Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - C1 - T Harfi

Oxford 5000 - C1 İçinde Oxford 5000 - C1 - T Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - C1' içinde 'Oxford 5000 - C1 - T Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

tackle

/ˈtæk.əl/

(verb) ele almak, mücadele etmek, müdahale;

(noun) donanım, takım, hücum hattı oyuncusu

Örnek:

The government is trying to tackle inflation.
Hükümet enflasyonla mücadele etmeye çalışıyor.

tactic

/ˈtæk.tɪk/

(noun) taktik, strateji, yöntem

Örnek:

The coach devised a new tactic for the upcoming game.
Antrenör, yaklaşan maç için yeni bir taktik geliştirdi.

tactical

/ˈtæk.tɪ.kəl/

(adjective) taktiksel, askeri, savaşla ilgili

Örnek:

The general made a brilliant tactical move.
General parlak bir taktik hamle yaptı.

taxpayer

/ˈtæksˌpeɪ.ɚ/

(noun) vergi mükellefi

Örnek:

The new policy aims to reduce the burden on the average taxpayer.
Yeni politika, ortalama vergi mükellefi üzerindeki yükü azaltmayı hedefliyor.

tempt

/tempt/

(verb) cezbetmek, ayartmak, baştan çıkarmak

Örnek:

The offer of a higher salary might tempt her to leave her current job.
Daha yüksek maaş teklifi onu mevcut işinden ayrılmaya ikna edebilir.

tenant

/ˈten.ənt/

(noun) kiracı, sakin

Örnek:

The tenant signed a one-year lease agreement.
Kiracı bir yıllık kira sözleşmesi imzaladı.

tender

/ˈten.dɚ/

(adjective) yumuşak, hassas, ağrılı;

(noun) teklif, ihale, filika;

(verb) sunmak, teklif etmek

Örnek:

The steak was perfectly cooked and very tender.
Biftek mükemmel pişmiş ve çok yumuşaktı.

tenure

/ˈten.jɚ/

(noun) görev süresi, hizmet süresi, kadro

Örnek:

During his tenure as CEO, the company's profits tripled.
CEO'luk görev süresi boyunca şirketin kârı üç katına çıktı.

terminal

/ˈtɝː.mə.nəl/

(adjective) terminal, son, ölümcül;

(noun) terminal, istasyon, uç

Örnek:

The bus arrived at the terminal station.
Otobüs terminal istasyonuna vardı.

terminate

/ˈtɝː.mə.neɪt/

(verb) sonlandırmak, bitirmek, işten çıkarmak

Örnek:

The company decided to terminate the contract.
Şirket sözleşmeyi feshetmeye karar verdi.

terrain

/təˈreɪn/

(noun) arazi, yeryüzü şekli

Örnek:

The mountainous terrain made hiking difficult.
Dağlık arazi yürüyüşü zorlaştırdı.

terrific

/təˈrɪf.ɪk/

(adjective) harika, mükemmel, korkunç

Örnek:

We had a terrific time at the party.
Partide harika zaman geçirdik.

testify

/ˈtes.tə.faɪ/

(verb) tanıklık etmek, şahitlik etmek, göstermek

Örnek:

She was called to testify in court.
Mahkemede tanıklık etmek üzere çağrıldı.

testimony

/ˈtes.tə.moʊ.ni/

(noun) ifade, tanıklık, kanıt

Örnek:

The witness gave compelling testimony in court.
Tanık mahkemede ikna edici ifade verdi.

texture

/ˈteks.tʃɚ/

(noun) doku, yapı, hissiyat;

(verb) doku vermek, yapılandırmak

Örnek:

The silk scarf had a smooth, soft texture.
İpek eşarbın pürüzsüz, yumuşak bir dokusu vardı.

thankfully

/ˈθæŋk.fəl.i/

(adverb) minnetle, şükranla, şükürler olsun ki

Örnek:

She accepted the gift thankfully.
Hediyeyi minnetle kabul etti.

theatrical

/θiˈæt.rɪ.kəl/

(adjective) tiyatral, tiyatroya ait, abartılı

Örnek:

The play had a strong theatrical performance.
Oyunun güçlü bir tiyatral performansı vardı.

theology

/θiˈɑː.lə.dʒi/

(noun) ilahiyat, teoloji

Örnek:

She is pursuing a degree in theology.
İlahiyat alanında bir derece peşinde.

theoretical

/ˌθiː.əˈret̬.ə.kəl/

(adjective) teorik

Örnek:

The course covers both theoretical and practical aspects of engineering.
Kurs, mühendisliğin hem teorik hem de pratik yönlerini kapsar.

thereafter

/ˌðerˈæf.tɚ/

(adverb) ondan sonra, sonradan

Örnek:

She graduated in 2005 and thereafter moved to London.
2005'te mezun oldu ve ondan sonra Londra'ya taşındı.

thereby

/ˌðerˈbaɪ/

(adverb) böylece, bu suretle

Örnek:

He passed his exams, thereby making his parents proud.
Sınavlarını geçti, böylece ailesini gururlandırdı.

thoughtful

/ˈθɑːt.fəl/

(adjective) düşünceli, nazik, dalmış

Örnek:

It was very thoughtful of you to send flowers.
Çiçek göndermen çok düşünceliydi.

thought-provoking

/ˈθɑːt.prəˌvoʊk.ɪŋ/

(adjective) düşündürücü, fikir verici

Örnek:

The documentary was incredibly thought-provoking, raising many questions about society.
Belgesel inanılmaz derecede düşündürücüydü, toplum hakkında birçok soru ortaya çıkardı.

thread

/θred/

(noun) iplik, tel, konu;

(verb) ipliğe geçirmek, geçirmek

Örnek:

She used a needle and thread to mend the torn shirt.
Yırtık gömleği dikmek için iğne ve iplik kullandı.

threshold

/ˈθreʃ.hoʊld/

(noun) eşik, sınır, başlangıç

Örnek:

He stumbled on the threshold as he entered the room.
Odaya girerken eşikte tökezledi.

thrilled

/θrɪld/

(adjective) çok heyecanlı, çok mutlu

Örnek:

She was thrilled to hear the good news.
İyi haberi duyduğuna çok sevindi.

thrive

/θraɪv/

(verb) gelişmek, serpilmek, başarılı olmak

Örnek:

The plants thrive in warm, sunny climates.
Bitkiler sıcak, güneşli iklimlerde gelişir.

tide

/taɪd/

(noun) gelgit, medcezir, dalga;

(verb) idare etmek, atlatmak

Örnek:

The tide is coming in, so the beach will soon be covered.
Gelgit geliyor, bu yüzden plaj yakında kapanacak.

tighten

/ˈtaɪ.tən/

(verb) sıkmak, gerginleştirmek, daraltmak

Örnek:

Please tighten the screws on this chair.
Lütfen bu sandalyenin vidalarını sıkın.

timber

/ˈtɪm.bɚ/

(noun) kereste, ağaç, ağaçlar;

(exclamation) kereste, ağaç düşüyor

Örnek:

The house was constructed from high-quality timber.
Ev yüksek kaliteli keresteden yapıldı.

timely

/ˈtaɪm.li/

(adjective) zamanında, yerinde;

(adverb) zamanında, yerinde

Örnek:

The doctor's timely intervention saved the patient's life.
Doktorun zamanında müdahalesi hastanın hayatını kurtardı.

tobacco

/təˈbæk.oʊ/

(noun) tütün

Örnek:

He lit a cigarette made of cured tobacco leaves.
Kurutulmuş tütün yapraklarından yapılmış bir sigara yaktı.

tolerance

/ˈtɑː.lɚ.əns/

(noun) hoşgörü, tolerans, dayanıklılık

Örnek:

Religious tolerance is essential for a peaceful society.
Dini hoşgörü barışçıl bir toplum için esastır.

tolerate

/ˈtɑː.lə.reɪt/

(verb) tahammül etmek, hoş görmek, katlanmak

Örnek:

She could not tolerate his constant complaining.
Onun sürekli şikayetlerini tolere edemiyordu.

toll

/toʊl/

(noun) geçiş ücreti, bedel, zarar;

(verb) çalmak, vurmak

Örnek:

The new bridge has a high toll.
Yeni köprünün yüksek bir geçiş ücreti var.

top

/tɑːp/

(noun) üst, tepe, bluz;

(adjective) üst, en üst, en iyi;

(verb) zirveye çıkmak, geçmek, kapatmak;

(adverb) üstte, yukarıda

Örnek:

He reached the top of the mountain.
Dağın tepesine ulaştı.

torture

/ˈtɔːr.tʃɚ/

(noun) işkence, eziyet;

(verb) işkence etmek

Örnek:

The prisoner was subjected to brutal torture.
Mahkum acımasız işkenceye maruz kaldı.

toss

/tɑːs/

(verb) atmak, fırlatmak, dönüp durmak;

(noun) atış, fırlatma

Örnek:

He tossed the ball to his dog.
Topu köpeğine attı.

total

/ˈtoʊ.t̬əl/

(noun) toplam, bütün;

(adjective) toplam, tam, bütün;

(verb) toplamı olmak, tutmak

Örnek:

The total cost of the trip was $500.
Gezinin toplam maliyeti 500 dolardı.

toxic

/ˈtɑːk.sɪk/

(adjective) zehirli, toksik, zararlı

Örnek:

The chemical waste is highly toxic.
Kimyasal atıklar oldukça zehirlidir.

trace

/treɪs/

(noun) iz, eser, belirti;

(verb) izini sürmek, bulmak, ortaya çıkarmak

Örnek:

The police found no trace of the suspect.
Polis, şüphelinin hiçbir izine rastlamadı.

trademark

/ˈtreɪd.mɑːrk/

(noun) ticari marka, marka;

(verb) ticari marka olarak tescil etmek, markalamak

Örnek:

The company registered its new logo as a trademark.
Şirket yeni logosunu ticari marka olarak tescil ettirdi.

trail

/treɪl/

(noun) patika, iz, eser;

(verb) takip etmek, izini sürmek, sürünmek

Örnek:

The hikers followed the narrow trail through the forest.
Yürüyüşçüler ormandaki dar patikayı takip ettiler.

trailer

/ˈtreɪ.lɚ/

(noun) treyler, römork, fragman

Örnek:

The truck pulled a long trailer filled with logs.
Kamyon, kütüklerle dolu uzun bir treyler çekiyordu.

transaction

/trænˈzæk.ʃən/

(noun) işlem, ticari anlaşma, yürütme

Örnek:

The bank processed the transaction quickly.
Banka işlemi hızlı bir şekilde gerçekleştirdi.

transcript

/ˈtræn.skrɪpt/

(noun) transkript, yazılı metin, akademik transkript

Örnek:

The lawyer requested a full transcript of the court proceedings.
Avukat, mahkeme tutanaklarının tam bir dökümünü talep etti.

transformation

/ˌtræns.fɚˈmeɪ.ʃən/

(noun) dönüşüm, değişim, çevrim

Örnek:

The city has undergone a complete transformation in the last decade.
Şehir son on yılda tam bir dönüşüm geçirdi.

transit

/ˈtræn.zɪt/

(noun) toplu taşıma, transit, geçiş;

(verb) geçmek, transit geçmek

Örnek:

Public transit is essential for urban mobility.
Toplu taşıma kentsel hareketlilik için elzemdir.

transmission

/trænˈsmɪʃ.ən/

(noun) aktarım, iletim, bulaşma

Örnek:

The transmission of data over the internet is very fast.
İnternet üzerinden veri aktarımı çok hızlıdır.

transparency

/trænˈsper.ən.si/

(noun) şeffaflık, açıklık, dürüstlük

Örnek:

The transparency of the glass allowed us to see clearly through it.
Camın şeffaflığı, içinden net bir şekilde görmemizi sağladı.

transparent

/trænˈsper.ənt/

(adjective) şeffaf, saydam, açık

Örnek:

The glass is completely transparent.
Cam tamamen şeffaf.

trauma

/ˈtrɑː.mə/

(noun) travma, ruhsal sarsıntı, yaralanma

Örnek:

The accident caused him severe emotional trauma.
Kaza ona ciddi duygusal travma yaşattı.

treaty

/ˈtriː.t̬i/

(noun) antlaşma, sözleşme

Örnek:

The two nations signed a peace treaty.
İki ülke bir barış antlaşması imzaladı.

tremendous

/trɪˈmen.dəs/

(adjective) muazzam, devasa, çok büyük

Örnek:

They made a tremendous effort to finish the project on time.
Projeyi zamanında bitirmek için muazzam bir çaba sarf ettiler.

tribal

/ˈtraɪ.bəl/

(adjective) kabile, aşiret

Örnek:

The community maintains strong tribal traditions.
Topluluk güçlü kabile geleneklerini sürdürüyor.

tribunal

/traɪˈbjuː.nəl/

(noun) mahkeme, yargı organı

Örnek:

The case was heard before a special tribunal.
Dava özel bir mahkeme önünde görüldü.

tribute

/ˈtrɪb.juːt/

(noun) saygı, armağan, haraç

Örnek:

The concert was a tribute to the late singer.
Konser, merhum şarkıcıya bir saygı duruşuydu.

trigger

/ˈtrɪɡ.ɚ/

(noun) tetik, tetikleyici, neden;

(verb) tetiklemek, neden olmak, başlatmak

Örnek:

He pulled the trigger and the gun fired.
Tetiği çekti ve silah ateşlendi.

trio

/ˈtriː.oʊ/

(noun) üçlü, trio

Örnek:

The musical trio performed beautifully.
Müzik üçlüsü harika bir performans sergiledi.

triumph

/ˈtraɪ.əmf/

(noun) zafer, başarı, galibiyet;

(verb) zafer kazanmak, başarmak, galip gelmek

Örnek:

The team celebrated their hard-fought triumph in the championship.
Takım, şampiyonadaki zorlu zaferini kutladı.

trophy

/ˈtroʊ.fi/

(noun) kupa, ödül, hatıra

Örnek:

The team proudly displayed their championship trophy.
Takım şampiyonluk kupalarını gururla sergiledi.

troubled

/ˈtrʌb.əld/

(adjective) sıkıntılı, sorunlu, endişeli

Örnek:

The company has been in troubled waters for months.
Şirket aylardır sıkıntılı sularda seyrediyor.

trustee

/ˌtrʌsˈtiː/

(noun) mütevelli, vasi

Örnek:

The university appointed a new trustee to oversee its endowment.
Üniversite, bağışlarını denetlemek üzere yeni bir mütevelli atadı.

tuition

/tuːˈɪʃ.ən/

(noun) öğrenim ücreti, okul harcı, eğitim

Örnek:

University tuition fees have increased significantly.
Üniversite öğrenim ücretleri önemli ölçüde arttı.

turn out

/tɜːrn aʊt/

(phrasal verb) sonuçlanmak, olmak, katılmak

Örnek:

The party turned out to be a great success.
Parti büyük bir başarı oldu.

turnover

/ˈtɝːnˌoʊ.vɚ/

(noun) ciro, iş hacmi, çalışan devir hızı

Örnek:

The company reported a significant turnover increase this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir ciro artışı bildirdi.

twist

/twɪst/

(verb) bükmek, çarpıtmak, kıvrılmak;

(noun) bükme, dönüş, sürpriz

Örnek:

She twisted her hair into a bun.
Saçını topuz yaptı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren