Avatar of Vocabulary Set Vücut Ağırlığı

Görünüş İçinde Vücut Ağırlığı Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Görünüş' içinde 'Vücut Ağırlığı' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

fat

/fæt/

(noun) yağ;

(adjective) şişman, kilolu, büyük

Örnek:

The chef trimmed the excess fat from the meat.
Şef, etin fazla yağını kesti.

overweight

/ˌoʊ.vɚˈweɪt/

(adjective) kilolu, obez

Örnek:

The doctor told him he was overweight and needed to exercise more.
Doktor ona kilolu olduğunu ve daha fazla egzersiz yapması gerektiğini söyledi.

obese

/oʊˈbiːs/

(adjective) obez, şişman, aşırı kilolu

Örnek:

The doctor told him he was obese and needed to lose weight.
Doktor ona obez olduğunu ve kilo vermesi gerektiğini söyledi.

ample

/ˈæm.pəl/

(adjective) yeterli, bol, geniş

Örnek:

There is ample evidence to support the claim.
İddiayı desteklemek için yeterli kanıt var.

chubby

/ˈtʃʌb.i/

(adjective) tomurcuk, şişman

Örnek:

The baby had cute, chubby cheeks.
Bebeğin sevimli, tomurcuk yanakları vardı.

tubby

/ˈtʌb.i/

(adjective) tombul, şişman

Örnek:

The tubby cat waddled across the room.
Tombul kedi odanın içinde sallanarak yürüdü.

stout

/staʊt/

(adjective) iri yapılı, sağlam, şişman;

(noun) stout, siyah bira

Örnek:

He was a stout man with a booming laugh.
Gür kahkahalı iri yapılı bir adamdı.

chunky

/ˈtʃʌŋ.ki/

(adjective) parçacıklı, iri parçalı, kalın

Örnek:

She prefers chunky peanut butter over smooth.
Pürüzsüz fıstık ezmesi yerine parçacıklı olanı tercih ediyor.

corpulent

/ˈkɔːr.pjə.lənt/

(adjective) şişman, iri yarı

Örnek:

The corpulent man struggled to fit into the small chair.
Şişman adam küçük sandalyeye sığmakta zorlandı.

dumpy

/ˈdʌm.pi/

(adjective) tıknaz, kısa ve şişman, çirkin

Örnek:

He was a short, dumpy man with a round face.
Yuvarlak yüzlü, kısa boylu, tıknaz bir adamdı.

fleshy

/ˈfleʃ.i/

(adjective) etli, dolgun

Örnek:

The fruit has a thick, fleshy rind.
Meyvenin kalın, etli bir kabuğu var.

plump

/plʌmp/

(adjective) tomurcuk, dolgun, şişman;

(verb) kabartmak, doldurmak, şişmanlatmak;

(adverb) pat diye, doğrudan, aniden

Örnek:

The baby had cute, plump cheeks.
Bebeğin sevimli, tomurcuk yanakları vardı.

porky

/ˈpɔːr.ki/

(adjective) şişman, tombalak

Örnek:

He's a bit porky around the middle.
Göbek çevresi biraz şişman.

portly

/ˈpɔːrt.li/

(adjective) iri yarı, göbekli

Örnek:

The portly gentleman struggled to fit into the small chair.
Göbekli beyefendi küçük sandalyeye sığmakta zorlandı.

potbellied

/ˌpɑːtˈbel.id/

(adjective) göbekli, şişman

Örnek:

The old man had a potbellied appearance.
Yaşlı adamın göbekli bir görünümü vardı.

pudgy

/ˈpʌdʒ.i/

(adjective) tombalak, tıknaz

Örnek:

The baby had cute, pudgy hands.
Bebeğin sevimli, tombalak elleri vardı.

roly-poly

/ˈroʊliˌpoʊli/

(noun) tespih böceği, top böceği, tombalak;

(adjective) tombalak, yuvarlak

Örnek:

My daughter loves to watch the roly-polies curl up when she touches them.
Kızım, tespih böceklerinin dokunduğunda top gibi yuvarlanmasını izlemeyi çok sever.

rotund

/roʊˈtʌnd/

(adjective) tombul, yuvarlak, şişman

Örnek:

The rotund man chuckled as he patted his belly.
Tombul adam karnını okşarken kıkırdadı.

fatty

/ˈfæt̬.i/

(adjective) yağlı, şişman;

(noun) şişko, obez

Örnek:

Avoid fatty foods if you want to lose weight.
Kilo vermek istiyorsanız yağlı yiyeceklerden kaçının.

thin

/θɪn/

(adjective) ince, zayıf, sulu;

(verb) inceltmek, seyreltmek;

(adverb) ince

Örnek:

The book has a thin cover.
Kitabın ince bir kapağı var.

skinny

/ˈskɪn.i/

(adjective) zayıf, sıska, dar paça;

(noun) bilgi, detay, haber

Örnek:

He's always been very skinny, no matter how much he eats.
Ne kadar yerse yesin hep çok zayıf olmuştur.

underweight

/ˌʌn.dɚˈweɪt/

(adjective) zayıf, kilolu olmayan

Örnek:

The doctor said the baby was slightly underweight.
Doktor bebeğin biraz zayıf olduğunu söyledi.

gaunt

/ɡɑːnt/

(adjective) zayıf, çelimsiz, solgun

Örnek:

The prisoner looked gaunt and exhausted after months of captivity.
Mahkum, aylarca süren esaretten sonra zayıf ve bitkin görünüyordu.

scrawny

/ˈskrɑː.ni/

(adjective) sıska, çelimsiz

Örnek:

The stray dog was scrawny and hungry.
Sokak köpeği sıska ve açtı.

emaciated

/iˈmeɪ.si.eɪ.t̬ɪd/

(adjective) zayıflamış, cılız, bitkin

Örnek:

The starving dog was terribly emaciated.
Aç köpek korkunç derecede zayıflamıştı.

anorexic

/ˌæn.əˈrek.sɪk/

(adjective) anoreksik;

(noun) anoreksik

Örnek:

She was diagnosed with an anorexic condition.
Ona anoreksik bir durum teşhisi konuldu.

bony

/ˈboʊ.ni/

(adjective) kemikli, sıska, kemik benzeri

Örnek:

The starving dog was terribly bony.
Aç köpek korkunç derecede kemikliydi.

cadaverous

/kəˈdæv.ɚ.əs/

(adjective) ceset gibi, solgun, zayıf

Örnek:

The long illness left him looking cadaverous.
Uzun süren hastalık onu ceset gibi gösterdi.

pinched

/pɪntʃt/

(adjective) kısıtlı, sıkıntılı, çökmüş;

(verb) çimdiklemek, sıkmak, çalmak

Örnek:

The family was pinched for cash after the job loss.
İş kaybından sonra aile parasal sıkıntıdaydı.

puny

/ˈpjuː.ni/

(adjective) zayıf, küçük, önemsiz

Örnek:

The puny sapling struggled to grow in the harsh conditions.
Zayıf fidan zorlu koşullarda büyümek için mücadele etti.

scraggy

/ˈskræɡ.i/

(adjective) sıska, çelimsiz

Örnek:

The old dog was looking very scraggy.
Yaşlı köpek çok sıska görünüyordu.

skeletal

/ˈskel.ə.t̬əl/

(adjective) iskeletsel, kemiksel, iskelet gibi

Örnek:

The paleontologist carefully examined the skeletal remains of the dinosaur.
Paleontolog, dinozorun iskelet kalıntılarını dikkatlice inceledi.

slim

/slɪm/

(adjective) ince, zarif, az;

(verb) zayıflamak, azaltmak

Örnek:

She has a slim and elegant figure.
İnce ve zarif bir figürü var.

slender

/ˈslen.dɚ/

(adjective) ince, narin, zayıf

Örnek:

She has a slender figure.
İnce bir fiziği var.

lean

/liːn/

(verb) eğilmek, yaslanmak, güvenmek;

(adjective) ince, yağsız, zorlu

Örnek:

He had to lean forward to hear what she was saying.
Ne söylediğini duymak için öne eğilmek zorunda kaldı.

trim

/trɪm/

(verb) kesmek, budamak, düzeltmek;

(noun) süsleme, kenar, kaplama;

(adjective) düzenli, şık, bakımlı

Örnek:

She decided to trim her hair short.
Saçlarını kısa kestirmeye karar verdi.

petite

/pəˈtiːt/

(adjective) minyon, ufak tefek

Örnek:

The dress is perfect for a petite figure.
Elbise minyon bir figür için mükemmel.

dainty

/ˈdeɪn.t̬i/

(adjective) zarif, narin, küçük ve güzel

Örnek:

She wore a dainty silver necklace.
Zarif bir gümüş kolye takıyordu.

wiry

/ˈwaɪr.i/

(adjective) telli, sert, kaslı

Örnek:

The old fence was made of wiry strands.
Eski çit telli tellerden yapılmıştı.

sinewy

/ˈsɪn.juː.i/

(adjective) kaslı, sinirli, lifli

Örnek:

The old man's hands were strong and sinewy from years of manual labor.
Yaşlı adamın elleri yıllarca süren el emeğinden dolayı güçlü ve kaslıydı.

spare

/sper/

(adjective) yedek, fazla, zayıf;

(verb) ayırmak, vermek, bağışlamak;

(noun) yedek parça, yedek lastik

Örnek:

Do you have a spare key?
Yedek anahtarın var mı?

delicate

/ˈdel.ə.kət/

(adjective) narin, hassas, kırılgan

Örnek:

The antique vase is very delicate.
Antika vazo çok narin.

elfin

/ˈel.fɪn/

(adjective) elfsi, peri gibi

Örnek:

Her small, delicate features gave her an elfin appearance.
Küçük, narin yüz hatları ona elfsi bir görünüm veriyordu.

lissom

/ˈlɪs.əm/

(adjective) esnek, zarif, çevik

Örnek:

The dancer's lissom movements captivated the audience.
Dansçının esnek hareketleri seyirciyi büyüledi.

svelte

/svelt/

(adjective) ince, zarif, narin

Örnek:

The ballerina had a remarkably svelte figure.
Balet sanatçısının dikkat çekici derecede ince bir figürü vardı.

big

/bɪɡ/

(adjective) büyük, geniş, önemli;

(adverb) büyük, kibirli bir şekilde

Örnek:

He lives in a big house.
Büyük bir evde yaşıyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren