Avatar of Vocabulary Set Ulaşım ve Seyahat Modları

Turizm Endüstrisi İçinde Ulaşım ve Seyahat Modları Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Turizm Endüstrisi' içinde 'Ulaşım ve Seyahat Modları' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

vehicle

/ˈviː.ə.kəl/

(noun) araç, vasıta, yol

Örnek:

The police stopped the vehicle for a routine check.
Polis, rutin kontrol için aracı durdurdu.

transportation

/ˌtræn.spɚˈteɪ.ʃən/

(noun) ulaşım, taşıma

Örnek:

Public transportation is essential for city residents.
Toplu taşıma şehir sakinleri için çok önemlidir.

public transport

/ˌpʌb.lɪk ˈtræn.spɔːrt/

(noun) toplu taşıma

Örnek:

I usually take public transport to work.
İşe genellikle toplu taşıma ile giderim.

bus

/bʌs/

(noun) otobüs;

(verb) otobüsle taşımak

Örnek:

I take the bus to work every day.
Her gün işe otobüsle gidiyorum.

train

/treɪn/

(noun) tren, kuyruk, etek;

(verb) eğitmek, antrenman yapmak, egzersiz yapmak

Örnek:

The train arrived at the station on time.
Tren istasyona zamanında vardı.

subway

/ˈsʌb.weɪ/

(noun) metro, yeraltı treni, alt geçit

Örnek:

I take the subway to work every day.
Her gün işe metroyla gidiyorum.

tram

/træm/

(noun) tramvay

Örnek:

We took the tram to the city center.
Şehir merkezine tramvayla gittik.

taxi

/ˈtæk.si/

(noun) taksi;

(verb) taksiyle gitmek, taksi yapmak (uçak)

Örnek:

Let's take a taxi to the airport.
Havaalanına taksi tutalım.

car

/kɑːr/

(noun) araba, otomobil, vagon

Örnek:

He bought a new car last week.
Geçen hafta yeni bir araba aldı.

bicycle

/ˈbaɪ.sə.kəl/

(noun) bisiklet;

(verb) bisiklete binmek

Örnek:

He rode his bicycle to work every day.
Her gün işe bisikletiyle giderdi.

motorcycle

/ˈmoʊ.t̬ɚˌsaɪ.kəl/

(noun) motosiklet;

(verb) motosiklet sürmek

Örnek:

He rode his motorcycle down the open road.
Motosikletiyle açık yolda sürdü.

scooter

/ˈskuː.t̬ɚ/

(noun) scooter, motosiklet, çocuk scooter'ı

Örnek:

He rode his scooter to work every day.
Her gün işe scooter'ıyla gidiyordu.

van

/væn/

(noun) minibüs, kamyonet, öncü

Örnek:

The delivery driver loaded the boxes into the van.
Teslimat şoförü kutuları kamyonete yükledi.

truck

/trʌk/

(noun) kamyon, tır, el arabası;

(verb) kamyonla taşımak, nakletmek

Örnek:

The delivery truck arrived late.
Teslimat kamyonu geç geldi.

ambulance

/ˈæm.bjə.ləns/

(noun) ambulans

Örnek:

The ambulance arrived quickly at the scene of the accident.
Ambulans kaza yerine hızla ulaştı.

fire truck

/ˈfaɪər trʌk/

(noun) itfaiye aracı, yangın kamyonu

Örnek:

The fire truck arrived quickly at the scene of the accident.
İtfaiye aracı kaza yerine hızla ulaştı.

police car

/pəˈliːs kɑːr/

(noun) polis arabası, devriye arabası

Örnek:

The police car sped down the street with its sirens wailing.
Polis arabası sirenleri çalarak caddede hızla ilerledi.

helicopter

/ˈhel.əˌkɑːp.tɚ/

(noun) helikopter;

(verb) helikopterle gitmek, helikopterle taşımak

Örnek:

The helicopter landed on the helipad.
Helikopter helikopter pistine indi.

airplane

/ˈer.pleɪn/

(noun) uçak

Örnek:

The airplane took off smoothly from the runway.
Uçak pistten sorunsuz bir şekilde havalandı.

boat

/boʊt/

(noun) tekne, sandal;

(verb) tekneyle gitmek, kayıkla gezmek

Örnek:

We took a small boat out on the lake.
Göle küçük bir tekne ile çıktık.

ferry

/ˈfer.i/

(noun) feribot, vapur;

(verb) taşımak, geçirmek

Örnek:

We took the ferry across the lake.
Gölü geçmek için feribota bindik.

cruise ship

/ˈkruːz ˌʃɪp/

(noun) gezi gemisi, kruvaziyer

Örnek:

They booked a seven-day trip on a luxury cruise ship.
Lüks bir gezi gemisiyle yedi günlük bir gezi rezervasyonu yaptılar.

yacht

/jɑːt/

(noun) yat;

(verb) yatla gezmek, yatçılık yapmak

Örnek:

They sailed their new yacht across the Mediterranean.
Yeni yatlarıyla Akdeniz'i geçtiler.

pedestrian

/pəˈdes.tri.ən/

(noun) yaya;

(adjective) sıradan, sıkıcı, basit

Örnek:

The traffic light turned red, allowing pedestrians to cross.
Trafik ışığı kırmızıya döndü, yayaların geçmesine izin verdi.

driver

/ˈdraɪ.vɚ/

(noun) sürücü, şoför, driver

Örnek:

The bus driver announced the next stop.
Otobüs şoförü bir sonraki durağı anons etti.

passenger

/ˈpæs.ən.dʒɚ/

(noun) yolcu

Örnek:

The bus was full of passengers.
Otobüs yolcularla doluydu.

traffic

/ˈtræf.ɪk/

(noun) trafik, seyir, ticaret;

(verb) ticaret yapmak, kaçakçılık yapmak

Örnek:

The morning traffic was heavy on the highway.
Sabah trafiği otoyolda yoğundu.

traffic jam

/ˈtræf.ɪk ˌdʒæm/

(noun) trafik sıkışıklığı, trafik tıkacı

Örnek:

I was stuck in a huge traffic jam for an hour.
Bir saat boyunca büyük bir trafik sıkışıklığında kaldım.

road

/roʊd/

(noun) yol, cadde, istikamet

Örnek:

The new road connects the two cities.
Yeni yol iki şehri birbirine bağlıyor.

highway

/ˈhaɪ.weɪ/

(noun) otoyol, karayolu

Örnek:

The new highway will reduce travel time between the two cities.
Yeni otoyol iki şehir arasındaki seyahat süresini azaltacak.

street

/striːt/

(noun) sokak, cadde, sokak sakinleri

Örnek:

The children were playing in the street.
Çocuklar sokakta oynuyordu.

avenue

/ˈæv.ə.nuː/

(noun) cadde, bulvar, yol

Örnek:

They live on a quiet tree-lined avenue.
Sakin, ağaçlarla çevrili bir caddede yaşıyorlar.

intersection

/ˌɪn.t̬ɚˈsek.ʃən/

(noun) kesişim, kavşak, yol ayrımı

Örnek:

The intersection of the two roads is a busy area.
İki yolun kesişimi yoğun bir alandır.

roundabout

/ˈraʊnd.ə.baʊt/

(noun) döner kavşak, göbek;

(adjective) dolaylı, dolambaçlı

Örnek:

Take the third exit at the roundabout.
Döner kavşaktan üçüncü çıkışı kullanın.

crosswalk

/ˈkrɑːs.wɑːk/

(noun) yaya geçidi, zebra geçidi

Örnek:

Always look both ways before crossing the crosswalk.
Yaya geçidini geçmeden önce her zaman iki yöne de bakın.

sidewalk

/ˈsaɪd.wɑːk/

(noun) kaldırım

Örnek:

Please walk on the sidewalk, not in the street.
Lütfen kaldırımda yürüyün, yolda değil.

bridge

/brɪdʒ/

(noun) köprü, burun köprüsü, bağlantı;

(verb) köprü kurmak, birleştirmek, kapatmak

Örnek:

The old stone bridge crosses the river.
Eski taş köprü nehri geçiyor.

tunnel

/ˈtʌn.əl/

(noun) tünel;

(verb) tünel kazmak, oymak

Örnek:

The train passed through a long tunnel.
Tren uzun bir tünelden geçti.

traffic light

/ˈtræf.ɪk ˌlaɪt/

(noun) trafik ışığı, sinyalizasyon

Örnek:

The car stopped at the traffic light.
Araba trafik ışığında durdu.

bus stop

/ˈbʌs stɑːp/

(noun) otobüs durağı

Örnek:

I'll meet you at the bus stop.
Seninle otobüs durağında buluşacağım.

train station

/ˈtreɪn ˌsteɪ.ʃən/

(noun) tren istasyonu, gar

Örnek:

We met at the train station before our trip.
Yolculuğumuzdan önce tren istasyonunda buluştuk.

airport

/ˈer.pɔːrt/

(noun) havalimanı, havaalanı

Örnek:

We arrived at the airport two hours before our flight.
Uçuşumuzdan iki saat önce havalimanına vardık.

harbor

/ˈhɑːr.bɚ/

(noun) liman, barınak, sığınak;

(verb) beslemek, barındırmak, sığınak sağlamak

Örnek:

The ships returned to harbor after the storm.
Fırtınadan sonra gemiler limana döndü.

parking lot

/ˈpɑːr.kɪŋ ˌlɑːt/

(noun) otopark

Örnek:

I left my car in the parking lot.
Arabamı otoparka bıraktım.

bike lane

/ˈbaɪk leɪn/

(noun) bisiklet şeridi, bisiklet yolu

Örnek:

Always ride your bicycle in the designated bike lane for safety.
Güvenliğiniz için bisikletinizi her zaman belirlenmiş bisiklet şeridinde sürün.

carpool

/ˈkɑːrˌpuːl/

(verb) ortak araç, ortak araç kullanmak;

(noun) ortak araç, ortak araç kullanmak

Örnek:

We decided to carpool to work to save on gas.
Benzinden tasarruf etmek için işe ortak araçla gitmeye karar verdik.

commute

/kəˈmjuːt/

(verb) gidip gelmek, işe gidip gelmek, hafifletmek;

(noun) işe gidiş geliş, yolculuk

Örnek:

He has to commute an hour to work every day.
Her gün işe bir saat gidip gelmek zorunda.

ticket

/ˈtɪk.ɪt/

(noun) bilet, ceza, trafik cezası;

(verb) ceza yazmak, para cezası kesmek

Örnek:

I bought a ticket for the concert.
Konser için bir bilet aldım.

fare

/fer/

(noun) ücret, tarife, yemek;

(verb) performans göstermek, gitmek

Örnek:

Bus fares have increased recently.
Otobüs ücretleri son zamanlarda arttı.

platform

/ˈplæt.fɔːrm/

(noun) platform, peron, program

Örnek:

The train arrived at platform 9.
Tren 9 numaralı perona geldi.

departure

/dɪˈpɑːr.tʃɚ/

(noun) kalkış, ayrılış, sapma

Örnek:

Our departure was delayed due to bad weather.
Kötü hava nedeniyle kalkışımız gecikti.

arrival

/əˈraɪ.vəl/

(noun) varış, geliş, gelen

Örnek:

We waited for their arrival at the airport.
Havaalanında onların varışını bekledik.

schedule

/ˈskedʒ.uːl/

(noun) program, takvim, çizelge;

(verb) planlamak, programlamak

Örnek:

I need to check my schedule for next week.
Gelecek haftanın programımı kontrol etmem gerekiyor.

timetable

/ˈtaɪmˌteɪ.bəl/

(noun) tarife, zaman çizelgesi;

(verb) zamanlamak, planlamak

Örnek:

The train's timetable was delayed due to bad weather.
Trenin tarifesi kötü hava nedeniyle gecikti.

delay

/dɪˈleɪ/

(verb) geciktirmek, ertelemek, tereddüt etmek;

(noun) gecikme, ertelemek

Örnek:

Traffic will delay your arrival.
Trafik varışınızı geciktirecektir.

transfer

/ˈtræns.fɝː/

(verb) aktarmak, transfer etmek, geçirmek;

(noun) aktarım, transfer, nakil

Örnek:

Please transfer the files to the new folder.
Lütfen dosyaları yeni klasöre aktarın.

route

/ruːt/

(noun) rota, güzergah;

(verb) yönlendirmek, göndermek

Örnek:

What's the best route to the airport?
Havaalanına en iyi rota nedir?

stop

/stɑːp/

(noun) durma, son, durak;

(verb) durdurmak, engellemek, durmak

Örnek:

The car came to a sudden stop.
Araba aniden durdu.

direction

/dɪˈrek.ʃən/

(noun) yön, yönetim, talimat

Örnek:

Which direction should we go?
Hangi yöne gitmeliyiz?

map

/mæp/

(noun) harita;

(verb) haritalamak, çizmek

Örnek:

We used a map to find our way through the city.
Şehirde yolumuzu bulmak için bir harita kullandık.

GPS

/ˌdʒiː.piːˈes/

(abbreviation) GPS, Küresel Konumlandırma Sistemi

Örnek:

My phone has a built-in GPS.
Telefonumda dahili GPS var.

congestion

/kənˈdʒes.tʃən/

(noun) tıkanıklık, yoğunluk, konjesyon

Örnek:

Traffic congestion is a major problem in big cities.
Trafik sıkışıklığı büyük şehirlerde önemli bir sorundur.

steering wheel

/ˈstɪrɪŋ wiːl/

(noun) direksiyon, direksiyon simidi

Örnek:

He gripped the steering wheel tightly as he navigated the winding road.
Virajlı yolda ilerlerken direksiyonu sıkıca kavradı.

seat belt

/ˈsiːt belt/

(noun) emniyet kemeri

Örnek:

Always fasten your seat belt before driving.
Sürüşten önce daima emniyet kemerinizi bağlayın.

speed limit

/ˈspiːd ˌlɪm.ɪt/

(noun) hız sınırı

Örnek:

The speed limit on this highway is 70 miles per hour.
Bu otoyoldaki hız sınırı saatte 70 mildir.

overtake

/ˌoʊ.vɚˈteɪk/

(verb) sollamak, geçmek, aşmak

Örnek:

The car quickly overtook the truck on the highway.
Araba otoyolda kamyonu hızla solladı.

merge

/mɝːdʒ/

(verb) birleşmek, kaynaşmak, birleştirmek

Örnek:

The two companies decided to merge.
İki şirket birleşmeye karar verdi.

lane

/leɪn/

(noun) şerit, yol, kulvar

Örnek:

The car turned into a narrow country lane.
Araba dar bir köy yoluna saptı.

turn

/tɝːn/

(verb) dönmek, çevirmek, yön değiştirmek;

(noun) dönüş, sıra

Örnek:

The Earth turns on its axis.
Dünya kendi ekseni etrafında döner.

u-turn

/ˈjuː.tɜːrn/

(noun) U dönüşü, U şeklinde dönüş, politika değişikliği;

(verb) U dönüşü yapmak, U şeklinde dönmek

Örnek:

The driver made a quick U-turn to go back the way he came.
Sürücü geldiği yöne geri dönmek için hızlı bir U dönüşü yaptı.

park

/pɑːrk/

(noun) park, koruma alanı;

(verb) park etmek

Örnek:

Let's go for a walk in the park.
Parkta yürüyüşe çıkalım.

reverse

/rɪˈvɝːs/

(verb) geri gitmek, tersine çevirmek, iptal etmek;

(noun) ters, karşıt, geri;

(adjective) ters, geri

Örnek:

He had to reverse the car out of the narrow driveway.
Dar yoldan arabayı geri geri çıkarmak zorunda kaldı.

horn

/hɔːrn/

(noun) boynuz, korna, düdük;

(verb) korna çalmak, düdük çalmak

Örnek:

The bull lowered its head and charged, its sharp horns aimed at the matador.
Boğa başını eğdi ve saldırdı, keskin boynuzları matadora doğruydu.

crossroad

/ˈkrɑːs.roʊd/

(noun) kavşak, yol ayrımı, dönüm noktası

Örnek:

We reached a crossroad and had to decide which way to go.
Bir kavşağa geldik ve hangi yoldan gideceğimize karar vermemiz gerekiyordu.

one-way

/ˈwʌn.weɪ/

(adjective) tek yönlü, tek gidiş, tek taraflı

Örnek:

This is a one-way street.
Bu tek yönlü bir cadde.

round trip

/ˈraʊnd trɪp/

(noun) gidiş dönüş, gidiş dönüş yolculuğu;

(adjective) gidiş dönüş

Örnek:

I bought a round trip ticket to New York.
New York'a gidiş dönüş bileti aldım.

flyover

/ˈflaɪˌoʊ.vɚ/

(noun) üst geçit, viyadük, uçuş gösterisi

Örnek:

The new flyover has significantly reduced traffic congestion.
Yeni üst geçit trafik sıkışıklığını önemli ölçüde azalttı.

underpass

/ˈʌn.dɚ.pæs/

(noun) alt geçit, tünel

Örnek:

The cyclist used the underpass to cross the busy highway safely.
Bisikletçi, yoğun otoyolu güvenle geçmek için alt geçidi kullandı.

zebra crossing

/ˈziː.brə ˌkrɔː.sɪŋ/

(noun) yaya geçidi, zebra geçidi

Örnek:

Always look both ways before crossing the zebra crossing.
Yaya geçidini geçmeden önce her zaman iki yöne de bakın.

bike sharing

/ˈbaɪk ˌʃerɪŋ/

(noun) bisiklet paylaşımı, bisiklet kiralama sistemi

Örnek:

Many cities have implemented bike sharing programs to reduce traffic congestion.
Birçok şehir, trafik sıkışıklığını azaltmak için bisiklet paylaşım programları uygulamıştır.

ride-sharing

/ˈraɪdˌʃerɪŋ/

(noun) araç paylaşımı, ortak sürüş

Örnek:

Many commuters use ride-sharing services to get to work.
Birçok yolcu işe gitmek için araç paylaşım hizmetlerini kullanıyor.

electric scooter

/ɪˈlɛktrɪk ˈskuːtər/

(noun) elektrikli scooter, e-scooter

Örnek:

He commutes to work on his electric scooter.
İşine elektrikli scooterı ile gidip geliyor.

Segway

/ˈseɡ.weɪ/

(trademark) Segway

Örnek:

Tourists often use a Segway to explore the city.
Turistler şehri keşfetmek için sık sık Segway kullanır.

monorail

/ˈmɑː.nə.reɪl/

(noun) monoray

Örnek:

The theme park features a futuristic monorail system.
Tema parkında fütüristik bir monoray sistemi bulunmaktadır.

cable car

/ˈkeɪ.bəl ˌkɑːr/

(noun) teleferik, kabinli teleferik

Örnek:

We took a cable car up to the top of the mountain for the scenic view.
Manzarayı görmek için dağın tepesine teleferikle çıktık.

ride-share

/ˈraɪdˌʃer/

(noun) araç paylaşımı, araç çağırma hizmeti

Örnek:

I used a ride-share app to get to the airport.
Havaalanına gitmek için bir araç paylaşım uygulaması kullandım.

e-bike

/ˈiː.baɪk/

(noun) e-bisiklet, elektrikli bisiklet

Örnek:

He commutes to work on his new e-bike.
İşine yeni e-bisikletiyle gidip geliyor.

carriage

/ˈker.ɪdʒ/

(noun) fayton, vagon, kompartıman

Örnek:

The royal family arrived in a magnificent horse-drawn carriage.
Kraliyet ailesi muhteşem bir atlı faytonla geldi.

rickshaw

/ˈrɪk.ʃɑː/

(noun) çekçek, rikşa

Örnek:

We took a rickshaw ride through the old city.
Eski şehri çekçek ile gezdik.

skateboard

/ˈskeɪt.bɔːrd/

(noun) kaykay;

(verb) kaykay yapmak

Örnek:

He rode his skateboard down the street.
Kaykayıyla caddeden aşağı kaydı.

commuting

/kəˈmjuː.t̬ɪŋ/

(noun) işe gidip gelme, ulaşım;

(verb) işe gidip gelen, seyahat eden

Örnek:

His daily commuting takes over an hour each way.
Günlük işe gidip gelmesi her yöne bir saatten fazla sürüyor.

public transportation

/ˌpʌb.lɪk træn.spɚˈteɪ.ʃən/

(noun) toplu taşıma

Örnek:

I usually take public transportation to work.
İşe genellikle toplu taşıma ile giderim.

rush hour

/ˈrʌʃ ˌaʊər/

(noun) yoğun saatler, iş çıkış saati

Örnek:

Try to avoid driving during rush hour if you can.
Mümkünse yoğun saatlerde araba kullanmaktan kaçının.

gridlock

/ˈɡrɪd.lɑːk/

(noun) trafik kilitlenmesi, trafik sıkışıklığı, çıkmaz;

(verb) kilitlenmeye neden olmak, trafik sıkışıklığına yol açmak

Örnek:

The accident caused complete gridlock on the highway.
Kaza, otoyolda tam bir trafik kilitlenmesine neden oldu.

subway station

/ˈsʌb.weɪ ˌsteɪ.ʃən/

(noun) metro istasyonu, yeraltı istasyonu

Örnek:

We met at the subway station entrance.
Metro istasyonu girişinde buluştuk.

taxi stand

/ˈtæk.si ˌstænd/

(noun) taksi durağı, taksi istasyonu

Örnek:

We found a taxi stand right outside the airport.
Havaalanının hemen dışında bir taksi durağı bulduk.

city center

/ˈsɪt.i ˌsen.tər/

(noun) şehir merkezi, kent merkezi

Örnek:

Let's meet at the city center for lunch.
Öğle yemeği için şehir merkezinde buluşalım.

downtown

/ˌdaʊnˈtaʊn/

(adverb) şehir merkezine, şehir merkezinde;

(noun) şehir merkezi, iş merkezi;

(adjective) şehir merkezine ait, merkezi

Örnek:

Let's go downtown for dinner tonight.
Bu akşam yemeğe şehir merkezine gidelim.

ring road

/rɪŋ roʊd/

(noun) çevre yolu, ring yolu

Örnek:

The new ring road will help ease traffic congestion in the city center.
Yeni çevre yolu, şehir merkezindeki trafik sıkışıklığını azaltmaya yardımcı olacak.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren