Avatar of Vocabulary Set C1 - Müziği Hisset!

C1 Seviyesi İçinde C1 - Müziği Hisset! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Müziği Hisset!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

playlist

/ˈpleɪ.lɪst/

(noun) çalma listesi, playlist, medya listesi

Örnek:

The DJ created a custom playlist for the party.
DJ, parti için özel bir çalma listesi oluşturdu.

acoustic

/əˈkuː.stɪk/

(adjective) akustik, işitsel, elektriksiz;

(noun) akustik enstrüman

Örnek:

The concert hall has excellent acoustic properties.
Konser salonu mükemmel akustik özelliklere sahiptir.

instrumental

/ˌɪn.strəˈmen.t̬əl/

(adjective) etkili, önemli, araç olan;

(noun) enstrümantal, enstrümantal parça

Örnek:

He was instrumental in bringing about the peace treaty.
Barış anlaşmasının sağlanmasında etkili oldu.

tuneless

/ˈtuːn.ləs/

(adjective) melodisiz, uyumsuz, akortsuz

Örnek:

The child sang a tuneless song, but with great enthusiasm.
Çocuk melodisiz bir şarkı söyledi ama büyük bir coşkuyla.

amplifier

/ˈæm.plə.faɪ.ɚ/

(noun) amplifikatör, yükselteç

Örnek:

He connected his guitar to the amplifier to make it louder.
Gitarını daha yüksek ses çıkarması için amplifikatöre bağladı.

jukebox

/ˈdʒuːk.bɑːks/

(noun) müzik kutusu, jukebox

Örnek:

We put a quarter in the jukebox and played our favorite song.
Müzik kutusuna çeyrek attık ve en sevdiğimiz şarkıyı çaldık.

synthesizer

/ˈsɪn.θə.saɪ.zɚ/

(noun) sentezleyici

Örnek:

The band used a synthesizer to create unique electronic sounds.
Grup, benzersiz elektronik sesler oluşturmak için bir sentezleyici kullandı.

anthem

/ˈæn.θəm/

(noun) marş, ilahi

Örnek:

The national anthem was played before the game.
Maçtan önce milli marş çalındı.

ballad

/ˈbæl.əd/

(noun) balad, hikaye şarkısı, duygusal şarkı

Örnek:

The folk singer performed a traditional ballad about a lost love.
Halk şarkıcısı kayıp bir aşk hakkında geleneksel bir balad seslendirdi.

bagpipe

/ˈbæɡ.paɪp/

(noun) gayda

Örnek:

The sound of the bagpipes filled the valley.
Gayda sesi vadiyi doldurdu.

bow

/baʊ/

(noun) fiyonk, kurdele, yay;

(verb) eğilmek, selam vermek, eğmek

Örnek:

She tied her hair back with a pretty pink bow.
Saçını güzel bir pembe fiyonkla bağladı.

string

/strɪŋ/

(noun) ip, tel, sicim;

(verb) dizmek, asmak, germek

Örnek:

Tie the package with a piece of string.
Paketi bir parça iple bağla.

harp

/hɑːrp/

(noun) arp;

(verb) ısrar etmek, tekrarlayıp durmak

Örnek:

She played a beautiful melody on the harp.
Arp üzerinde güzel bir melodi çaldı.

percussion

/pɚˈkʌʃ.ən/

(noun) vurmalı çalgılar, perküsyon, darbe

Örnek:

The orchestra's percussion section added a powerful rhythm to the piece.
Orkestranın vurmalı çalgılar bölümü parçaya güçlü bir ritim kattı.

brass

/bræs/

(noun) pirinç, pirinç çalgılar, cüret

Örnek:

The antique lamp was made of polished brass.
Antika lamba cilalı pirinçten yapılmıştı.

woodwind

/ˈwʊd.wɪnd/

(noun) nefesli çalgı, tahta nefesli çalgı

Örnek:

The orchestra's woodwind section includes flutes, clarinets, and oboes.
Orkestranın nefesli çalgılar bölümünde flütler, klarnetler ve obualar bulunur.

in tune

/ɪn ˈtuːn/

(idiom) uyumlu, ahenkli, akortlu

Örnek:

The marketing strategy is in tune with the company's overall goals.
Pazarlama stratejisi şirketin genel hedefleriyle uyumlu.

concerto

/kənˈtʃer.t̬oʊ/

(noun) konçerto

Örnek:

The pianist performed a brilliant concerto by Mozart.
Piyanist Mozart'ın harika bir konçertosunu seslendirdi.

duo

/ˈduː.oʊ/

(noun) ikili, çift

Örnek:

The musical duo performed a beautiful ballad.
Müzik ikilisi güzel bir balad seslendirdi.

bar

/bɑːr/

(noun) çubuk, parmaklık, bar;

(verb) engellemek, yasaklamak, men etmek

Örnek:

He lifted the heavy iron bar.
Ağır demir çubuğu kaldırdı.

key

/kiː/

(noun) anahtar, önemli;

(adjective) anahtar, önemli

Örnek:

I can't find my car keys.
Araba anahtarlarımı bulamıyorum.

pitch

/pɪtʃ/

(noun) perde, ton, atış;

(verb) atmak, fırlatmak, kurmak

Örnek:

Her voice rose to a high pitch.
Sesi yüksek bir perdeye çıktı.

scale

/skeɪl/

(noun) ölçek, kapsam, pul;

(verb) tırmanmak, çıkmak, pullarını temizlemek

Örnek:

The Richter scale measures the magnitude of earthquakes.
Richter ölçeği depremlerin büyüklüğünü ölçer.

harmony

/ˈhɑːr.mə.ni/

(noun) armoni, uyum, ahenk

Örnek:

The choir sang in perfect harmony.
Koro mükemmel bir uyum içinde şarkı söyledi.

symphony

/ˈsɪm.fə.ni/

(noun) senfoni, uyum, ahenk

Örnek:

Beethoven's Fifth Symphony is one of the most famous pieces of classical music.
Beethoven'ın Beşinci Senfonisi, klasik müziğin en ünlü eserlerinden biridir.

melody

/ˈmel.ə.di/

(noun) melodi, ezgi

Örnek:

The song has a beautiful melody.
Şarkının güzel bir melodisi var.

movement

/ˈmuːv.mənt/

(noun) hareket, akım, bölüm

Örnek:

The dancer's graceful movement captivated the audience.
Dansçının zarif hareketi seyirciyi büyüledi.

improvise

/ˈɪm.prə.vaɪz/

(verb) doğaçlama yapmak, hazırlıksız yapmak, eldekiyle idare etmek

Örnek:

The jazz musician began to improvise on the melody.
Caz müzisyeni melodi üzerinde doğaçlama yapmaya başladı.

stream

/striːm/

(noun) dere, akarsu, akım;

(verb) akmak, fışkırmak, aktarmak

Örnek:

The children played by the stream.
Çocuklar dere kenarında oynadı.

hum

/hʌm/

(verb) uğuldamak, mırıldanmak;

(noun) uğultu, mırıltı

Örnek:

The refrigerator started to hum loudly.
Buzdolabı yüksek sesle uğuldamaya başladı.

whistle

/ˈwɪs.əl/

(noun) ıslık, düdük;

(verb) ıslık çalmak, düdük çalmak

Örnek:

He let out a loud whistle to get their attention.
Dikkatlerini çekmek için yüksek bir ıslık çaldı.

gospel

/ˈɡɑː.spəl/

(noun) incil, ilke, öğreti

Örnek:

He dedicated his life to spreading the gospel.
Hayatını incili yaymaya adadı.

funk

/fʌŋk/

(noun) moral bozukluğu, depresyon, funk;

(verb) vazgeçmek, kaçmak

Örnek:

He's been in a funk all week.
Tüm hafta morali bozuktu.

soul

/soʊl/

(noun) ruh, duygu, coşku

Örnek:

Many believe the soul continues to exist after death.
Birçok kişi ruhun ölümden sonra da var olmaya devam ettiğine inanır.

samba

/ˈsæm.bə/

(noun) samba, samba müziği;

(verb) samba yapmak

Örnek:

The carnival parade was filled with vibrant samba dancers.
Karnaval geçit töreni canlı samba dansçılarıyla doluydu.

tango

/ˈtæŋ.ɡoʊ/

(noun) tango, tango (NATO fonetik alfabesinde T harfi);

(verb) tango yapmak

Örnek:

They danced a passionate tango across the floor.
Tutkulu bir tango dansı yaptılar.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren