Avatar of Vocabulary Set Zihinsel Engellilik ve Zihinsel Engellilik

SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi İçinde Zihinsel Engellilik ve Zihinsel Engellilik Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi' içinde 'Zihinsel Engellilik ve Zihinsel Engellilik' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

ambition

/æmˈbɪʃ.ən/

(noun) hırs, tutku, iktidar hırsı

Örnek:

Her ambition is to become a successful doctor.
Onun hırsı başarılı bir doktor olmaktır.

whim

/wɪm/

(noun) heves, kapris, fantazi

Örnek:

She bought the expensive dress on a whim.
Pahalı elbiseyi bir hevesle aldı.

competence

/ˈkɑːm.pə.t̬əns/

(noun) yetkinlik, beceri

Örnek:

Her competence in project management is highly regarded.
Proje yönetimindeki yetkinliği oldukça takdir edilmektedir.

acuteness

/əˈkjuːt.nəs/

(noun) şiddet, akutluk, keskinlik

Örnek:

The acuteness of the pain made it difficult for him to move.
Ağrının şiddeti hareket etmesini zorlaştırdı.

initiative

/ɪˈnɪʃ.ə.t̬ɪv/

(noun) inisiyatif, girişimcilik, girişim

Örnek:

She showed great initiative in organizing the event.
Etkinliği düzenlemede büyük inisiyatif gösterdi.

precaution

/prɪˈkɑː.ʃən/

(noun) önlem, tedbir

Örnek:

As a precaution, we evacuated the building.
Bir önlem olarak binayı tahliye ettik.

psyche

/ˈsaɪ.ki/

(noun) ruh, zihin, can

Örnek:

The trauma had a profound effect on her psyche.
Travma onun ruhunda derin bir etki bıraktı.

recall

/ˈriː.kɑːl/

(verb) hatırlamak, anımsamak, geri çağırmak;

(noun) hatırlama, geri çağırma, geri çekme

Örnek:

I can't recall his name right now.
Şu an adını hatırlayamıyorum.

recollect

/ˌrek.əˈlekt/

(verb) hatırlamak, anımsamak

Örnek:

I can't quite recollect where I put my keys.
Anahtarlarımı nereye koyduğumu tam olarak hatırlayamıyorum.

improvise

/ˈɪm.prə.vaɪz/

(verb) doğaçlama yapmak, hazırlıksız yapmak, eldekiyle idare etmek

Örnek:

The jazz musician began to improvise on the melody.
Caz müzisyeni melodi üzerinde doğaçlama yapmaya başladı.

beware

/bɪˈwer/

(verb) sakınmak, dikkat etmek

Örnek:

Beware of the dog!
Köpekten sakın!

distract

/dɪˈstrækt/

(verb) dikkatini dağıtmak, oyalamak, uzaklaştırmak

Örnek:

Don't distract me while I'm working.
Çalışırken beni oyalama.

familiarize

/fəˈmɪl·jəˌrɑɪz/

(verb) aşina etmek, tanıtmak

Örnek:

Please familiarize yourself with the new safety procedures.
Lütfen yeni güvenlik prosedürlerine aşina olun.

foretell

/fɔːrˈtel/

(verb) kehanette bulunmak, önceden bildirmek

Örnek:

The oracle was said to foretell the future.
Kahinin geleceği önceden haber verdiği söylenirdi.

foresee

/fɚˈsiː/

(verb) öngörmek, tahmin etmek

Örnek:

It's difficult to foresee the consequences of this decision.
Bu kararın sonuçlarını öngörmek zor.

heed

/hiːd/

(verb) kulak vermek, dikkate almak;

(noun) dikkat, özen

Örnek:

He failed to heed the warnings.
Uyarılara kulak asmadı.

impressionable

/ɪmˈpreʃ.ən.ə.bəl/

(adjective) etki altında kalmaya açık, kolay etkilenen

Örnek:

He was at an impressionable age when he met his mentor.
Akıl hocasıyla tanıştığında etki altında kalmaya açık bir yaştaydı.

impervious

/ɪmˈpɝː.vi.əs/

(adjective) geçirmez, sızdırmaz, etkilenmez

Örnek:

The coat is impervious to rain.
Palto yağmura karşı geçirmezdir.

cognizant

/ˈkɑːɡ.nɪ.zənt/

(adjective) bilincinde, farkında

Örnek:

We should be cognizant of the fact that every decision has consequences.
Her kararın sonuçları olduğunun bilincinde olmalıyız.

astute

/əˈstuːt/

(adjective) uyanık, zekice, kurnaz

Örnek:

She was an astute businesswoman who always knew how to close a deal.
O, her zaman bir anlaşmayı nasıl kapatacağını bilen uyanık bir iş kadınıydı.

savvy

/ˈsæv.i/

(noun) zekâ, anlayış, bilgi;

(adjective) bilgili, anlayışlı, zekice;

(verb) anlamak, kavramak

Örnek:

She has a lot of business savvy.
İş konusunda çok zekası var.

sagacious

/səˈɡeɪ.ʃəs/

(adjective) akil, ferasetli, basiretli

Örnek:

The sagacious leader made decisions that benefited the entire nation.
Akil lider, tüm ulusun yararına olan kararlar aldı.

shrewd

/ʃruːd/

(adjective) uyanık, akıllı, kurnaz

Örnek:

She was a shrewd businesswoman who always made profitable deals.
Her zaman kârlı anlaşmalar yapan uyanık bir iş kadınıydı.

sentient

/ˈsen.ʃənt/

(adjective) duyarlı, hissedebilen

Örnek:

It is hard for us to imagine that animals are not sentient beings.
Hayvanların duyarlı varlıklar olmadığını hayal etmek bizim için zor.

conscious

/ˈkɑːn.ʃəs/

(adjective) bilinçli, farkında, kasıtlı

Örnek:

The patient was fully conscious after the surgery.
Hasta ameliyattan sonra tamamen bilinci açıktı.

perceptive

/pɚˈsep.tɪv/

(adjective) sezgisel, algılayıcı, anlayışlı

Örnek:

She is a very perceptive observer of human nature.
İnsan doğası konusunda çok sezgisel bir gözlemcidir.

imaginative

/ɪˈmædʒ.ə.nə.t̬ɪv/

(adjective) hayal gücü yüksek, yaratıcı, buluşçu

Örnek:

She is an imaginative writer who creates vivid worlds.
Canlı dünyalar yaratan hayal gücü yüksek bir yazardır.

acumen

/əˈkjuː.mən/

(noun) zeka, sezi

Örnek:

Her business acumen helped the company grow rapidly.
Ticari zekası şirketin hızla büyümesine yardımcı oldu.

attentiveness

/əˈten.t̬ɪv.nəs/

(noun) dikkat, özen, ilgi

Örnek:

The teacher was impressed by the students' attentiveness during the lecture.
Öğretmen, ders sırasında öğrencilerin dikkatinden etkilendi.

vigilance

/ˈvɪdʒ.əl.əns/

(noun) teyakkuz, uyanıklık

Örnek:

The police urged the public to maintain vigilance after the recent string of robberies.
Polis, son zamanlarda yaşanan soygun serisinin ardından halkı teyakkuzda olmaya çağırdı.

inference

/ˈɪn.fɚ.əns/

(noun) çıkarım, sonuç, varsayım

Örnek:

From the data, we can draw an inference that sales are declining.
Verilerden, satışların azaldığına dair bir çıkarım yapabiliriz.

cognition

/kɑːɡ-/

(noun) biliş, idrak

Örnek:

The study of cognition is central to psychology.
Biliş çalışması psikolojinin merkezindedir.

deduction

/dɪˈdʌk.ʃən/

(noun) kesinti, indirim, çıkarım

Örnek:

The company made a deduction for taxes from his salary.
Şirket, maaşından vergiler için bir kesinti yaptı.

facility

/fəˈsɪl.ə.t̬i/

(noun) tesis, imkan, donanım

Örnek:

The hotel has excellent leisure facilities, including a swimming pool and gym.
Otelde yüzme havuzu ve spor salonu dahil olmak üzere mükemmel eğlence tesisleri bulunmaktadır.

instinct

/ˈɪn.stɪŋkt/

(noun) içgüdü, sezgi, içgörü

Örnek:

Birds build nests by instinct.
Kuşlar yuvalarını içgüdüsel olarak yapar.

intuition

/ˌɪn.tuːˈɪʃ.ən/

(noun) sezgi, içgüdü

Örnek:

I had an intuition that something was wrong.
Bir şeylerin ters gittiğine dair bir sezim vardı.

genius

/ˈdʒiː.ni.əs/

(noun) deha, yetenek, dahi

Örnek:

She has a genius for languages.
Dillere karşı bir dehası var.

subconscious

/ˌsʌbˈkɑːn.ʃəs/

(adjective) bilinçaltı;

(noun) bilinçaltı

Örnek:

He has a subconscious fear of failure.
Onun bilinçaltı bir başarısızlık korkusu var.

aspiration

/ˌæs.pəˈreɪ.ʃən/

(noun) aspirasyon, arzu, hedef

Örnek:

Her greatest aspiration is to become a doctor.
En büyük arzusu doktor olmaktır.

imprudence

/ɪmˈpruː.dəns/

(noun) tedbirsizlik, düşüncesizlik, ihtiyatsızlık

Örnek:

The company's financial imprudence led to its eventual bankruptcy.
Şirketin finansal tedbirsizliği sonunda iflasına yol açtı.

folly

/ˈfɑː.li/

(noun) aptallık, saçmalık, süs yapısı

Örnek:

It would be folly to ignore his advice.
Onun tavsiyesini görmezden gelmek aptallık olurdu.

trance

/træns/

(noun) trans, trans hali, coşku;

(verb) transa geçirmek, hipnotize etmek, büyülemek

Örnek:

She was in a deep trance, unresponsive to my calls.
Derin bir trans halindeydi, çağrılarıma tepki vermiyordu.

ignorance

/ˈɪɡ.nɚ.əns/

(noun) cahillik, bilgisizlik

Örnek:

His ignorance of the law was no excuse.
Kanunu bilmemesi mazeret değildi.

delusion

/dɪˈluː.ʒən/

(noun) sanrı, kuruntu, yanılgı

Örnek:

He suffers from the delusion that he is a famous rock star.
Ünlü bir rock yıldızı olduğu sanrısından muzdarip.

delirium

/dɪˈlɪr.i.əm/

(noun) deliryum, sayıklama, coşku

Örnek:

The patient was suffering from delirium after the surgery.
Hasta ameliyattan sonra deliryum yaşıyordu.

insanity

/ɪnˈsæn.ə.t̬i/

(noun) delilik, akıl hastalığı

Örnek:

He was found not guilty by reason of insanity.
Akıl sağlığı nedeniyle suçsuz bulundu.

incapacity

/ˌɪn.kəˈpæs.ə.t̬i/

(noun) yetersizlik, iş göremezlik

Örnek:

His incapacity to understand basic instructions was a problem.
Temel talimatları anlama yetersizliği bir sorundu.

hallucination

/həˌluː.səˈneɪ.ʃən/

(noun) halüsinasyon, sanrı

Örnek:

He suffered from vivid hallucinations during his illness.
Hastalığı sırasında canlı halüsinasyonlar yaşadı.

fallacy

/ˈfæl.ə.si/

(noun) safsata, yanılgı, aldatıcı görünüş

Örnek:

It is a common fallacy that only rich people can afford to travel.
Sadece zenginlerin seyahat edebileceği yaygın bir yanılgıdır.

misconception

/ˌmɪs.kənˈsep.ʃən/

(noun) yanlış kanı, yanlış anlama, hatalı düşünce

Örnek:

It's a common misconception that all snakes are poisonous.
Tüm yılanların zehirli olduğu yaygın bir yanlış kanıdır.

neglect

/nɪˈɡlekt/

(noun) ihmal, savsaklama;

(verb) ihmal etmek, savsaklamak

Örnek:

The old house fell into neglect.
Eski ev ihmal edildi.

disregard

/ˌdɪs.rɪˈɡɑːrd/

(verb) göz ardı etmek, aldırmamak;

(noun) aldırmazlık, ihmal

Örnek:

You should disregard his rude comments.
Kaba yorumlarını göz ardı etmelisin.

misinterpret

/ˌmɪs.ɪnˈtɝː.prət/

(verb) yanlış yorumlamak, yanlış anlamak

Örnek:

It's easy to misinterpret her silence as disapproval.
Onun sessizliğini onaylamama olarak yanlış yorumlamak kolaydır.

overlook

/ˌoʊ.vɚˈlʊk/

(verb) gözden kaçırmak, ihmal etmek, görmek;

(noun) seyir terası, gözlem noktası

Örnek:

I think you may have overlooked a key detail in the report.
Rapordaki önemli bir detayı gözden kaçırmış olabilirsiniz.

oblivious

/əˈblɪv.i.əs/

(adjective) farkında olmayan, habersiz, unutkan

Örnek:

He was completely oblivious to the danger.
Tehlikenin tamamen farkında değildi.

deranged

/dɪˈreɪndʒd/

(adjective) akli dengesi bozuk, çılgın

Örnek:

The suspect appeared to be deranged and was speaking incoherently.
Şüpheli akli dengesi bozuk görünüyordu ve tutarsız konuşuyordu.

insensible

/ɪnˈsen.sə.bəl/

(adjective) bilinçsiz, duyarsız, farkında olmayan

Örnek:

He was knocked insensible by the blow to the head.
Başına aldığı darbeyle bilincini kaybetti.

naive

/naɪˈiːv/

(adjective) saf, naif

Örnek:

It was naive of her to believe everything he said.
Söylediği her şeye inanması safça bir davranıştı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren