Avatar of Vocabulary Set Telefon ve Telefon Hizmetleri

Medya İçinde Telefon ve Telefon Hizmetleri Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Medya' içinde 'Telefon ve Telefon Hizmetleri' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

area code

/ˈer.i.ə ˌkoʊd/

(noun) alan kodu

Örnek:

Please dial the area code before the seven-digit number.
Lütfen yedi haneli numaradan önce alan kodunu çevirin.

call

/kɑːl/

(verb) çağırmak, seslenmek, aramak;

(noun) ziyaret, çağrı, telefon araması

Örnek:

She had to call his name twice before he heard her.
Onu duymadan önce adını iki kez seslenmek zorunda kaldı.

callback

/ˈkɑːl.bæk/

(noun) geri arama, geri dönüş, geri çağrı

Örnek:

I'll give you a callback as soon as I have the information.
Bilgiyi alır almaz size geri dönüş yapacağım.

caller

/ˈkɑː.lɚ/

(noun) arayan, telefon eden kişi, çağırıcı

Örnek:

The customer service representative answered the caller's questions.
Müşteri hizmetleri temsilcisi arayanın sorularını yanıtladı.

caller ID

/ˈkɔːl.ər ˌaɪˈdiː/

(noun) arayan kimliği, numara gösterimi

Örnek:

My phone has caller ID, so I can see who's calling before I answer.
Telefonumda arayan kimliği var, bu yüzden cevaplamadan önce kimin aradığını görebiliyorum.

call waiting

/ˈkɑːl ˌweɪ.tɪŋ/

(noun) çağrı bekletme, çağrı bekletme hizmeti

Örnek:

I missed your call because I don't have call waiting.
Çağrı bekletme özelliğim olmadığı için aramanı kaçırdım.

careline

/ˈker.laɪn/

(noun) yardım hattı, destek hattı

Örnek:

If you're feeling overwhelmed, you can call the careline for support.
Kendinizi bunalmış hissediyorsanız, destek için yardım hattını arayabilirsiniz.

cold-calling

/ˈkoʊldˌkɔːlɪŋ/

(noun) soğuk arama, istenmeyen arama;

(verb) soğuk arama, istenmeyen arama

Örnek:

Many sales representatives dread cold-calling because of the high rejection rate.
Birçok satış temsilcisi, yüksek ret oranı nedeniyle soğuk aramalardan çekinir.

conference call

/ˈkɑːn.fər.əns ˌkɑːl/

(noun) konferans görüşmesi, telekonferans

Örnek:

We had a conference call with the team in London this morning.
Bu sabah Londra'daki ekiple bir konferans görüşmesi yaptık.

EMS

/ˌiː.emˈes/

(noun) em (tipografi birimi)

Örnek:

The designer set the indentation to two ems for better readability.
Tasarımcı, daha iyi okunabilirlik için girintiyi iki em olarak ayarladı.

courtesy call

/ˈkɜːr.tə.si ˌkɑːl/

(noun) nezaket ziyareti, nezaket araması

Örnek:

The new ambassador paid a courtesy call on the president.
Yeni büyükelçi başkana bir nezaket ziyareti yaptı.

helpline

/ˈhelp.laɪn/

(noun) yardım hattı, danışma hattı

Örnek:

You can call the national domestic violence helpline for support.
Destek için ulusal aile içi şiddet yardım hattını arayabilirsiniz.

hotline

/ˈhɑːt.laɪn/

(noun) hat, telefon hattı

Örnek:

The crisis hotline is available 24/7.
Kriz hattı 7/24 hizmet vermektedir.

landline

/ˈlænd.laɪn/

(noun) sabit hat, ev telefonu

Örnek:

I still prefer to use my landline for important calls.
Önemli aramalar için hala sabit hattımı kullanmayı tercih ediyorum.

line

/laɪn/

(noun) çizgi, sıra, kuyruk;

(verb) sıraya girmek, dizmek, kaplamak

Örnek:

Draw a straight line on the paper.
Kağıda düz bir çizgi çiz.

local call

/ˈloʊ.kəl kɔːl/

(noun) yerel arama, şehir içi arama

Örnek:

I only made a local call, so it shouldn't cost much.
Sadece bir yerel arama yaptım, bu yüzden çok tutmamalı.

mute button

/ˈmjuːt ˌbʌt.ən/

(noun) sessize alma düğmesi, mute tuşu

Örnek:

Please hit the mute button on your microphone during the meeting.
Toplantı sırasında mikrofonunuzdaki sessize alma düğmesine basın lütfen.

phone booth

/ˈfoʊn buːθ/

(noun) telefon kulübesi

Örnek:

He stepped into the phone booth to make a call.
Telefon etmek için telefon kulübesine girdi.

phone call

/ˈfoʊn kɔːl/

(noun) telefon görüşmesi, telefon araması

Örnek:

I need to make a phone call to my mother.
Anneme bir telefon görüşmesi yapmam gerekiyor.

scrambler

/ˈskræm.blɚ/

(noun) karıştırıcı, şifreleyici, tırmanıcı

Örnek:

The military uses a voice scrambler for secure communications.
Ordu, güvenli iletişim için ses karıştırıcı kullanır.

speed dial

/ˈspiːd daɪəl/

(noun) hızlı arama, kısa yol tuşu;

(verb) hızlı aramaya eklemek, hızlı aramak

Örnek:

I have my mom on speed dial.
Annemi hızlı aramada tutuyorum.

telephone pole

/ˈtel.ɪ.foʊn poʊl/

(noun) telefon direği, elektrik direği

Örnek:

The car crashed into a telephone pole, causing a power outage.
Araba bir telefon direğine çarptı ve elektrik kesintisine neden oldu.

toll

/toʊl/

(noun) geçiş ücreti, bedel, zarar;

(verb) çalmak, vurmak

Örnek:

The new bridge has a high toll.
Yeni köprünün yüksek bir geçiş ücreti var.

voicemail

/ˈvɔɪ.s.meɪl/

(noun) sesli mesaj, telesekreter;

(verb) sesli mesaj bırakmak

Örnek:

I left a voicemail for him, but he hasn't called back.
Ona bir sesli mesaj bıraktım ama geri aramadı.

wake-up call

/ˈweɪk.ʌp ˌkɑːl/

(noun) uyandırma servisi, uyandırma çağrısı, uyarı

Örnek:

I requested a wake-up call for 6 AM.
Sabah 6 için bir uyandırma servisi istedim.

teleshopping

/ˈtel.iˌʃɑːp.ɪŋ/

(noun) teleshopping, televizyon alışverişi

Örnek:

She bought the new kitchen gadget through teleshopping.
Yeni mutfak aletini teleshopping aracılığıyla satın aldı.

car phone

/ˈkɑːr foʊn/

(noun) araç telefonu

Örnek:

Before smartphones, many business people had a car phone installed.
Akıllı telefonlardan önce birçok iş insanının araç telefonu vardı.

cradle

/ˈkreɪ.dəl/

(noun) beşik, kaynak;

(verb) kucaklamak, nazikçe tutmak

Örnek:

The baby slept peacefully in its cradle.
Bebek beşiğinde huzur içinde uyudu.

handset

/ˈhænd.set/

(noun) ahize, telefon ahizesi, cep telefonu

Örnek:

She picked up the handset and dialed the number.
Ahizeyi kaldırdı ve numarayı çevirdi.

MMS

/ˌem.emˈes/

(abbreviation) MMS, Multimedya Mesaj Servisi

Örnek:

I sent her an MMS with the photo of the new car.
Ona yeni arabanın fotoğrafıyla bir MMS gönderdim.

switchboard

/ˈswɪtʃ.bɔːrd/

(noun) santral, anahtar panosu

Örnek:

The old office still uses a manual switchboard.
Eski ofis hala manuel bir santral kullanıyor.

videophone

/ˈvɪd.i.oʊ.foʊn/

(noun) görüntülü telefon, videofon

Örnek:

They used a videophone to talk to their relatives overseas.
Yurt dışındaki akrabalarıyla konuşmak için bir görüntülü telefon kullandılar.

text message

/ˈtekst ˌmes.ɪdʒ/

(noun) metin mesajı, SMS;

(verb) metin mesajı atmak, SMS göndermek

Örnek:

I sent her a text message to confirm the meeting.
Toplantıyı onaylamak için ona bir metin mesajı gönderdim.

SMS

/ˌes.emˈes/

(noun) SMS, kısa mesaj;

(verb) SMS atmak, mesaj göndermek

Örnek:

I'll send you an SMS with the details.
Sana detayları SMS ile göndereceğim.

keypad

/ˈkiː.pæd/

(noun) tuş takımı, sayısal tuş takımı

Örnek:

He pressed the numbers on the keypad to unlock the door.
Kapıyı açmak için tuş takımındaki numaralara bastı.

mouthpiece

/ˈmaʊθ.piːs/

(noun) sözcü, temsilci, ağızlık

Örnek:

The newspaper became a mouthpiece for the government.
Gazete hükümetin sözcüsü oldu.

bluetooth

/ˈbluː.tuːθ/

(trademark) Bluetooth

Örnek:

I connected my headphones to my phone via Bluetooth.
Kulaklığımı telefonuma Bluetooth ile bağladım.

instant message

/ˈɪn.stənt ˌmes.ɪdʒ/

(noun) anlık mesaj;

(verb) anlık mesaj göndermek

Örnek:

I'll send you an instant message with the details.
Sana detayları içeren bir anlık mesaj göndereceğim.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren