Avatar of Vocabulary Set İnhibisyon

Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi İçinde İnhibisyon Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi' içinde 'İnhibisyon' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

encumber

/ɪnˈkʌm.bɚ/

(verb) engellemek, ayak bağı olmak, borca sokmak

Örnek:

She was encumbered by her heavy winter coat and boots.
Ağır kışlık paltosu ve botları yüzünden hareketleri kısıtlanmıştı.

impede

/ɪmˈpiːd/

(verb) engellemek, kösteklemek, geciktirmek

Örnek:

The dense fog impeded the rescue efforts.
Yoğun sis kurtarma çalışmalarını engelledi.

preclude

/prəˈkluːd/

(verb) engellemek, önlemek

Örnek:

The bad weather precluded us from going on the picnic.
Kötü hava, pikniğe gitmemizi engelledi.

attenuate

/əˈten.ju.eɪt/

(verb) zayıflatmak, azaltmak, genliği azaltmak;

(adjective) zayıflatılmış, attenüe

Örnek:

The vaccine helps to attenuate the severity of the disease.
Aşı, hastalığın şiddetini azaltmaya yardımcı olur.

curb

/kɝːb/

(noun) kısıtlama, engel, kaldırım;

(verb) kısıtlamak, dizginlemek, kontrol etmek

Örnek:

The government imposed a curb on spending.
Hükümet harcamalara bir kısıtlama getirdi.

inhibit

/ɪnˈhɪb.ɪt/

(verb) engellemek, kösteklemek, durdurmak

Örnek:

Fear can inhibit people from expressing their true feelings.
Korku, insanların gerçek duygularını ifade etmelerini engelleyebilir.

repulse

/rɪˈpʌls/

(verb) iğrendirmek, itici gelmek, püskürtmek;

(noun) püskürtme, reddetme

Örnek:

The smell of the rotting food repulsed her.
Çürüyen yemeğin kokusu onu iğrendirdi.

refute

/rɪˈfjuːt/

(verb) çürütmek, yalanlamak, inkar etmek

Örnek:

These claims have been refuted by the evidence.
Bu iddialar kanıtlarla çürütüldü.

rebut

/rɪˈbʌt/

(verb) çürütmek, yalanlamak

Örnek:

The lawyer attempted to rebut the witness's testimony with new evidence.
Avukat, yeni kanıtlarla tanığın ifadesini çürütmeye çalıştı.

disprove

/dɪˈspruːv/

(verb) çürütmek, yanlış olduğunu kanıtlamak

Örnek:

The new evidence helped to disprove the old theory.
Yeni kanıtlar eski teoriyi çürütmeye yardımcı oldu.

enervate

/ˈen.ɚ.veɪt/

(verb) halsiz bırakmak, gücünü kırmak;

(adjective) halsiz, bitkin

Örnek:

The intense heat of the desert sun can enervate even the strongest hikers.
Çöl güneşinin yoğun ısısı en güçlü yürüyüşçüleri bile halsiz bırakabilir.

thwart

/θwɔːrt/

(verb) boşa çıkarmak, engellemek;

(noun) oturak tahtası, gergi tahtası

Örnek:

The police managed to thwart the attempted robbery.
Polis, soygun girişimini boşa çıkarmayı başardı.

prevent

/prɪˈvent/

(verb) önlemek, engellemek, alıkoymak

Örnek:

The new policy aims to prevent fraud.
Yeni politika dolandırıcılığı önlemeyi amaçlıyor.

disorient

/dɪˈsɔːr.i.ən.t/

(verb) yönünü şaşırtmak, sersemletmek, kafasını karıştırmak

Örnek:

The thick fog began to disorient the hikers.
Yoğun sis yürüyüşçülerin yönünü şaşırtmaya başladı.

abandon

/əˈbæn.dən/

(verb) terk etmek, bırakmak, vazgeçmek;

(noun) coşku, pervasızlık

Örnek:

We had to abandon the car.
Arabayı terk etmek zorunda kaldık.

eliminate

/iˈlɪm.ə.neɪt/

(verb) ortadan kaldırmak, elemek, dışlamak

Örnek:

The company aims to eliminate waste from its production process.
Şirket, üretim sürecindeki atıkları ortadan kaldırmayı hedefliyor.

discard

/dɪˈskɑːrd/

(verb) atmak, elden çıkarmak;

(noun) hurda, atık

Örnek:

Please discard all empty containers in the recycling bin.
Lütfen tüm boş kapları geri dönüşüm kutusuna atın.

shun

/ʃʌn/

(verb) kaçınmak, uzak durmak, dışlamak

Örnek:

He was shunned by his colleagues after the scandal.
Skandal sonrası meslektaşları tarafından dışlandı.

elude

/iˈluːd/

(verb) kaçmak, atlatmak, sıyrılmak

Örnek:

The suspect managed to elude the police for several days.
Şüpheli, birkaç gün boyunca polisten kaçmayı başardı.

dodge

/dɑːdʒ/

(verb) kaçmak, atlatmak;

(noun) kaçış, sıyrılma

Örnek:

He had to dodge a car that swerved into his lane.
Şeridine giren bir arabadan kaçmak zorunda kaldı.

ostracize

/ˈɑː.strə.saɪz/

(verb) dışlamak, toplumdan sürmek

Örnek:

His colleagues started to ostracize him after he reported the fraud.
Dolandırıcılığı bildirdikten sonra meslektaşları onu dışlamaya başladı.

eschew

/esˈtʃuː/

(verb) kaçınmak, sakınmak

Örnek:

He decided to eschew all forms of meat and become a vegetarian.
Her türlü etten uzak durmaya ve vejetaryen olmaya karar verdi.

expel

/ɪkˈspel/

(verb) kovmak, sınır dışı etmek, dışarı atmak

Örnek:

The student was expelled from school for cheating.
Öğrenci kopya çektiği için okuldan atıldı.

repel

/rɪˈpel/

(verb) püskürtmek, kovmak, itmek

Örnek:

The army successfully repelled the enemy attack.
Ordu düşman saldırısını başarıyla püskürttü.

dispose

/dɪˈspoʊz/

(verb) elden çıkarmak, bertaraf etmek, yöneltmek

Örnek:

The company needs to dispose of its old equipment.
Şirket eski ekipmanlarını elden çıkarmalı.

counter

/ˈkaʊn.t̬ɚ/

(noun) tezgah, banko, sayaç;

(verb) karşı koymak, karşılık vermek;

(adjective) aykırı, karşıt;

(adverb) tersine, karşıt olarak

Örnek:

The cashier stood behind the counter.
Kasiyer tezgahın arkasında duruyordu.

eradicate

/ɪˈræd.ɪ.keɪt/

(verb) ortadan kaldırmak, kökünü kazımak

Örnek:

The disease was successfully eradicated worldwide.
Hastalık dünya çapında başarıyla ortadan kaldırıldı.

extinguish

/ɪkˈstɪŋ.ɡwɪʃ/

(verb) söndürmek, sonlandırmak, ortadan kaldırmak

Örnek:

Firefighters worked quickly to extinguish the blaze.
İtfaiyeciler yangını söndürmek için hızla çalıştı.

douse

/daʊs/

(verb) ıslatmak, suya boğmak, söndürmek

Örnek:

He doused the campfire with a bucket of water.
Kamp ateşini bir kova suyla sırılsıklam etti.

scourge

/skɝːdʒ/

(noun) kırbaç, kamçı, felaket;

(verb) kırbaçlamak, eziyet etmek, felakete uğratmak

Örnek:

The ancient Romans used a scourge for flogging.
Antik Romalılar kırbaçlamak için bir kırbaç kullanırlardı.

extirpate

/ˈek.stɚ.peɪt/

(verb) kökünü kazımak, yok etmek

Örnek:

The government is trying to extirpate corruption from the public sector.
Hükümet, kamu sektöründeki yolsuzluğu kökünden kazımaya çalışıyor.

detract from

/dɪˈtrækt frʌm/

(phrasal verb) azaltmak, değerini düşürmek

Örnek:

His rude comments detracted from the overall positive impression of the meeting.
Kaba yorumları toplantının genel olumlu izlenimini azalttı.

scrap

/skræp/

(noun) parça, kırıntı, hurda;

(verb) hurdaya ayırmak, iptal etmek, kavga etmek

Örnek:

There's not a scrap of evidence to support his claim.
İddiasını destekleyecek bir parça bile kanıt yok.

deter

/dɪˈtɝː/

(verb) caydırmak, vazgeçirmek, engellemek

Örnek:

The high cost of the program might deter some students from applying.
Programın yüksek maliyeti bazı öğrencileri başvurmaktan caydırabilir.

rid

/rɪd/

(verb) kurtulmak, temizlemek;

(adjective) kurtulmuş, temizlenmiş

Örnek:

We need to rid ourselves of these old habits.
Bu eski alışkanlıklardan kurtulmamız gerekiyor.

aggravate

/ˈæɡ.rə.veɪt/

(verb) şiddetlendirmek, kötüleştirmek, sinirlendirmek

Örnek:

The loud music began to aggravate his headache.
Yüksek sesli müzik baş ağrısını şiddetlendirmeye başladı.

retaliate

/rɪˈtæl.i.eɪt/

(verb) misilleme yapmak, intikam almak

Örnek:

The victims' families vowed to retaliate against the perpetrators.
Kurbanların aileleri faillere misilleme yapmaya yemin etti.

offset

/ˌɑːfˈset/

(noun) denge, telafi;

(verb) dengelemek, telafi etmek

Örnek:

The extra cost was an offset by the increased sales.
Ek maliyet, artan satışlarla dengelenmiştir.

annihilate

/əˈnaɪ.ə.leɪt/

(verb) yok etmek, imha etmek, bozguna uğratmak

Örnek:

The enemy army was completely annihilated in the final battle.
Düşman ordusu son savaşta tamamen yok edildi.

pre-emptive

/ˌpriːˈemp.tɪv/

(adjective) önleyici, önceden davranan

Örnek:

The military launched a pre-emptive strike to destroy the enemy's missiles.
Ordu, düşmanın füzelerini yok etmek için önleyici bir saldırı başlattı.

detrimental

/ˌdet.rəˈmen.t̬əl/

(adjective) zararlı, kötü

Örnek:

Smoking is detrimental to your health.
Sigara içmek sağlığınız için zararlıdır.

depredation

/ˌdep.rəˈdeɪ.ʃən/

(noun) yağma, tahrip, talancılık

Örnek:

The town suffered severe depredations during the war.
Şehir savaş sırasında ciddi yağmalara maruz kaldı.

extermination

/ɪkˌstɝː.məˈneɪ.ʃən/

(noun) itlaf, imha, yok etme

Örnek:

The government ordered the extermination of all rats in the city.
Hükümet şehirdeki tüm farelerin itlaf edilmesini emretti.

retardant

/rɪˈtɑːr.dənt/

(noun) geciktirici, engelleyici;

(adjective) geciktirici, yavaşlatıcı

Örnek:

The firefighters sprayed a chemical retardant on the burning forest.
İtfaiyeciler yanan ormana kimyasal bir geciktirici püskürttü.

nuisance

/ˈnuː.səns/

(noun) sıkıntı, rahatsızlık, baş belası

Örnek:

The noisy neighbors are a real nuisance.
Gürültülü komşular gerçek bir sıkıntı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren