Avatar of Vocabulary Set Anlatıbilim

Edebiyat İçinde Anlatıbilim Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Edebiyat' içinde 'Anlatıbilim' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

bathos

/ˈbeɪ.θɑːs/

(noun) batos, yücelikten bayağılığa ani düşüş

Örnek:

The dramatic scene ended in bathos when the hero tripped over his own feet.
Dramatik sahne, kahramanın kendi ayaklarına takılmasıyla batosa dönüştü.

climax

/ˈklaɪ.mæks/

(noun) doruk noktası, zirve, klimaks;

(verb) doruk noktasına ulaşmak, zirveye çıkmak

Örnek:

The movie reached its climax with the final battle scene.
Film, son savaş sahnesiyle doruk noktasına ulaştı.

contrivance

/kənˈtraɪ.vəns/

(noun) icat, düzenek, hile

Örnek:

The elaborate clockwork was a marvel of mechanical contrivance.
Karmaşık saat mekanizması, mekanik bir icat harikasıydı.

denouement

/deɪˈnuː.mɑ̃ː/

(noun) sonuç, çözüm

Örnek:

The novel's denouement left readers with a sense of satisfaction.
Romanın sonu okuyucuları tatmin duygusuyla bıraktı.

deus ex machina

/ˌdeɪ.əs eks ˈmɑː.kɪ.nə/

(noun) deus ex machina, makineden tanrı

Örnek:

The sudden appearance of a long-lost relative with a fortune was a classic deus ex machina.
Uzun zamandır kayıp bir akrabanın bir servetle aniden ortaya çıkması klasik bir deus ex machina idi.

embellishment

/ɪmˈbel.ɪʃ.mənt/

(noun) süsleme, bezeme, güzelleştirme

Örnek:

The dress had intricate embroidery as an embellishment.
Elbise, süsleme olarak karmaşık nakışlara sahipti.

ending

/ˈen.dɪŋ/

(noun) son, bitiş, ek

Örnek:

The movie had a surprising ending.
Filmin şaşırtıcı bir sonu vardı.

eponym

/ˈep.ə.nɪm/

(noun) isim babası, eponim

Örnek:

Louis Pasteur is the eponym of pasteurization.
Louis Pasteur, pastörizasyonun isim babasıdır.

setting

/ˈset̬.ɪŋ/

(noun) mekan, ortam, ayarlama

Örnek:

The movie's setting was a remote island.
Filmin mekanı uzak bir adaydı.

cliffhanger

/ˈklɪfˌhæŋ.ɚ/

(noun) gerilim, merak uyandıran son

Örnek:

The movie ended on a real cliffhanger, leaving everyone wondering what would happen next.
Film gerçek bir gerilimle bitti, herkesin sonra ne olacağını merak etmesine neden oldu.

premise

/ˈprem.ɪs/

(noun) öncül, varsayım, tesis;

(verb) dayandırmak, temel almak

Örnek:

The argument was based on a false premise.
Argüman yanlış bir öncüle dayanıyordu.

theme

/θiːm/

(noun) tema, konu, melodi;

(verb) temalandırmak, tema vermek

Örnek:

The main theme of the novel is love and loss.
Romanın ana teması aşk ve kayıptır.

poetic license

/ˌpoʊ.ɪt.ɪk ˈlaɪ.səns/

(noun) sanatsal özgürlük, şiirsel lisans

Örnek:

The director took some poetic license with the historical events to make the film more dramatic.
Yönetmen, filmi daha dramatik hale getirmek için tarihi olaylarda biraz sanatsal özgürlük kullandı.

sequel

/ˈsiː.kwəl/

(noun) devam filmi, devam, sonuç

Örnek:

The movie is a sequel to last year's blockbuster hit.
Film, geçen yılki gişe rekorları kıran filmin bir devamıdır.

spoiler

/ˈspɔɪ.lɚ/

(noun) spoiler, rüzgarlık, keyif kaçıran

Örnek:

Please don't give away any spoilers for the new movie.
Lütfen yeni film için herhangi bir spoiler verme.

arc

/ɑːrk/

(noun) yay, kavis, elektrik arkı;

(verb) yay çizmek, kavis yapmak

Örnek:

The bridge has a beautiful arc.
Köprünün güzel bir yayı var.

storyline

/ˈstɔːr.i.laɪn/

(noun) konu, hikaye örgüsü

Örnek:

The movie had a compelling storyline that kept me engaged.
Filmin sürükleyici bir konusu vardı ve beni içine çekti.

stream of consciousness

/striːm əv ˈkɑn.ʃəs.nəs/

(noun) bilinç akışı

Örnek:

James Joyce's 'Ulysses' is a classic example of a novel written in the stream of consciousness style.
James Joyce'un 'Ulysses'i, bilinç akışı tarzında yazılmış bir romanın klasik bir örneğidir.

subplot

/ˈsʌb.plɑːt/

(noun) yan olay örgüsü, ikincil olay örgüsü

Örnek:

The romantic subplot added depth to the main story.
Romantik yan olay örgüsü ana hikayeye derinlik kattı.

swashbuckling

/ˈswɑːʃˌbʌk.lɪŋ/

(adjective) kılıç ustası, maceraperest, cesur

Örnek:

The movie featured a swashbuckling hero who saved the day.
Film, günü kurtaran kılıç ustası bir kahramanı konu alıyordu.

synopsis

/sɪˈnɑːp.sɪs/

(noun) özet, sinopsis

Örnek:

The movie's synopsis gave away too much of the plot.
Filmin özeti konuyu çok fazla ele verdi.

trope

/troʊp/

(noun) klişe, motif, mecaz

Örnek:

The 'chosen one' is a classic fantasy trope.
'Seçilmiş kişi' klasik bir fantezi klişesidir.

vignette

/vɪˈnjet/

(noun) vinyet, kısa tasvir, küçük sahne;

(verb) vinyetlemek, kenarları karartmak

Örnek:

The novel was filled with charming vignettes of Parisian life.
Roman, Paris yaşamından büyüleyici vinyetlerle doluydu.

writer's block

/ˈraɪ.t̬ɚz ˌblɑːk/

(noun) yazma engeli, yazar tıkanıklığı

Örnek:

She's been suffering from writer's block for weeks and can't finish her novel.
Haftalardır yazma engeli yaşıyor ve romanını bitiremiyor.

filler

/ˈfɪl.ɚ/

(noun) dolgu, dolgu malzemesi, doldurma

Örnek:

The dentist used a white filler to repair the tooth.
Diş hekimi dişi onarmak için beyaz bir dolgu kullandı.

flashback

/ˈflæʃ.bæk/

(noun) geri dönüş, anımsama, geçmişe dönüş sahnesi

Örnek:

The smell of smoke triggered a flashback to his time in the war.
Duman kokusu, savaş zamanına dair bir geri dönüş tetikledi.

kill off

/kɪl ɔf/

(phrasal verb) yok etmek, ortadan kaldırmak, bitirmek

Örnek:

The new pesticide was designed to kill off all the insects in the garden.
Yeni böcek ilacı bahçedeki tüm böcekleri yok etmek için tasarlandı.

longueur

/lɔ̃ˈɡɝː/

(noun) uzun ve sıkıcı bölüm, gereksiz uzatma

Örnek:

The film had several longueurs that made it drag.
Filmin birkaç uzun ve sıkıcı bölümü vardı, bu da onu sıkıcı hale getirdi.

love triangle

/ˈlʌv ˌtraɪ.æŋ.ɡəl/

(noun) aşk üçgeni

Örnek:

The movie's plot revolved around a classic love triangle.
Filmin konusu klasik bir aşk üçgeni etrafında dönüyordu.

MacGuffin

/məˈɡʌf.ɪn/

(noun) MacGuffin, konu tetikleyicisi

Örnek:

The stolen jewels served as the MacGuffin in the heist movie.
Çalınan mücevherler soygun filminde MacGuffin görevi gördü.

mythologize

/maɪˈθɑː.lə.dʒaɪz/

(verb) mitolojikleştirmek, efsaneleştirmek

Örnek:

The film tends to mythologize the historical figure, often overlooking his flaws.
Film, tarihi figürü mitolojikleştirme eğilimindedir, genellikle kusurlarını göz ardı eder.

narrate

/nəˈreɪt/

(verb) anlatmak, nakletmek

Örnek:

He decided to narrate his adventures in a book.
Maceralarını bir kitapta anlatmaya karar verdi.

narration

/nerˈeɪ.ʃən/

(noun) anlatım, hikaye etme, seslendirme

Örnek:

The documentary used a clear and concise narration to explain complex topics.
Belgesel, karmaşık konuları açıklamak için net ve özlü bir anlatım kullandı.

narrative

/ˈner.ə.t̬ɪv/

(noun) anlatı, hikaye, söylem;

(adjective) anlatısal, hikayesel

Örnek:

The novel has a compelling narrative.
Romanın sürükleyici bir anlatımı var.

pace

/peɪs/

(noun) adım, tempo, hız;

(verb) dolaşmak, adımlamak, adımlayarak ölçmek

Örnek:

He took a few paces forward.
Birkaç adım ileri attı.

personify

/pɚˈsɑː.nə.faɪ/

(verb) kişileştirmek, somutlaştırmak

Örnek:

Liberty is often personified as a woman with a torch.
Özgürlük genellikle elinde meşale tutan bir kadın olarak kişileştirilir.

plot

/plɑːt/

(noun) komplo, entrika, konu;

(verb) komplo kurmak, planlamak, çizmek

Örnek:

The police uncovered a plot to overthrow the government.
Polis, hükümeti devirme planını ortaya çıkardı.

plot hole

/ˈplɑːt hoʊl/

(noun) konu hatası, mantık hatası

Örnek:

Fans pointed out a major plot hole in the movie's ending.
Hayranlar filmin sonunda büyük bir konu hatasına dikkat çekti.

quibble

/ˈkwɪb.əl/

(noun) itiraz, bahane;

(verb) tartışmak, itiraz etmek

Örnek:

His only quibble was that the room was too small.
Tek itirazı odanın çok küçük olmasıydı.

red herring

/ˌred ˈher.ɪŋ/

(idiom) yanıltmaca, dikkat dağıtıcı şey

Örnek:

The detective realized the suspicious note was a red herring to throw them off the real trail.
Dedektif, şüpheli notun onları gerçek izden saptırmak için bir yanıltmaca olduğunu fark etti.

in medias res

/ɪn ˌmiːdiəs ˈreɪs/

(phrase) olayın ortasından, konunun ortasından

Örnek:

The novel begins in medias res, with the protagonist already in a desperate situation.
Roman olayın ortasından başlar, kahraman zaten çaresiz bir durumdadır.

poetic justice

/ˌpoʊˌet.ɪk ˈdʒʌs.tɪs/

(noun) ilahi adalet, hak yerini buldu

Örnek:

It was poetic justice when the corrupt politician was arrested for bribery.
Yolsuz politikacı rüşvetten tutuklandığında bu ilahi adaletti.

conflict

/ˈkɑːn.flɪkt/

(noun) çatışma, anlaşmazlık, uyuşmazlık;

(verb) çelişmek, çatışmak, uyuşmamak

Örnek:

There was a lot of conflict between the two brothers.
İki kardeş arasında çok fazla çatışma vardı.

dialogue

/ˈdaɪ.ə.lɑːɡ/

(noun) diyalog, konuşma, müzakere;

(verb) diyalog kurmak, tartışmak

Örnek:

The movie had excellent dialogue, making the characters feel real.
Filmin mükemmel diyalogları vardı, bu da karakterleri gerçekçi kılıyordu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren