Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - C1 - I Harfi

Oxford 5000 - C1 İçinde Oxford 5000 - C1 - I Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - C1' içinde 'Oxford 5000 - C1 - I Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

identification

/aɪˌden.t̬ə.fəˈkeɪ.ʃən/

(noun) kimlik tespiti, tanımlama, kimlik

Örnek:

The identification of the suspect was crucial to the investigation.
Şüphelinin kimliğinin tespiti soruşturma için çok önemliydi.

ideological

/ˌaɪ.di.əˈlɑː.dʒɪ.kəl/

(adjective) ideolojik

Örnek:

The party's policies are driven by strong ideological beliefs.
Partinin politikaları güçlü ideolojik inançlarla yönlendiriliyor.

ideology

/ˌaɪ.diˈɑː.lə.dʒi/

(noun) ideoloji

Örnek:

The political party was founded on a strong socialist ideology.
Siyasi parti güçlü bir sosyalist ideoloji üzerine kuruldu.

idiot

/ˈɪd.i.ət/

(noun) aptal, gerizekalı

Örnek:

Don't be such an idiot! You left your keys in the car again.
Bu kadar aptal olma! Anahtarlarını yine arabada unuttun.

ignorance

/ˈɪɡ.nɚ.əns/

(noun) cahillik, bilgisizlik

Örnek:

His ignorance of the law was no excuse.
Kanunu bilmemesi mazeret değildi.

imagery

/ˈɪm.ə.dʒər.i/

(noun) imgelem, imgeler, görüntüleme

Örnek:

The poet used vivid imagery to describe the sunset.
Şair, gün batımını anlatmak için canlı imgeler kullandı.

immense

/ɪˈmens/

(adjective) muazzam, engin, büyük

Örnek:

The universe is of immense size.
Evren muazzam büyüklüktedir.

imminent

/ˈɪm.ə.nənt/

(adjective) yaklaşan, eli kulağında

Örnek:

The storm is imminent, so we should seek shelter.
Fırtına yaklaşıyor, bu yüzden sığınak aramalıyız.

implementation

/ˌɪm.plə.menˈteɪ.ʃən/

(noun) uygulama, gerçekleştirme, yürütme

Örnek:

The implementation of the new policy will take several months.
Yeni politikanın uygulanması birkaç ay sürecek.

imprison

/ɪmˈprɪz.ən/

(verb) hapsetmek, cezalandırmak

Örnek:

The government decided to imprison the political dissidents.
Hükümet siyasi muhalifleri hapsetmeye karar verdi.

imprisonment

/ɪmˈprɪz.ən.mənt/

(noun) hapis, tutukluluk, hapsedilme

Örnek:

He faced a long period of imprisonment for his crimes.
Suçlarından dolayı uzun bir hapis cezasıyla karşı karşıya kaldı.

inability

/ˌɪn.əˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) yetersizlik, acizlik

Örnek:

His inability to speak French made communication difficult.
Fransızca konuşma yetersizliği iletişimi zorlaştırdı.

inadequate

/ɪˈnæd.ə.kwət/

(adjective) yetersiz, eksik, uygunsuz

Örnek:

The food supply was inadequate to feed all the refugees.
Gıda tedariki tüm mültecileri beslemek için yetersizdi.

inappropriate

/ˌɪn.əˈproʊ.pri.ət/

(adjective) uygunsuz, yersiz, yakışıksız

Örnek:

His comments were completely inappropriate for the formal dinner.
Yorumları resmi akşam yemeği için tamamen uygunsuzdu.

incidence

/ˈɪn.sɪ.dəns/

(noun) insidans, görülme sıklığı, oran

Örnek:

The incidence of measles has decreased significantly due to vaccination.
Kızamık insidansı aşı sayesinde önemli ölçüde azaldı.

inclined

/ɪnˈklaɪnd/

(adjective) eğilimli, meyilli, eğimli

Örnek:

I'm inclined to agree with you on this matter.
Bu konuda size katılmaya meyilliyim.

inclusion

/ɪnˈkluː.ʒən/

(noun) dahil etme, kapsama, içerme

Örnek:

The inclusion of all students, regardless of ability, is a core value of our school.
Tüm öğrencilerin yeteneklerine bakılmaksızın dahil edilmesi okulumuzun temel değeridir.

incur

/ɪnˈkɝː/

(verb) uğramak, maruz kalmak

Örnek:

He incurred the wrath of his boss by being late.
Geç kalarak patronunun gazabına uğradı.

indicator

/ˈɪn.də.keɪ.t̬ɚ/

(noun) gösterge, belirteç, ibare

Örnek:

Economic growth is a key indicator of a country's health.
Ekonomik büyüme, bir ülkenin sağlığının önemli bir göstergesidir.

indictment

/ɪnˈdaɪt̬.mənt/

(noun) iddianame, suçlama, kınama

Örnek:

The grand jury issued an indictment against the suspect.
Büyük jüri şüpheli hakkında bir iddianame yayınladı.

indigenous

/ɪnˈdɪdʒ.ə.nəs/

(adjective) yerli, doğal, aborjin

Örnek:

The kangaroo is indigenous to Australia.
Kanguru Avustralya'ya özgüdür.

induce

/ɪnˈduːs/

(verb) ikna etmek, teşvik etmek, neden olmak

Örnek:

The doctor tried to induce the patient to take the medication.
Doktor hastayı ilacı almaya ikna etmeye çalıştı.

indulge

/ɪnˈdʌldʒ/

(verb) kendini şımartmak, zevkine varmak, şımartmak

Örnek:

I decided to indulge in a long, hot bath after a stressful day.
Stresli bir günün ardından uzun, sıcak bir banyoya dalmaya karar verdim.

inequality

/ˌɪn.ɪˈkwɑː.lə.t̬i/

(noun) eşitsizlik

Örnek:

There is a growing inequality between the rich and the poor.
Zenginler ve fakirler arasında artan bir eşitsizlik var.

infamous

/ˈɪn.fə.məs/

(adjective) kötü şöhretli, rezil

Örnek:

The city is infamous for its high crime rate.
Şehir yüksek suç oranıyla kötü şöhretlidir.

infant

/ˈɪn.fənt/

(noun) bebek, yeni doğan;

(adjective) bebek, ilk, başlangıç

Örnek:

The infant slept peacefully in its crib.
Bebek beşiğinde huzur içinde uyudu.

infect

/ɪnˈfekt/

(verb) enfekte etmek, bulaştırmak, etkilemek

Örnek:

The virus can infect cells and replicate rapidly.
Virüs hücreleri enfekte edebilir ve hızla çoğalabilir.

inflict

/ɪnˈflɪkt/

(verb) vermek, çektirmek

Örnek:

The storm inflicted severe damage on the coastal towns.
Fırtına kıyı kasabalarına ciddi hasar verdi.

influential

/ˌɪn.fluˈen.ʃəl/

(adjective) etkili, nüfuzlu

Örnek:

She is one of the most influential figures in modern art.
Modern sanatta en etkili figürlerden biridir.

inherent

/ɪnˈhɪr.ənt/

(adjective) doğuştan, içsel, özünde var olan

Örnek:

The desire for freedom is inherent in all humans.
Özgürlük arzusu tüm insanlarda doğuştan vardır.

inhibit

/ɪnˈhɪb.ɪt/

(verb) engellemek, kösteklemek, durdurmak

Örnek:

Fear can inhibit people from expressing their true feelings.
Korku, insanların gerçek duygularını ifade etmelerini engelleyebilir.

initiate

/ɪˈnɪʃ.i.eɪt/

(verb) başlatmak, girişmek, öncülük etmek;

(noun) başlatılan, yeni üye, acemi

Örnek:

The company decided to initiate a new marketing campaign.
Şirket yeni bir pazarlama kampanyası başlatmaya karar verdi.

inject

/ɪnˈdʒekt/

(verb) enjekte etmek, şırınga etmek, katmak

Örnek:

The nurse will inject the vaccine into your arm.
Hemşire aşıyı kolunuza enjekte edecek.

injection

/ɪnˈdʒek.ʃən/

(noun) enjeksiyon, iğne, katkı

Örnek:

The nurse gave him an injection to relieve the pain.
Hemşire ağrısını dindirmek için ona bir enjeksiyon yaptı.

injustice

/ɪnˈdʒʌs.tɪs/

(noun) adaletsizlik, haksızlık, adaletsiz eylem

Örnek:

The verdict was a clear injustice.
Karar açık bir adaletsizlikti.

inmate

/ˈɪn.meɪt/

(noun) mahpus, hasta

Örnek:

The prison inmate was granted parole after serving half his sentence.
Cezaevi mahpusu, cezasının yarısını çektikten sonra şartlı tahliye edildi.

insertion

/ɪnˈsɝː.ʃən/

(noun) ekleme, yerleştirme, sokma

Örnek:

The insertion of the new data into the database was successful.
Yeni verilerin veritabanına eklenmesi başarılı oldu.

insider

/ɪnˈsaɪ.dɚ/

(noun) içeriden biri, gizli bilgi sahibi

Örnek:

As an insider, she knew all the secrets of the company.
Bir içeriden biri olarak, şirketin tüm sırlarını biliyordu.

inspect

/ɪnˈspekt/

(verb) incelemek, denetlemek, teftiş etmek

Örnek:

The mechanic will inspect the car for any damage.
Tamirci arabayı herhangi bir hasar için inceleyecek.

inspection

/ɪnˈspek.ʃən/

(noun) denetim, muayene, inceleme

Örnek:

The car passed its annual safety inspection.
Araba yıllık güvenlik denetimini geçti.

inspiration

/ˌɪn.spəˈreɪ.ʃən/

(noun) ilham, esin, fikir

Örnek:

His artwork is a great source of inspiration for young artists.
Sanat eseri genç sanatçılar için büyük bir ilham kaynağıdır.

instinct

/ˈɪn.stɪŋkt/

(noun) içgüdü, sezgi, içgörü

Örnek:

Birds build nests by instinct.
Kuşlar yuvalarını içgüdüsel olarak yapar.

institutional

/ˌɪn.stəˈtuː.ʃən.əl/

(adjective) kurumsal, kuruluşsal, sistemsel

Örnek:

The university received a large institutional grant.
Üniversite büyük bir kurumsal hibe aldı.

instruct

/ɪnˈstrʌkt/

(verb) öğretmek, talimat vermek, emretmek

Örnek:

She will instruct the new employees on company policies.
Yeni çalışanlara şirket politikalarını öğretecek.

instrumental

/ˌɪn.strəˈmen.t̬əl/

(adjective) etkili, önemli, araç olan;

(noun) enstrümantal, enstrümantal parça

Örnek:

He was instrumental in bringing about the peace treaty.
Barış anlaşmasının sağlanmasında etkili oldu.

insufficient

/ˌɪn.səˈfɪʃ.ənt/

(adjective) yetersiz, eksik

Örnek:

There was insufficient evidence to convict him.
Onu mahkum etmek için yetersiz kanıt vardı.

insult

/ˈɪn.sʌlt/

(noun) hakaret, aşağılama;

(verb) hakaret etmek, aşağılamak

Örnek:

His comments were a direct insult to her intelligence.
Yorumları onun zekasına doğrudan bir hakaretti.

intact

/ɪnˈtækt/

(adjective) sağlam, bozulmamış, eksiksiz

Örnek:

Despite the accident, the ancient vase remained intact.
Kazaya rağmen, antik vazo sağlam kaldı.

intake

/ˈɪn.teɪk/

(noun) alım, tüketim, giriş

Örnek:

Reduce your daily intake of sugar.
Günlük şeker alımınızı azaltın.

integral

/ˈɪn.t̬ə.ɡrəl/

(adjective) ayrılmaz, temel, tam;

(noun) integral

Örnek:

The engine is an integral part of the car.
Motor, arabanın ayrılmaz bir parçasıdır.

integrated

/ˈɪn.t̬ə.ɡreɪ.t̬ɪd/

(adjective) entegre, bütünleşik, asimile olmuş

Örnek:

The new system offers an integrated approach to data management.
Yeni sistem, veri yönetimine entegre bir yaklaşım sunuyor.

integration

/ˌɪn.t̬əˈɡreɪ.ʃən/

(noun) entegrasyon, birleştirme, sosyal bütünleşme

Örnek:

The integration of new technologies into the system improved efficiency.
Yeni teknolojilerin sisteme entegrasyonu verimliliği artırdı.

integrity

/ɪnˈteɡ.rə.t̬i/

(noun) dürüstlük, bütünlük, tamlık

Örnek:

He is a man of great integrity.
O, büyük dürüstlüğe sahip bir adamdır.

intellectual

/ˌɪn.t̬əlˈek.tʃu.əl/

(adjective) entelektüel, zihinsel;

(noun) entelektüel, aydın

Örnek:

He has great intellectual abilities.
Harika entelektüel yetenekleri var.

intensify

/ɪnˈten.sə.faɪ/

(verb) yoğunlaştırmak, şiddetlendirmek

Örnek:

The storm began to intensify as it moved closer to the coast.
Fırtına kıyıya yaklaştıkça şiddetlenmeye başladı.

intensity

/ɪnˈten.sə.t̬i/

(noun) şiddet, yoğunluk

Örnek:

The intensity of the sun was unbearable.
Güneşin şiddeti dayanılmazdı.

intensive

/ɪnˈten.sɪv/

(adjective) yoğun, derinlemesine, sıkı

Örnek:

The course provides intensive training in computer programming.
Kurs, bilgisayar programlamada yoğun eğitim sağlar.

intent

/ɪnˈtent/

(noun) niyet, amaç, maksat;

(adjective) kararlı, odaklanmış, niyetli

Örnek:

Her intent was to finish the project on time.
Amacı projeyi zamanında bitirmekti.

interactive

/ˌɪn.t̬ɚˈræk.tɪv/

(adjective) etkileşimli, karşılıklı

Örnek:

The museum has many interactive exhibits.
Müzede birçok interaktif sergi var.

interface

/ˈɪn.t̬ɚ.feɪs/

(noun) arayüz, bağlantı noktası;

(verb) arayüz oluşturmak, etkileşimde bulunmak

Örnek:

The software has a user-friendly interface.
Yazılımın kullanıcı dostu bir arayüzü var.

interfere

/ˌɪn.t̬ɚˈfɪr/

(verb) müdahale etmek, karışmak, araya girmek

Örnek:

Don't interfere with my plans.
Planlarıma karışma.

interference

/ˌɪn.t̬ɚˈfɪr.əns/

(noun) müdahale, karışma, parazit

Örnek:

The government's interference in the economy caused instability.
Hükümetin ekonomiye müdahalesi istikrarsızlığa neden oldu.

interim

/ˈɪn.t̬ɚ.ɪm/

(noun) bu arada, geçici süre;

(adjective) geçici, ara

Örnek:

In the interim, we will continue with the current plan.
Bu arada, mevcut plana devam edeceğiz.

interior

/ɪnˈtɪr.i.ɚ/

(noun) iç, iç kısım, iç bölge;

(adjective) iç, dahili

Örnek:

The interior of the car was spacious and comfortable.
Arabanın içi geniş ve rahattı.

intermediate

/ˌɪn.t̬ɚˈmiː.di.ət/

(adjective) ara, orta;

(noun) aracı, orta seviye

Örnek:

The course is designed for intermediate learners.
Kurs orta seviye öğrenciler için tasarlanmıştır.

intervene

/ˌɪn.t̬ɚˈviːn/

(verb) müdahale etmek, araya girmek, meydana gelmek

Örnek:

The police had to intervene to stop the fight.
Polis kavgayı durdurmak için müdahale etmek zorunda kaldı.

intervention

/ˌɪn.t̬ɚˈven.ʃən/

(noun) müdahale, araya girme, müdahale (terapötik)

Örnek:

Early intervention is crucial for children with developmental delays.
Gelişimsel gecikmeleri olan çocuklar için erken müdahale çok önemlidir.

intimate

/ˈɪn.tə.mət/

(adjective) samimi, yakın, mahrem;

(verb) ima etmek, sezdirmek

Örnek:

They shared an intimate dinner.
Samimi bir akşam yemeği paylaştılar.

intriguing

/ɪnˈtriː.ɡɪŋ/

(adjective) ilgi çekici, büyüleyici

Örnek:

The plot of the novel was very intriguing.
Romanın konusu çok ilgi çekiciydi.

investigator

/ɪnˈves.tə.ɡeɪ.t̬ɚ/

(noun) müfettiş, araştırmacı

Örnek:

The police investigator gathered evidence at the crime scene.
Polis müfettişi olay yerinde delil topladı.

invisible

/ɪnˈvɪz.ə.bəl/

(adjective) görünmez, gizli

Örnek:

The tiny particles were almost invisible to the naked eye.
Küçük parçacıklar çıplak gözle neredeyse görünmezdi.

invoke

/ɪnˈvoʊk/

(verb) ileri sürmek, başvurmak, çağırmak

Örnek:

He invoked the Fifth Amendment, refusing to answer questions.
Beşinci Anayasa Değişikliği'ni ileri sürerek soruları yanıtlamayı reddetti.

involvement

/ɪnˈvɑːlv.mənt/

(noun) katılım, ilişki, aşk ilişkisi

Örnek:

Her involvement in the project was crucial to its success.
Projeye katılımı başarısı için çok önemliydi.

ironic

/aɪˈrɑː.nɪk/

(adjective) ironik

Örnek:

It's ironic that he's a swimming instructor who's afraid of water.
Su korkusu olan bir yüzme eğitmeni olması ironik.

ironically

/aɪˈrɑː.nɪ.kəl.i/

(adverb) ironik olarak, ironik bir şekilde

Örnek:

Ironically, the fire station burned down.
İronik bir şekilde, itfaiye istasyonu yandı.

irony

/ˈaɪ.rə.ni/

(noun) ironi, alay, tezat

Örnek:

The irony of the situation was that the fire station burned down.
Durumun ironisi, itfaiye istasyonunun yanmasıydı.

irrelevant

/ɪˈrel.ə.vənt/

(adjective) alakasız, önemsiz

Örnek:

That point is completely irrelevant to the discussion.
Bu nokta tartışmayla tamamen alakasız.

isolation

/ˌaɪ.səlˈeɪ.ʃən/

(noun) izolasyon, yalnızlık, tecrit

Örnek:

The patient was placed in isolation to prevent the spread of the virus.
Virüsün yayılmasını önlemek için hasta izolasyona alındı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren