Avatar of Vocabulary Set B1 - F Harfi

Oxford 3000 - B1 İçinde B1 - F Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 3000 - B1' içinde 'B1 - F Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

face

/feɪs/

(noun) yüz, kadran, yüzey;

(verb) yüzleşmek, karşılaşmak, bakmak

Örnek:

She washed her face with cold water.
Yüzünü soğuk suyla yıkadı.

fairly

/ˈfer.li/

(adverb) oldukça, epey, adilce

Örnek:

She sings fairly well.
Oldukça iyi şarkı söyler.

familiar

/fəˈmɪl.i.jɚ/

(adjective) tanıdık, bilindik, aşina

Örnek:

His face looked familiar, but I couldn't place him.
Yüzü tanıdık geliyordu ama kim olduğunu çıkaramadım.

fancy

/ˈfæn.si/

(adjective) süslü, şık, gösterişli;

(verb) istemek, hoşlanmak, hayal etmek;

(noun) heves, fantezi, istek

Örnek:

She wore a fancy dress to the ball.
Baloya süslü bir elbise giydi.

far

/fɑːr/

(adverb) uzak, çok, oldukça;

(adjective) uzak

Örnek:

How far is it to the nearest gas station?
En yakın benzin istasyonu ne kadar uzak?

fascinating

/ˈfæs.ən.eɪ.tɪŋ/

(adjective) büyüleyici, ilginç, çekici

Örnek:

The history of ancient Egypt is absolutely fascinating.
Antik Mısır tarihi kesinlikle büyüleyici.

fashionable

/ˈfæʃ.ən.ə.bəl/

(adjective) moda, şık, popüler

Örnek:

She always wears the most fashionable clothes.
Her zaman en moda kıyafetleri giyer.

fasten

/ˈfæs.ən/

(verb) bağlamak, tutturmak, kapatmak

Örnek:

Please fasten your seatbelt.
Lütfen emniyet kemerinizi bağlayın.

favour

/ˈfeɪ.vɚ/

(noun) iyilik, lütuf, taraf tutma;

(verb) kayırmak, tercih etmek, desteklemek

Örnek:

Could you do me a favour and pick up my mail?
Bana bir iyilik yapıp postamı alabilir misin?

fear

/fɪr/

(noun) korku, endişe, saygı;

(verb) korkmak, endişelenmek

Örnek:

She felt a sudden surge of fear when she heard the strange noise.
Garip sesi duyduğunda aniden bir korku dalgası hissetti.

feature

/ˈfiː.tʃɚ/

(noun) özellik, nitelik, makale;

(verb) özellik taşımak, içermek, rol almak

Örnek:

The new phone has many exciting features.
Yeni telefonun birçok heyecan verici özelliği var.

fence

/fens/

(noun) çit, parmaklık, çalıntı mal satıcısı;

(verb) çitle çevirmek, parmaklık çekmek, eskrim yapmak

Örnek:

The farmer built a new fence around his pasture.
Çiftçi, otlağının etrafına yeni bir çit inşa etti.

fighting

/ˈfaɪ.t̬ɪŋ/

(noun) kavga, çatışma;

(verb) savaşan, kavga eden;

(adjective) kavgacı, agresif

Örnek:

The soldiers were engaged in heavy fighting.
Askerler şiddetli çatışmalara girmişti.

file

/faɪl/

(noun) dosya, klasör, eğe;

(verb) dosyalamak, arşivlemek, vermek

Örnek:

Please put these documents in the correct file.
Lütfen bu belgeleri doğru dosyaya koyun.

financial

/faɪˈnæn.ʃəl/

(adjective) finansal, mali

Örnek:

The company is facing serious financial difficulties.
Şirket ciddi finansal zorluklarla karşı karşıya.

fire

/faɪr/

(noun) ateş, yangın, silah sesi;

(verb) ateş etmek, vurmak, işten çıkarmak

Örnek:

The house caught fire and burned down.
Ev ateş aldı ve yandı.

fitness

/ˈfɪt.nəs/

(noun) fitness, kondisyon, uygunluk

Örnek:

Regular exercise is essential for good fitness.
Düzenli egzersiz iyi bir kondisyon için şarttır.

fixed

/fɪkst/

(adjective) sabit, yerleşik, belirlenmiş;

(verb) tamir etmek, düzeltmek, sabitlemek

Örnek:

The shelf is fixed to the wall.
Raf duvara sabitlenmiş.

flag

/flæɡ/

(noun) bayrak;

(verb) işaretlemek, bayrak çekmek, azalmak

Örnek:

The national flag was raised at dawn.
Ulusal bayrak şafakta çekildi.

flood

/flʌd/

(noun) sel, taşkın, akın;

(verb) sel basmak, su altında bırakmak, doldurmak

Örnek:

The heavy rains caused a severe flood in the region.
Şiddetli yağmurlar bölgede ciddi bir sele neden oldu.

flour

/ˈflaʊ.ɚ/

(noun) un;

(verb) unlamak, un serpmek

Örnek:

She added two cups of flour to the mixing bowl.
Karıştırma kabına iki su bardağı un ekledi.

flow

/floʊ/

(noun) akış, cereyan, süreklilik;

(verb) akmak, süzülmek, hareket etmek

Örnek:

The flow of water in the river increased after the rain.
Yağmurdan sonra nehirdeki su akışı arttı.

fold

/foʊld/

(verb) katlamak, batmak, kapanmak;

(noun) kat, kıvrım, sürü

Örnek:

She carefully folded the letter and put it in an envelope.
Mektubu dikkatlice katladı ve bir zarfa koydu.

folk

/foʊk/

(noun) halk, insanlar, folk;

(adjective) halk, geleneksel

Örnek:

Ordinary folk don't have much say in these matters.
Sıradan insanların bu konularda pek söz hakkı yok.

following

/ˈfɑː.loʊ.ɪŋ/

(adjective) sonraki, aşağıdaki;

(noun) takipçi kitlesi, destekçiler, hayranlar;

(preposition) sonra, takiben

Örnek:

The following day, we went to the beach.
Ertesi gün plaja gittik.

force

/fɔːrs/

(noun) kuvvet, enerji, zorlama;

(verb) zorlamak, mecbur etmek

Örnek:

He pushed the door with great force.
Kapıyı büyük bir kuvvetle itti.

forever

/fɔːˈrev.ɚ/

(adverb) sonsuza dek, daima, çok uzun süre

Örnek:

I will love you forever.
Seni sonsuza dek seveceğim.

frame

/freɪm/

(noun) çerçeve, iskelet, şasi;

(verb) çerçevelemek, oluşturmak, şekillendirmek

Örnek:

The old photograph was in a beautiful wooden frame.
Eski fotoğraf güzel bir ahşap çerçeve içindeydi.

freeze

/friːz/

(verb) donmak, dondurmak, hareketsiz kalmak;

(noun) don, dondurma, askıya alma

Örnek:

The water pipes might freeze if the temperature drops too low.
Sıcaklık çok düşerse su boruları donabilir.

frequently

/ˈfriː.kwənt.li/

(adverb) sık sık, çoğunlukla

Örnek:

She frequently visits her grandparents.
Büyükannesi ve büyükbabasını sık sık ziyaret eder.

friendship

/ˈfrend.ʃɪp/

(noun) dostluk, arkadaşlık

Örnek:

Their friendship grew stronger over the years.
Dostlukları yıllar geçtikçe daha da güçlendi.

frighten

/ˈfraɪ.tən/

(verb) korkutmak, ürkürmek

Örnek:

The sudden noise frightened the baby.
Ani gürültü bebeği korkuttu.

frightened

/ˈfraɪ.tənd/

(adjective) korkmuş, ürkmüş

Örnek:

The child was frightened by the loud thunder.
Çocuk yüksek gök gürültüsünden korkmuştu.

frightening

/ˈfraɪ.tən.ɪŋ/

(adjective) korkutucu, ürkütücü

Örnek:

The storm was truly frightening.
Fırtına gerçekten korkutucuydu.

frozen

/ˈfroʊ.zən/

(adjective) donmuş, dondurulmuş, hareketsiz;

(past participle) donmuş, dondurulmuş

Örnek:

The lake was completely frozen over.
Göl tamamen donmuştu.

fry

/fraɪ/

(verb) kızartmak, kızarmak, yanmak;

(noun) patates kızartması, kızartma, balık yavrusu

Örnek:

She decided to fry the eggs for breakfast.
Kahvaltı için yumurtaları kızartmaya karar verdi.

fuel

/ˈfjuː.əl/

(noun) yakıt, teşvik, besin;

(verb) yakıt ikmali yapmak, beslemek, körüklemek

Örnek:

The car runs on unleaded fuel.
Araba kurşunsuz yakıtla çalışır.

function

/ˈfʌŋk.ʃən/

(noun) işlev, görev, tören;

(verb) işlemek, çalışmak

Örnek:

The main function of the heart is to pump blood.
Kalbin ana işlevi kan pompalamaktır.

fur

/fɝː/

(noun) kürk, tüy, post;

(verb) kürk kaplamak, paslanmak

Örnek:

The cat's fur was soft and shiny.
Kedinin tüyleri yumuşak ve parlaktı.

further

/ˈfɝː.ðɚ/

(adverb) daha ileri, daha uzak, daha fazla;

(adjective) daha fazla, ek;

(verb) ilerletmek, geliştirmek

Örnek:

Let's walk a little further.
Biraz daha yürüyelim.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren