Avatar of Vocabulary Set B1 - P Harfi

Oxford 3000 - B1 İçinde B1 - P Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 3000 - B1' içinde 'B1 - P Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

pack

/pæk/

(noun) paket, sırt çantası, balya;

(verb) paketlemek, toplamak, doldurmak

Örnek:

He carried a large pack on his back.
Sırtında büyük bir paket taşıyordu.

package

/ˈpæk.ɪdʒ/

(noun) paket, koli, teklif;

(verb) paketlemek, ambalajlamak

Örnek:

The mailman delivered a large package.
Postacı büyük bir paket teslim etti.

painful

/ˈpeɪn.fəl/

(adjective) ağrılı, acı veren, acı verici

Örnek:

The injection was quite painful.
Enjeksiyon oldukça ağrılıydı.

pale

/peɪl/

(adjective) soluk, açık, solgun;

(verb) solmak, benzi atmak, sönük kalmak;

(noun) sınır, çit

Örnek:

She wore a dress of pale blue.
Soluk mavi bir elbise giymişti.

pan

/pæn/

(noun) tava, tencere, kap;

(verb) yerden yere vurmak, şiddetle eleştirmek, pan yapmak

Örnek:

Heat the oil in a large pan.
Yağı büyük bir tavada ısıtın.

participate

/pɑːrˈtɪs.ə.peɪt/

(verb) katılmak, iştirak etmek

Örnek:

Everyone is encouraged to participate in the discussion.
Herkesin tartışmaya katılması teşvik edilir.

particularly

/pɚˈtɪk.jə.lɚ.li/

(adverb) özellikle, bilhassa, hele

Örnek:

I'm not particularly fond of spicy food.
Özellikle baharatlı yiyecekleri sevmem.

pass

/pæs/

(verb) geçmek, pas vermek, sollamak;

(noun) geçme, başarı, geçiş kartı

Örnek:

A car passed us on the highway.
Bir araba otoyolda bizi geçti.

passion

/ˈpæʃ.ən/

(noun) tutku, ihtiras, heves

Örnek:

He spoke with great passion about his beliefs.
İnançları hakkında büyük bir tutkuyla konuştu.

path

/pæθ/

(noun) patika, yol, rota;

(verb) yol açmak, patika oluşturmak

Örnek:

We followed the narrow path through the woods.
Ormanın içindeki dar patikayı takip ettik.

payment

/ˈpeɪ.mənt/

(noun) ödeme, tahsilat, tutar

Örnek:

The payment is due by the end of the month.
Ödeme ay sonuna kadar yapılmalıdır.

peaceful

/ˈpiːs.fəl/

(adjective) huzurlu, barışçıl, şiddet karşıtı

Örnek:

The lake was calm and peaceful at dawn.
Şafakta göl sakin ve huzurluydu.

percentage

/pɚˈsen.t̬ɪdʒ/

(noun) yüzde, oran, pay

Örnek:

A high percentage of students passed the exam.
Öğrencilerin yüksek bir yüzdesi sınavı geçti.

perfectly

/ˈpɝː.fekt.li/

(adverb) kusursuzca, mükemmel bir şekilde, tamamen

Örnek:

The plan worked perfectly.
Plan kusursuz işledi.

performance

/pɚˈfɔːr.məns/

(noun) performans, icraat, gösteri

Örnek:

The performance of the new engine is impressive.
Yeni motorun performansı etkileyici.

personally

/ˈpɝː.sən.əl.i/

(adverb) şahsen, bizzat, bence

Örnek:

I'll deliver the message personally.
Mesajı şahsen ileteceğim.

persuade

/pɚˈsweɪd/

(verb) ikna etmek, razı etmek, inandırmak

Örnek:

She tried to persuade him to change his mind.
Onu fikrini değiştirmeye ikna etmeye çalıştı.

photographer

/fəˈtɑː.ɡrə.fɚ/

(noun) fotoğrafçı

Örnek:

The wedding photographer captured beautiful moments.
Düğün fotoğrafçısı güzel anları yakaladı.

photography

/fəˈtɑː.ɡrə.fi/

(noun) fotoğrafçılık

Örnek:

She is studying photography at art school.
Sanat okulunda fotoğrafçılık okuyor.

pin

/pɪn/

(noun) iğne, raptiye, pim;

(verb) iğnelemek, tutturmak, sabitlemek

Örnek:

She used a pin to hold the fabric in place.
Kumaşı yerinde tutmak için bir iğne kullandı.

pipe

/paɪp/

(noun) boru, kanal, pipo;

(verb) taşımak, pompalama, çalmak

Örnek:

The plumber fixed the leaking pipe under the sink.
Tesisatçı lavabonun altındaki sızdıran boruyu tamir etti.

place

/pleɪs/

(noun) yer, mekan, ev;

(verb) yerleştirmek, koymak, belirlemek

Örnek:

This is a good place to sit.
Burası oturmak için iyi bir yer.

planning

/ˈplæn.ɪŋ/

(noun) planlama, plan;

(verb) planlamak, tasarlamak

Örnek:

Effective planning is crucial for project success.
Etkili planlama proje başarısı için çok önemlidir.

pleasant

/ˈplez.ənt/

(adjective) hoş, keyifli, nazik

Örnek:

We had a very pleasant evening.
Çok keyifli bir akşam geçirdik.

pleasure

/ˈpleʒ.ɚ/

(noun) zevk, keyif, keyif veren şey;

(verb) memnun etmek, hoşnut etmek

Örnek:

She takes great pleasure in her work.
İşinden büyük keyif alıyor.

plenty

/ˈplen.t̬i/

(pronoun) bolca, yeterince;

(adverb) oldukça, fazlasıyla

Örnek:

We have plenty of time to finish the project.
Projeyi bitirmek için bolca zamanımız var.

plot

/plɑːt/

(noun) komplo, entrika, konu;

(verb) komplo kurmak, planlamak, çizmek

Örnek:

The police uncovered a plot to overthrow the government.
Polis, hükümeti devirme planını ortaya çıkardı.

plus

/plʌs/

(preposition) artı, ek olarak;

(noun) artı, avantaj;

(adverb) ayrıca, üstelik;

(adjective) artı, pozitif

Örnek:

Two plus two is four.
İki artı iki dört eder.

poem

/ˈpoʊ.əm/

(noun) şiir, nazım

Örnek:

She wrote a beautiful poem about nature.
Doğa hakkında güzel bir şiir yazdı.

poet

/ˈpoʊ.ət/

(noun) şair

Örnek:

William Shakespeare is considered one of the greatest poets in the English language.
William Shakespeare, İngiliz dilinin en büyük şairlerinden biri olarak kabul edilir.

poetry

/ˈpoʊ.ə.tri/

(noun) şiir, nazım, şiirsellik

Örnek:

She enjoys reading modern poetry.
Modern şiir okumayı sever.

point

/pɔɪnt/

(noun) uç, nokta, yer;

(verb) işaret etmek, göstermek, doğrultmak

Örnek:

The point of the knife was very sharp.
Bıçağın ucu çok keskin.

poison

/ˈpɔɪ.zən/

(noun) zehir;

(verb) zehirlemek, zarar vermek

Örnek:

The detective suspected the victim was killed by poison.
Dedektif, kurbanın zehirle öldürüldüğünden şüpheleniyordu.

poisonous

/ˈpɔɪ.zən.əs/

(adjective) zehirli, kötü niyetli

Örnek:

Be careful, some mushrooms are highly poisonous.
Dikkatli ol, bazı mantarlar çok zehirli.

policy

/ˈpɑː.lə.si/

(noun) politika, ilke, poliçe

Örnek:

The company has a strict policy against harassment.
Şirketin tacize karşı katı bir politikası var.

political

/pəˈlɪt̬.ə.kəl/

(adjective) siyasi

Örnek:

The current political climate is very tense.
Mevcut siyasi iklim çok gergin.

politician

/ˌpɑː.ləˈtɪʃ.ən/

(noun) siyasetçi

Örnek:

The politician promised to lower taxes if elected.
Siyasetçi, seçilirse vergileri düşüreceğini vaat etti.

politics

/ˈpɑː.lə.tɪks/

(noun) siyaset, iç siyaset, güç oyunları

Örnek:

She has always been interested in politics.
Her zaman siyasetle ilgilenmiştir.

port

/pɔːrt/

(noun) liman, porto şarabı, iskele;

(verb) taşımak, desteklemek, iskele tarafına çevirmek

Örnek:

The ship arrived at the port early in the morning.
Gemi sabah erken saatlerde limana vardı.

portrait

/ˈpɔːr.trɪt/

(noun) portre, tasvir, betimleme

Örnek:

She commissioned an artist to paint a portrait of her daughter.
Kızının portresini çizmesi için bir sanatçıya sipariş verdi.

possibly

/ˈpɑː.sə.bli/

(adverb) muhtemelen, belki

Örnek:

I'll possibly be home late tonight.
Bu gece muhtemelen eve geç geleceğim.

pot

/pɑːt/

(noun) tencere, saksı, kap;

(verb) saksıya dikmek, tencereye koymak, cebe sokmak

Örnek:

She put the flowers in a beautiful clay pot.
Çiçekleri güzel bir kil saksıya koydu.

pour

/pɔːr/

(verb) akmak, boşalmak, dökmek;

(noun) akış, yağış

Örnek:

Water poured from the broken pipe.
Kırık borudan su boşaldı.

poverty

/ˈpɑː.vɚ.t̬i/

(noun) yoksulluk, fakirlik, eksiklik

Örnek:

Many families in the region live in extreme poverty.
Bölgedeki birçok aile aşırı yoksulluk içinde yaşıyor.

powder

/ˈpaʊ.dɚ/

(noun) toz, pudra, makyaj pudrası;

(verb) pudralamak, tozlamak

Örnek:

The baker dusted the cake with a fine layer of powder.
Fırıncı pastayı ince bir toz tabakasıyla kapladı.

powerful

/ˈpaʊ.ɚ.fəl/

(adjective) güçlü, kuvvetli, etkili

Örnek:

He delivered a powerful speech that moved the audience.
Dinleyicileri etkileyen güçlü bir konuşma yaptı.

practical

/ˈpræk.tɪ.kəl/

(adjective) pratik, kullanışlı, gerçekçi

Örnek:

He has a lot of practical experience in engineering.
Mühendislikte çok fazla pratik deneyimi var.

pray

/preɪ/

(verb) dua etmek, ummak, dilemek

Örnek:

She knelt down to pray for guidance.
Rehberlik için dua etmek üzere diz çöktü.

prayer

/prer/

(noun) dua, dilek, arzu

Örnek:

She knelt down in silent prayer.
Sessiz bir dua ile diz çöktü.

prediction

/prɪˈdɪk.ʃən/

(noun) tahmin, öngörü

Örnek:

His prediction about the election results was surprisingly accurate.
Seçim sonuçları hakkındaki tahmini şaşırtıcı derecede doğruydu.

prepared

/prɪˈperd/

(adjective) hazırlanmış, hazır, hazırlıklı;

(past participle) hazırlamak, pişirmek;

(verb) kendini hazırlamak

Örnek:

The meal was carefully prepared.
Yemek özenle hazırlandı.

presentation

/ˌprez.ənˈteɪ.ʃən/

(noun) sunum, takdim, takdim şekli

Örnek:

The sales team prepared a compelling presentation for the new client.
Satış ekibi yeni müşteri için ikna edici bir sunum hazırladı.

press

/pres/

(verb) basmak, preslemek, ütülemek;

(noun) basın, medya, pres

Örnek:

Press the button to start the machine.
Makineyi başlatmak için düğmeye basın.

pressure

/ˈpreʃ.ɚ/

(noun) basınç, tazyik, baskı;

(verb) baskı yapmak, zorlamak

Örnek:

The deep sea diver experienced immense pressure.
Derin deniz dalgıcı muazzam bir basınç yaşadı.

pretend

/prɪˈtend/

(verb) gibi yapmak, numara yapmak, iddia etmek

Örnek:

He likes to pretend he's a superhero.
Süper kahramanmış gibi davranmayı sever.

previous

/ˈpriː.vi.əs/

(adjective) önceki, evvelki

Örnek:

The previous owner of the house was a musician.
Evin önceki sahibi bir müzisyendi.

previously

/ˈpriː.vi.əs.li/

(adverb) önceden, daha önce

Örnek:

She had previously worked as a teacher.
Daha önce öğretmen olarak çalışmıştı.

priest

/priːst/

(noun) rahip, din adamı, papaz

Örnek:

The Buddhist priest chanted prayers at the temple.
Budist rahip tapınakta dualar okudu.

primary

/ˈpraɪ.mer.i/

(adjective) birincil, ana, ilk;

(noun) ön seçim, birincil seçim

Örnek:

The primary goal is to reduce costs.
Birincil hedef maliyetleri düşürmektir.

prince

/prɪns/

(noun) prens, hükümdar

Örnek:

The prince married a commoner.
Prens bir halktan biriyle evlendi.

princess

/prɪnˈses/

(noun) prenses, şımarık kız

Örnek:

The young princess was known for her kindness.
Genç prenses nezaketiyle tanınıyordu.

printing

/ˈprɪn.t̬ɪŋ/

(noun) baskı, matbaacılık, yazı

Örnek:

The company specializes in high-quality book printing.
Şirket, yüksek kaliteli kitap baskısı konusunda uzmanlaşmıştır.

prisoner

/ˈprɪz.ən.ɚ/

(noun) mahkum, tutuklu, savaş esiri

Örnek:

The prisoner attempted to escape from the maximum-security facility.
Mahkum, yüksek güvenlikli tesisten kaçmaya çalıştı.

private

/ˈpraɪ.vət/

(adjective) özel, kişisel, devlet dışı;

(noun) er, asker

Örnek:

This is a private beach, not open to the public.
Burası halka açık olmayan özel bir plajdır.

producer

/prəˈduː.sɚ/

(noun) yapımcı, üretici, üretici (biyoloji)

Örnek:

The film's producer announced the casting of the lead role.
Filmin yapımcısı başrol oyuncusunun seçildiğini duyurdu.

production

/prəˈdʌk.ʃən/

(noun) üretim, imalat, prodüksiyon

Örnek:

The factory increased its production of cars.
Fabrika araba üretimini artırdı.

profession

/prəˈfeʃ.ən/

(noun) meslek, uzmanlık, beyan

Örnek:

Teaching is a noble profession.
Öğretmenlik asil bir meslektir.

profit

/ˈprɑː.fɪt/

(noun) kar, kazanç, fayda;

(verb) kar etmek, kazanç sağlamak, fayda sağlamak

Örnek:

The company reported a significant profit this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir kar bildirdi.

program

/ˈproʊ.ɡræm/

(noun) program, plan, yayın;

(verb) programlamak, ayarlamak, planlamak

Örnek:

I wrote a simple program to calculate my expenses.
Harcamalarımı hesaplamak için basit bir program yazdım.

promote

/prəˈmoʊt/

(verb) teşvik etmek, desteklemek, terfi ettirmek

Örnek:

The organization works to promote peace and understanding.
Kuruluş barışı ve anlayışı teşvik etmek için çalışıyor.

proper

/ˈprɑː.pɚ/

(adjective) düzgün, gerçek, doğru;

(adverb) tamamen, gerçekten

Örnek:

We didn't have a proper conversation.
Düzgün bir sohbetimiz olmadı.

properly

/ˈprɑː.pɚ.li/

(adverb) doğru bir şekilde, uygun şekilde, düzgünce

Örnek:

Make sure you install the software properly.
Yazılımı doğru bir şekilde kurduğunuzdan emin olun.

property

/ˈprɑː.pɚ.t̬i/

(noun) mülk, mal, gayrimenkul

Örnek:

The house is my personal property.
Ev benim kişisel mülküm.

protest

/ˈproʊ.test/

(noun) protesto, itiraz;

(verb) protesto etmek, itiraz etmek

Örnek:

The students organized a protest against the tuition hike.
Öğrenciler öğrenim ücreti zammına karşı bir protesto düzenledi.

proud

/praʊd/

(adjective) gururlu, övünen, kibirli

Örnek:

She was very proud of her son's academic achievements.
Oğlunun akademik başarılarıyla çok gurur duyuyordu.

prove

/pruːv/

(verb) kanıtlamak, ispatlamak, çıkmak

Örnek:

Can you prove your innocence?
Masumiyetinizi kanıtlayabilir misiniz?

pull

/pʊl/

(verb) çekmek, sürüklemek, çıkarmak;

(noun) çekme, çekiş, etki

Örnek:

She tried to pull the heavy door open.
Ağır kapıyı çekerek açmaya çalıştı.

punish

/ˈpʌn.ɪʃ/

(verb) cezalandırmak, ceza vermek, yıpratmak

Örnek:

The court decided to punish him for his crimes.
Mahkeme, suçlarından dolayı onu cezalandırmaya karar verdi.

punishment

/ˈpʌn.ɪʃ.mənt/

(noun) ceza, cezalandırma

Örnek:

The criminal received a severe punishment for his crimes.
Suçlu, işlediği suçlardan dolayı ağır bir ceza aldı.

push

/pʊʃ/

(verb) itmek, ilerlemek, baskı yapmak;

(noun) itme, baskı, çaba

Örnek:

She tried to push the heavy door open.
Ağır kapıyı iterek açmaya çalıştı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren