Avatar of Vocabulary Set İlerlemek

Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi İçinde İlerlemek Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi' içinde 'İlerlemek' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

onset

/ˈɑːn.set/

(noun) başlangıç, ilk belirti

Örnek:

The onset of winter brought cold weather.
Kışın başlangıcı soğuk havayı getirdi.

awakening

/əˈweɪ.kən.ɪŋ/

(noun) uyanış, uyanma, farkındalık

Örnek:

Her awakening was sudden and disorienting.
Onun uyanışı ani ve şaşırtıcıydı.

outset

/ˈaʊt.set/

(noun) başlangıç, ilk aşama

Örnek:

From the outset, it was clear that the project would be challenging.
Başlangıçtan itibaren projenin zorlu olacağı açıktı.

inception

/ɪnˈsep.ʃən/

(noun) başlangıç, kuruluş, oluşum

Örnek:

From its inception, the project faced numerous challenges.
Proje, başlangıcından itibaren sayısız zorlukla karşılaştı.

infancy

/ˈɪn.fən.si/

(noun) bebeklik, çocukluk, başlangıç aşaması

Örnek:

During infancy, babies learn to recognize faces and voices.
Bebeklik döneminde bebekler yüzleri ve sesleri tanımayı öğrenirler.

halt

/hɑːlt/

(verb) durmak, durdurmak;

(noun) durma, mola;

(exclamation) Dur!

Örnek:

The car came to a sudden halt.
Araba aniden durdu.

cease

/siːs/

(verb) sona ermek, durmak

Örnek:

The rain ceased and the sun came out.
Yağmur dindi ve güneş çıktı.

truncate

/trʌŋˈkeɪt/

(verb) kısaltmak, kesmek, budamak

Örnek:

The editor decided to truncate the article due to space limitations.
Editör, yer kısıtlamaları nedeniyle makaleyi kısaltmaya karar verdi.

revert

/rɪˈvɝːt/

(verb) geri dönmek, eski haline dönmek, intikal etmek

Örnek:

After the update, the system reverted to its original settings.
Güncellemeden sonra sistem orijinal ayarlarına geri döndü.

undergo

/ˌʌn.dɚˈɡoʊ/

(verb) geçirmek, uğramak, maruz kalmak

Örnek:

The country is undergoing rapid economic changes.
Ülke hızlı ekonomik değişiklikler geçiriyor.

unfold

/ʌnˈfoʊld/

(verb) açmak, katını açmak, ortaya çıkarmak

Örnek:

She carefully unfolded the map.
Haritayı dikkatlice açtı.

commence

/kəˈmens/

(verb) başlamak, girişmek

Örnek:

The ceremony will commence at 10 AM.
Tören saat 10'da başlayacak.

abort

/əˈbɔːrt/

(verb) kürtaj yapmak, sonlandırmak, iptal etmek

Örnek:

The doctor explained the procedure to abort the pregnancy.
Doktor, gebeliği sonlandırma prosedürünü açıkladı.

reciprocate

/rɪˈsɪp.rə.keɪt/

(verb) karşılık vermek, karşılıklı yapmak, git-gel yapmak

Örnek:

I would like to reciprocate your hospitality by inviting you to dinner.
Sizi akşam yemeğine davet ederek misafirperverliğinize karşılık vermek isterim.

interactive

/ˌɪn.t̬ɚˈræk.tɪv/

(adjective) etkileşimli, karşılıklı

Örnek:

The museum has many interactive exhibits.
Müzede birçok interaktif sergi var.

proactive

/ˌproʊˈæk.tɪv/

(adjective) proaktif, önleyici

Örnek:

The company is taking a proactive approach to environmental protection.
Şirket, çevre korumaya proaktif bir yaklaşım sergiliyor.

nascent

/ˈneɪ.sənt/

(adjective) yeni doğan, başlangıç halindeki

Örnek:

The nascent space tourism industry is still in its early stages.
Yeni gelişmekte olan uzay turizmi endüstrisi henüz başlangıç aşamasındadır.

inaugural

/ɪˈnɑː.ɡjə.rəl/

(adjective) açılış, ilk

Örnek:

The president delivered his inaugural address.
Başkan açılış konuşmasını yaptı.

seamless

/ˈsiːm.ləs/

(adjective) kesintisiz, dikişsiz, pürüzsüz

Örnek:

The transition between the two scenes was completely seamless.
İki sahne arasındaki geçiş tamamen kesintisizdi.

long-standing

/ˌlɔŋˈstæn.dɪŋ/

(adjective) köklü, uzun süreli

Örnek:

They have a long-standing friendship.
Onların köklü bir dostluğu var.

interminable

/ɪnˈtɝː.mɪ.nə.bəl/

(adjective) bitmek bilmeyen, sonsuz, upuzun

Örnek:

The meeting was interminable, lasting for over four hours.
Toplantı bitmek bilmedi, dört saatten fazla sürdü.

recurrent

/rɪˈkɝː.ənt/

(adjective) tekrarlayan, nükseden

Örnek:

Poverty is a recurrent theme in her novels.
Yoksulluk, onun romanlarında tekrarlanan bir temadır.

underway

/ˌʌn.dɚˈweɪ/

(adjective) devam eden, süren, başlamış

Örnek:

Preparations for the conference are already underway.
Konferans hazırlıkları zaten devam ediyor.

inexorable

/ˌɪnˈek.sər.ə.bəl/

(adjective) amansız, durdurulamaz

Örnek:

The inexorable progress of science cannot be halted.
Bilimin amansız ilerlemesi durdurulamaz.

firsthand

/ˌfɝːstˈhænd/

(adjective) ilk elden, doğrudan;

(adverb) ilk elden, doğrudan

Örnek:

She has firsthand experience with the challenges of starting a business.
İş kurmanın zorlukları konusunda ilk elden deneyime sahip.

formative

/ˈfɔːr.mə.t̬ɪv/

(adjective) biçimlendirici, şekillendirici, gelişimsel

Örnek:

His early experiences were formative in shaping his character.
Erken deneyimleri karakterinin şekillenmesinde biçimlendirici oldu.

concerted

/kənˈsɝː.t̬ɪd/

(adjective) kararlı, el birliğiyle yapılan, koordineli

Örnek:

The team made a concerted effort to finish the project on time.
Ekip, projeyi zamanında bitirmek için kararlı ve ortak bir çaba gösterdi.

mechanically

/məˈkæn.ɪ.kəl.i/

(adverb) mekanik olarak, otomatik olarak, makine aracılığıyla

Örnek:

He nodded mechanically, not really listening to what she was saying.
Ne dediğini gerçekten dinlemeden mekanik olarak başını salladı.

passively

/ˈpæs.ɪv.li/

(adverb) pasif bir şekilde, edilgen bir biçimde

Örnek:

He sat passively while the others made all the decisions.
Diğerleri tüm kararları alırken o pasif bir şekilde oturdu.

inversely

/ɪnˈvɝːs.li/

(adverb) tersine, ters orantılı olarak

Örnek:

The amount of energy used is inversely proportional to the efficiency of the machine.
Kullanılan enerji miktarı, makinenin verimliliği ile ters orantılıdır.

progressively

/prəˈɡres.ɪv.li/

(adverb) giderek, aşamalı olarak

Örnek:

The patient's condition is progressively worsening.
Hastanın durumu giderek kötüleşiyor.

intermittently

/ˌɪn.t̬ɚˈmɪt.ənt.li/

(adverb) aralıklı olarak, kesintili olarak

Örnek:

The rain fell intermittently throughout the day.
Yağmur gün boyunca aralıklı olarak yağdı.

actively

/ˈæk.tɪv.li/

(adverb) aktif olarak, etkin bir şekilde

Örnek:

She actively participates in community events.
Topluluk etkinliklerine aktif olarak katılıyor.

crescendo

/krəˈʃen.doʊ/

(noun) kresendo, sesin giderek artması, doruk;

(verb) kresendo yapmak, şiddetlenmek

Örnek:

The symphony built to a powerful crescendo.
Senfoni güçlü bir kresendoya ulaştı.

interruption

/ˌɪn.t̬əˈrʌp.ʃən/

(noun) kesinti, araya girme

Örnek:

We had a brief interruption in our power supply.
Elektrik tedarikimizde kısa bir kesinti oldu.

termination

/ˌtɝː.məˈneɪ.ʃən/

(noun) sona erme, fesih, işten çıkarma

Örnek:

The termination of the contract was mutually agreed upon.
Sözleşmenin feshi karşılıklı olarak kabul edildi.

retention

/rɪˈten.ʃən/

(noun) tutma, alıkoyma, hafıza

Örnek:

The company focuses on customer retention.
Şirket müşteri tutmaya odaklanıyor.

tactic

/ˈtæk.tɪk/

(noun) taktik, strateji, yöntem

Örnek:

The coach devised a new tactic for the upcoming game.
Antrenör, yaklaşan maç için yeni bir taktik geliştirdi.

technique

/tekˈniːk/

(noun) teknik, yöntem

Örnek:

He has a unique painting technique.
Eşsiz bir resim tekniği var.

by-product

/ˈbaɪˌprɑː.dʌkt/

(noun) yan ürün, ikincil sonuç

Örnek:

The chemical process yields a useful by-product.
Kimyasal süreç faydalı bir yan ürün verir.

exhaust

/ɪɡˈzɑːst/

(verb) tüketmek, bitirmek, yormak;

(noun) egzoz, egzoz gazı, egzoz sistemi

Örnek:

The long hike completely exhausted their water supply.
Uzun yürüyüş su kaynaklarını tamamen tüketti.

glitch

/ɡlɪtʃ/

(noun) aksaklık, hata, arıza;

(verb) aksaklık yapmak, hata vermek

Örnek:

There was a minor glitch in the system, causing a brief delay.
Sistemde küçük bir aksaklık oldu, kısa bir gecikmeye neden oldu.

mechanism

/ˈmek.ə.nɪ.zəm/

(noun) mekanizma, işleyiş

Örnek:

The clock's intricate mechanism ensures precise timekeeping.
Saatin karmaşık mekanizması hassas zaman tutmayı sağlar.

algorithm

/ˈæl.ɡə.rɪ.ðəm/

(noun) algoritma

Örnek:

The search engine uses a complex algorithm to rank websites.
Arama motoru web sitelerini sıralamak için karmaşık bir algoritma kullanır.

output

/ˈaʊt.pʊt/

(noun) çıktı, üretim, verim;

(verb) çıktı vermek, üretmek

Örnek:

The factory's daily output has increased significantly.
Fabrikanın günlük üretimi önemli ölçüde arttı.

occurrence

/əˈkɝː.əns/

(noun) meydana gelme, sıklık, olay

Örnek:

The occurrence of natural disasters has increased.
Doğal afetlerin meydana gelme sıklığı arttı.

corollary

/ˈkɔːr.ə.ler.i/

(noun) sonuç, çıkarım

Örnek:

The increase in crime was a direct corollary of the economic downturn.
Suç oranındaki artış, ekonomik gerilemenin doğrudan bir sonucuydu.

incidence

/ˈɪn.sɪ.dəns/

(noun) insidans, görülme sıklığı, oran

Örnek:

The incidence of measles has decreased significantly due to vaccination.
Kızamık insidansı aşı sayesinde önemli ölçüde azaldı.

perpetuation

/ˌpɚ.petʃ.uˈeɪ.ʃən/

(noun) sürdürme, devam ettirme, ebedileştirme

Örnek:

The perpetuation of myths can lead to misunderstandings.
Mitolojilerin sürdürülmesi yanlış anlaşılmalara yol açabilir.

pay off

/peɪ ˈɔf/

(phrasal verb) karşılığını vermek, başarılı olmak, ödemek

Örnek:

All her hard work finally paid off.
Tüm sıkı çalışması sonunda karşılığını verdi.

remnant

/ˈrem.nənt/

(noun) kalıntı, artık, kumaş artığı

Örnek:

The old building was a remnant of a bygone era.
Eski bina, geçmiş bir dönemin kalıntısıydı.

vestige

/ˈves.tɪdʒ/

(noun) kalıntı, iz, eser

Örnek:

The last vestiges of the old colonial system are finally disappearing.
Eski sömürge sisteminin son kalıntıları nihayet yok oluyor.

remains

/rɪˈmeɪnz/

(plural noun) kalıntı, artık, naaş;

(verb) kalmak, devam etmek, artmak

Örnek:

The remains of the ancient city were discovered by archaeologists.
Antik kentin kalıntıları arkeologlar tarafından keşfedildi.

ramification

/ˌræm.ə.fəˈkeɪ.ʃənz/

(noun) sonuçlar, etkiler, dallanmalar

Örnek:

The full ramifications of the new law are not yet known.
Yeni yasanın tüm sonuçları henüz bilinmiyor.

consequence

/ˈkɑːn.sə.kwəns/

(noun) sonuç, netice, önem

Örnek:

The drought had serious consequences for farmers.
Kuraklığın çiftçiler için ciddi sonuçları oldu.

interplay

/ˈɪn.t̬ɚ.pleɪ/

(noun) etkileşim, karşılıklı etki;

(verb) etkileşmek, birbirini etkilemek

Örnek:

The novel explores the complex interplay between love and duty.
Roman, aşk ve görev arasındaki karmaşık etkileşimi inceliyor.

implication

/ˌɪm.pləˈkeɪ.ʃən/

(noun) ima, çıkarım, kastedilen

Örnek:

The implication of his words was that he didn't trust me.
Sözlerinin ima ettiği şey bana güvenmediğiydi.

fare

/fer/

(noun) ücret, tarife, yemek;

(verb) performans göstermek, gitmek

Örnek:

Bus fares have increased recently.
Otobüs ücretleri son zamanlarda arttı.

culminate

/ˈkʌl.mə.neɪt/

(verb) zirveye ulaşmak, sonuçlanmak

Örnek:

The tensions between the two countries culminated in war.
İki ülke arasındaki gerilimler savaşla sonuçlandı.

reverse

/rɪˈvɝːs/

(verb) geri gitmek, tersine çevirmek, iptal etmek;

(noun) ters, karşıt, geri;

(adjective) ters, geri

Örnek:

He had to reverse the car out of the narrow driveway.
Dar yoldan arabayı geri geri çıkarmak zorunda kaldı.

stall

/stɑːl/

(noun) tezgah, stant, ahır bölmesi;

(verb) durmak, oyalamak, stop etmek

Örnek:

She set up a fruit stall at the farmer's market.
Çiftçi pazarında bir meyve tezgahı kurdu.

retard

/rɪˈtɑːrd/

(verb) geciktirmek, engellemek

Örnek:

Lack of funding will retard the project's completion.
Finansman eksikliği projenin tamamlanmasını geciktirecektir.

outbreak

/ˈaʊt.breɪk/

(noun) salgın, patlak verme, başlangıç

Örnek:

The sudden outbreak of the flu caught everyone by surprise.
Gribin ani salgını herkesi şaşırttı.

continuously

/kənˈtɪn.ju.əs.li/

(adverb) sürekli, aralıksız

Örnek:

The rain fell continuously for three days.
Yağmur üç gün aralıksız yağdı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren