Avatar of Vocabulary Set A1 - B Harfi

Oxford 3000 - A1 İçinde A1 - B Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 3000 - A1' içinde 'A1 - B Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

baby

/ˈbeɪ.bi/

(noun) bebek, yeni doğan, bebeğim;

(verb) şımartmak, bebek gibi davranmak;

(adjective) mini, küçük

Örnek:

The new parents were overjoyed with their healthy baby.
Yeni ebeveynler sağlıklı bebekleriyle çok sevinçliydi.

back

/bæk/

(noun) sırt, arka, geri;

(adverb) geri, arkaya, tekrar;

(adjective) arka;

(verb) geri gitmek, desteklemek, arka çıkmak

Örnek:

He lay on his back, looking up at the stars.
Sırtüstü uzanmış, yıldızlara bakıyordu.

bad

/bæd/

(adjective) kötü, hoş olmayan, ciddi;

(adverb) kötü

Örnek:

The food at that restaurant was really bad.
O restorandaki yemek gerçekten kötüydü.

bag

/bæɡ/

(noun) çanta, torba, tarz;

(verb) poşetlemek, çantaya koymak, kapmak

Örnek:

She packed her clothes in a large travel bag.
Kıyafetlerini büyük bir seyahat çantasına koydu.

ball

/bɑːl/

(noun) top, balo, danslı parti;

(verb) top haline getirmek, yumruk yapmak

Örnek:

The children were playing with a red ball in the park.
Çocuklar parkta kırmızı bir topla oynuyorlardı.

banana

/bəˈnæn.ə/

(noun) muz

Örnek:

She peeled a banana and ate it.
Bir muz soyup yedi.

band

/bænd/

(noun) grup, bant, şerit;

(verb) bantlamak, sarmak, birleşmek

Örnek:

The band played all their greatest hits.
Grup tüm en büyük hitlerini çaldı.

bank

/bæŋk/

(noun) banka, bank, yamaç;

(verb) yatırmak, bankaya koymak, biriktirmek

Örnek:

I need to go to the bank to deposit a check.
Çek yatırmak için bankaya gitmem gerekiyor.

bath

/bæθ/

(noun) banyo, küvet;

(verb) yıkamak, banyo yaptırmak

Örnek:

I'm going to take a warm bath to relax.
Rahatlamak için sıcak bir banyo yapacağım.

bathroom

/ˈbæθ.ruːm/

(noun) banyo, tuvalet

Örnek:

I need to use the bathroom.
Tuvaleti kullanmam gerekiyor.

be

/biː/

(verb) olmak, var olmak, edilmek;

(noun) varlık, canlı

Örnek:

I think, therefore I am.
Düşünüyorum, öyleyse varım.

beach

/biːtʃ/

(noun) plaj, sahil;

(verb) karaya oturtmak, sahile çekmek

Örnek:

We spent the day relaxing on the beach.
Günü plajda dinlenerek geçirdik.

beautiful

/ˈbjuː.t̬ə.fəl/

(adjective) güzel, harika

Örnek:

She wore a beautiful dress to the party.
Partiye güzel bir elbise giydi.

because

/bɪˈkʌz/

(conjunction) çünkü, zira

Örnek:

She succeeded because she worked hard.
Çok çalıştığı için başarılı oldu.

become

/bɪˈkʌm/

(verb) olmak, yakışmak, uymak

Örnek:

She became a doctor after years of study.
Yıllarca süren eğitimin ardından doktor oldu.

bed

/bed/

(noun) yatak, taban, kasa;

(verb) yatırmak, ekmek, dikmek

Örnek:

I'm so tired, I just want to go to bed.
Çok yorgunum, sadece yatağa gitmek istiyorum.

bedroom

/ˈbed.ruːm/

(noun) yatak odası

Örnek:

My bedroom has a large window overlooking the garden.
Yatak odamda bahçeye bakan büyük bir pencere var.

beer

/bɪr/

(noun) bira

Örnek:

He ordered a pint of beer at the pub.
Barda bir pint bira sipariş etti.

before

/bɪˈfɔːr/

(preposition) önce, önünde;

(adverb) daha önce, önceden;

(conjunction) -den önce

Örnek:

Always wash your hands before eating.
Yemekten önce her zaman ellerinizi yıkayın.

begin

/bɪˈɡɪn/

(verb) başlamak, girişmek, kaynaklanmak

Örnek:

The meeting will begin at 9 AM.
Toplantı sabah 9'da başlayacak.

beginning

/bɪˈɡɪn.ɪŋ/

(noun) başlangıç, ilk, ilk kısım

Örnek:

The beginning of the movie was slow, but it got better.
Filmin başlangıcı yavaştı ama sonra düzeldi.

behind

/bɪˈhaɪnd/

(preposition) arkasında, destekleyen;

(adverb) arkada, geride, gecikmiş;

(adjective) geride, daha az başarılı

Örnek:

The dog was hiding behind the couch.
Köpek kanepenin arkasında saklanıyordu.

believe

/bɪˈliːv/

(verb) inanmak

Örnek:

I believe that he is telling the truth.
Onun doğruyu söylediğine inanıyorum.

below

/bɪˈloʊ/

(preposition) altında, aşağıda, alt kısımda;

(adverb) aşağıda, alt kısımda

Örnek:

The sun disappeared below the horizon.
Güneş ufkun altında kayboldu.

best

/best/

(adjective) en iyi;

(adverb) en iyi;

(noun) en iyi;

(verb) yenmek, geçmek

Örnek:

This is the best coffee I've ever tasted.
Bu, şimdiye kadar tattığım en iyi kahve.

better

/ˈbet̬.ɚ/

(adjective) daha iyi;

(adverb) daha iyi;

(verb) iyileştirmek, geçmek;

(noun) üstünler, daha iyiler

Örnek:

This new model is much better than the old one.
Bu yeni model eskisinden çok daha iyi.

between

/bɪˈtwiːn/

(preposition) arasında;

(adverb) arasında

Örnek:

The ball rolled between the two cars.
Top iki arabanın arasından yuvarlandı.

bicycle

/ˈbaɪ.sə.kəl/

(noun) bisiklet;

(verb) bisiklete binmek

Örnek:

He rode his bicycle to work every day.
Her gün işe bisikletiyle giderdi.

big

/bɪɡ/

(adjective) büyük, geniş, önemli;

(adverb) büyük, kibirli bir şekilde

Örnek:

He lives in a big house.
Büyük bir evde yaşıyor.

bike

/baɪk/

(noun) bisiklet, motosiklet;

(verb) bisiklete binmek, motosiklet sürmek

Örnek:

I ride my bike to work every day.
Her gün işe bisikletimle gidiyorum.

bill

/bɪl/

(noun) fatura, hesap, yasa tasarısı;

(verb) fatura kesmek, hesap çıkarmak, tanıtmak

Örnek:

Can I have the bill, please?
Hesabı alabilir miyim, lütfen?

bird

/bɝːd/

(noun) kuş, kız, kadın;

(verb) orta parmağını göstermek

Örnek:

The little bird sang sweetly on the branch.
Küçük kuş dalda tatlı tatlı şarkı söyledi.

birthday

/ˈbɝːθ.deɪ/

(noun) doğum günü

Örnek:

Happy birthday!
Doğum günün kutlu olsun!

black

/blæk/

(adjective) siyah, Afrikalı, kötü;

(noun) siyah, Afrika kökenli kişi;

(verb) karartmak, siyahlaştırmak

Örnek:

She wore a simple black dress to the party.
Partiye sade bir siyah elbise giydi.

blog

/blɑːɡ/

(noun) blog;

(verb) blog yazmak

Örnek:

She writes a popular travel blog.
Popüler bir seyahat blogu yazıyor.

blonde

/blɑːnd/

(noun) sarışın;

(adjective) sarışın

Örnek:

The actress is a natural blonde.
Aktris doğal bir sarışın.

blue

/bluː/

(adjective) mavi, hüzünlü, depresif;

(noun) mavi, hüzün, depresyon

Örnek:

The sky was a clear blue.
Gökyüzü berrak maviydi.

boat

/boʊt/

(noun) tekne, sandal;

(verb) tekneyle gitmek, kayıkla gezmek

Örnek:

We took a small boat out on the lake.
Göle küçük bir tekne ile çıktık.

body

/ˈbɑː.di/

(noun) vücut, beden, ana kısım

Örnek:

The human body is a complex system.
İnsan vücudu karmaşık bir sistemdir.

book

/bʊk/

(noun) kitap, defter, kayıt;

(verb) ayırtmak, rezervasyon yapmak, kaydetmek

Örnek:

I'm reading a fascinating book about ancient history.
Antik tarih hakkında büyüleyici bir kitap okuyorum.

boot

/buːt/

(noun) bot, çizme, bagaj;

(verb) tekmelemek, kovmak, başlatmak

Örnek:

She wore leather boots for hiking.
Yürüyüş için deri botlar giydi.

bored

/bɔːrd/

(adjective) sıkılmış, canı sıkkın

Örnek:

I'm so bored, there's nothing to do.
Çok sıkıldım, yapacak hiçbir şey yok.

boring

/ˈbɔː.rɪŋ/

(adjective) sıkıcı, monoton

Örnek:

The lecture was so boring that I almost fell asleep.
Ders o kadar sıkıcıydı ki neredeyse uyuyakalacaktım.

born

/bɔːrn/

(adjective) doğmuş, doğuştan, doğal;

(past participle) doğmuş, doğurmuş

Örnek:

She was born in a small town.
Küçük bir kasabada doğdu.

both

/boʊθ/

(determiner) her ikisi de, hem...hem de;

(pronoun) her ikisi de;

(conjunction) hem...hem de

Örnek:

Both of them are coming to the party.
İkisi de partiye geliyor.

bottle

/ˈbɑː.t̬əl/

(noun) şişe;

(verb) şişelemek, vazgeçmek, cesaretini kaybetmek

Örnek:

Please pass me the water bottle.
Lütfen su şişesini uzat.

box

/bɑːks/

(noun) kutu, sandık, bölme;

(verb) kutulamak, paketlemek, boks yapmak

Örnek:

He put the gift in a small box.
Hediyeyi küçük bir kutunun içine koydu.

boy

/bɔɪ/

(noun) erkek çocuk, oğlan, dostum;

(exclamation) vay canına, aman Tanrım

Örnek:

The little boy was playing with his toy car.
Küçük çocuk oyuncak arabasıyla oynuyordu.

boyfriend

/ˈbɔɪ.frend/

(noun) erkek arkadaş, sevgili

Örnek:

She introduced me to her new boyfriend.
Beni yeni erkek arkadaşıyla tanıştırdı.

bread

/bred/

(noun) ekmek, para, nakit;

(verb) ekmek kırıntılarına bulamak

Örnek:

She bought a loaf of bread from the bakery.
Fırından bir somun ekmek aldı.

break

/breɪk/

(verb) kırmak, parçalamak, kesmek;

(noun) mola, kesinti, kaçış

Örnek:

The glass will break if you drop it.
Düşürürsen cam kırılır.

breakfast

/ˈbrek.fəst/

(noun) kahvaltı;

(verb) kahvaltı yapmak

Örnek:

I usually have toast and coffee for breakfast.
Genellikle kahvaltıda tost ve kahve yerim.

bring

/brɪŋ/

(verb) getirmek, götürmek, neden olmak

Örnek:

Don't forget to bring your umbrella.
Şemsiyeni getirmeyi unutma.

brother

/ˈbrʌð.ɚ/

(noun) erkek kardeş, ağabey, kardeş

Örnek:

My older brother lives in New York.
Ağabeyim New York'ta yaşıyor.

brown

/braʊn/

(adjective) kahverengi;

(noun) kahverengi, kahverengi renk;

(verb) kahverengileştirmek, kızartmak

Örnek:

She has beautiful brown eyes.
Güzel kahverengi gözleri var.

build

/bɪld/

(verb) inşa etmek, kurmak, artmak;

(noun) yapı, vücut yapısı

Örnek:

They plan to build a new house next year.
Gelecek yıl yeni bir ev inşa etmeyi planlıyorlar.

building

/ˈbɪl.dɪŋ/

(noun) bina, yapı, inşaat

Örnek:

The new office building is very tall.
Yeni ofis binası çok yüksek.

bus

/bʌs/

(noun) otobüs;

(verb) otobüsle taşımak

Örnek:

I take the bus to work every day.
Her gün işe otobüsle gidiyorum.

business

/ˈbɪz.nɪs/

(noun) iş, ticaret, şirket

Örnek:

He started his own business last year.
Geçen yıl kendi işini kurdu.

busy

/ˈbɪz.i/

(adjective) meşgul, yoğun, karmaşık;

(verb) meşgul etmek, oyalamak

Örnek:

I'm too busy to talk right now.
Şu an konuşamayacak kadar meşgulüm.

but

/bʌt/

(conjunction) ama, fakat, başka;

(preposition) hariç, dışında;

(adverb) sadece, yalnızca;

(noun) ama, itiraz

Örnek:

He is small, but strong.
Küçük ama güçlü.

butter

/ˈbʌt̬.ɚ/

(noun) tereyağı;

(verb) tereyağlamak

Örnek:

Please pass the butter.
Lütfen tereyağını uzat.

buy

/baɪ/

(verb) satın almak, almak, inanmak;

(noun) satın alma, alışveriş

Örnek:

I want to buy a new car.
Yeni bir araba satın almak istiyorum.

by

/baɪ/

(preposition) ile, vasıtasıyla, tarafından;

(adverb) yanından, geçerek

Örnek:

He traveled by train.
Trenle seyahat etti.

bye

/baɪ/

(exclamation) güle güle, hoşça kal;

(noun) bay, seri başı

Örnek:

See you later, bye!
Sonra görüşürüz, güle güle!
Bu kelime setini Lingoland'da öğren