a conspiracy to overthrow the government.
Hükümeti devirmek için bir komplo ortaya çıkardılar.

consult

/kənˈsʌlt/

(verb) danışmak, fikir almak, istişare etmek

Örnek:

You should consult a doctor about your symptoms.
Belirtileriniz hakkında bir doktora danışmalısınız.

consultant

/kənˈsʌl.tənt/

(noun) danışman, konsültan

Örnek:

The company hired a marketing consultant to improve their sales strategy.
Şirket, satış stratejilerini geliştirmek için bir pazarlama danışmanı tuttu.

consumption

/kənˈsʌmp.ʃən/

(noun) tüketim, kullanım, yeme içme

Örnek:

Water consumption increases during summer.
Yaz aylarında su tüketimi artar.

controversial

/ˌkɑːn.trəˈvɝː.ʃəl/

(adjective) tartışmalı, ihtilaflı

Örnek:

The new policy is highly controversial.
Yeni politika oldukça tartışmalı.

controversy

/ˈkɑːn.trə.vɝː.si/

(noun) tartışma, ihtilaf, anlaşmazlık

Örnek:

The new policy sparked a huge controversy.
Yeni politika büyük bir tartışma başlattı.

convenience

/kənˈviː.ni.əns/

(noun) kolaylık, uygunluk, imkan

Örnek:

The new app offers great convenience for online shopping.
Yeni uygulama çevrimiçi alışveriş için büyük kolaylık sağlıyor.

convention

/kənˈven.ʃən/

(noun) kongre, toplantı, gelenek

Örnek:

The annual sales convention will be held in Las Vegas.
Yıllık satış kongresi Las Vegas'ta yapılacak.

conventional

/kənˈven.ʃən.əl/

(adjective) geleneksel, alışılagelmiş, sıradan

Örnek:

She prefers conventional methods of teaching.
Geleneksel öğretim yöntemlerini tercih ediyor.

convey

/kənˈveɪ/

(verb) taşımak, nakletmek, iletmek

Örnek:

The pipes convey water to the main tank.
Borular suyu ana depoya taşır.

convincing

/kənˈvɪn.sɪŋ/

(adjective) ikna edici, inandırıcı

Örnek:

He presented a convincing argument for his proposal.
Teklifi için ikna edici bir argüman sundu.

cope

/koʊp/

(verb) başa çıkmak, üstesinden gelmek, idare etmek;

(noun) cüppe, pelerin

Örnek:

It's hard to cope with the loss of a loved one.
Sevilen birini kaybetmekle başa çıkmak zordur.

corporation

/ˌkɔːr.pəˈreɪ.ʃən/

(noun) şirket, kuruluş, anonim şirket

Örnek:

She works for a multinational corporation.
Çok uluslu bir şirket için çalışıyor.

corridor

/ˈkɔːr.ə.dɚ/

(noun) koridor, geçit, şerit

Örnek:

Walk down the corridor and turn left at the end.
Koridordan aşağı yürü ve sonunda sola dön.

counter

/ˈkaʊn.t̬ɚ/

(noun) tezgah, banko, sayaç;

(verb) karşı koymak, karşılık vermek;

(adjective) aykırı, karşıt;

(adverb) tersine, karşıt olarak

Örnek:

The cashier stood behind the counter.
Kasiyer tezgahın arkasında duruyordu.

coverage

/ˈkʌv.ɚ.ɪdʒ/

(noun) kapsam, haber, koruma

Örnek:

The news channel provided extensive coverage of the election.
Haber kanalı seçimin geniş kapsamını sağladı.

crack

/kræk/

(noun) çatlak, yarık, çatlama;

(verb) çatlatmak, kırmak, çatırdamak;

(adjective) mükemmel, harika, usta

Örnek:

There's a small crack in the window.
Pencerede küçük bir çatlak var.

craft

/kræft/

(noun) zanaat, el sanatı, tekne;

(verb) işlemek, oluşturmak

Örnek:

She enjoys various forms of craft, such as knitting and pottery.
Örgü ve çömlekçilik gibi çeşitli zanaat türlerinden hoşlanır.

creativity

/ˌkriː.eɪˈtɪv.ə.t̬i/

(noun) yaratıcılık, üretkenlik, icatçılık

Örnek:

Her creativity shines through in all her artistic projects.
Yaratıcılığı tüm sanatsal projelerinde parlıyor.

critically

/ˈkrɪt̬.ɪ.kəl.i/

(adverb) eleştirel bir şekilde, eleştirel, olumsuz

Örnek:

She analyzed the report critically.
Raporu eleştirel bir şekilde analiz etti.

cruise

/kruːz/

(noun) gezi, seyahat;

(verb) seyretmek, sabit hızla gitmek, dolaşmak

Örnek:

They went on a Caribbean cruise for their honeymoon.
Balayı için Karayip gezisine çıktılar.

cue

/kjuː/

(noun) işaret, ipucu, istaka;

(verb) işaret vermek, ipucu vermek

Örnek:

The actor missed his cue to enter the stage.
Aktör sahneye çıkma işaretini kaçırdı.

curious

/ˈkjʊr.i.əs/

(adjective) meraklı, öğrenmeye hevesli, tuhaf

Örnek:

The child was curious about how the toy worked.
Çocuk oyuncağın nasıl çalıştığını merak ediyordu.

curriculum

/kəˈrɪk.jə.ləm/

(noun) müfredat, ders programı

Örnek:

The school is revising its curriculum to include more technology courses.
Okul, daha fazla teknoloji dersi eklemek için müfredatını gözden geçiriyor.

cute

/kjuːt/

(adjective) sevimli, şirin, çekici

Örnek:

The puppy was so cute with its big eyes.
Yavru köpek büyük gözleriyle çok sevimliydi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren