Avatar of Vocabulary Set A2 - B Harfi

Oxford 3000 - A2 İçinde A2 - B Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 3000 - A2' içinde 'A2 - B Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

back

/bæk/

(noun) sırt, arka, geri;

(adverb) geri, arkaya, tekrar;

(adjective) arka;

(verb) geri gitmek, desteklemek, arka çıkmak

Örnek:

He lay on his back, looking up at the stars.
Sırtüstü uzanmış, yıldızlara bakıyordu.

background

/ˈbæk.ɡraʊnd/

(noun) arka plan, geçmiş, eğitim

Örnek:

The mountains in the background added to the beauty of the landscape.
Arka plandaki dağlar manzaranın güzelliğine güzellik kattı.

badly

/ˈbæd.li/

(adverb) kötü, ağır, yetersiz

Örnek:

He was badly injured in the accident.
Kazada ağır yaralandı.

bar

/bɑːr/

(noun) çubuk, parmaklık, bar;

(verb) engellemek, yasaklamak, men etmek

Örnek:

He lifted the heavy iron bar.
Ağır demir çubuğu kaldırdı.

baseball

/ˈbeɪs.bɑːl/

(noun) beyzbol, beyzbol topu

Örnek:

My son loves to play baseball every weekend.
Oğlum her hafta sonu beyzbol oynamayı çok sever.

based

/ -beɪst/

(adjective) merkezli, dayalı, esaslı;

(verb) dayandırmak, esas almak

Örnek:

The company is based in London.
Şirket Londra'da yerleşiktir.

basketball

/ˈbæs.kət.bɑːl/

(noun) basketbol, basketbol topu

Örnek:

My favorite sport to watch is basketball.
İzlemeyi en sevdiğim spor basketbol.

bean

/biːn/

(noun) fasulye, bakla, çekirdek

Örnek:

She added some green beans to the salad.
Salataya biraz yeşil fasulye ekledi.

bear

/ber/

(noun) ayı;

(verb) taşımak, dayanmak, doğurmak

Örnek:

A grizzly bear was spotted near the campsite.
Kamp alanının yakınında bir boz ayı görüldü.

beat

/biːt/

(verb) dövmek, vurmak, yenmek;

(noun) ritim, vuruş, atış;

(adjective) bitkin, yorgun

Örnek:

He was severely beaten by the attackers.
Saldırganlar tarafından ağır şekilde dövüldü.

beef

/biːf/

(noun) dana eti, sığır eti, şikayet;

(verb) şikayet etmek, sızlanmak

Örnek:

We had roast beef for dinner.
Akşam yemeğinde rosto dana eti yedik.

before

/bɪˈfɔːr/

(preposition) önce, önünde;

(adverb) daha önce, önceden;

(conjunction) -den önce

Örnek:

Always wash your hands before eating.
Yemekten önce her zaman ellerinizi yıkayın.

behave

/bɪˈheɪv/

(verb) davranmak, hareket etmek, çalışmak

Örnek:

The children behaved well during the trip.
Çocuklar gezi boyunca iyi davrandılar.

behaviour

/bɪˈheɪ.vjɚ/

(noun) davranış, işleyiş

Örnek:

His behaviour at the party was unacceptable.
Partideki davranışı kabul edilemezdi.

belong

/bɪˈlɑːŋ/

(verb) ait olmak, üye olmak, yerinde olmak

Örnek:

This book belongs to me.
Bu kitap bana ait.

belt

/belt/

(noun) kemer, kuşak, bant;

(verb) kuşatmak, bağlamak, yüksek sesle şarkı söylemek

Örnek:

He tightened his belt after losing weight.
Kilo verdikten sonra kemerini sıktı.

benefit

/ˈben.ə.fɪt/

(noun) fayda, yarar, avantaj;

(verb) fayda sağlamak, yararlanmak, avantaj sağlamak

Örnek:

The new policy will bring many benefits to the community.
Yeni politika topluma birçok fayda sağlayacak.

best

/best/

(adjective) en iyi;

(adverb) en iyi;

(noun) en iyi;

(verb) yenmek, geçmek

Örnek:

This is the best coffee I've ever tasted.
Bu, şimdiye kadar tattığım en iyi kahve.

better

/ˈbet̬.ɚ/

(adjective) daha iyi;

(adverb) daha iyi;

(verb) iyileştirmek, geçmek;

(noun) üstünler, daha iyiler

Örnek:

This new model is much better than the old one.
Bu yeni model eskisinden çok daha iyi.

between

/bɪˈtwiːn/

(preposition) arasında;

(adverb) arasında

Örnek:

The ball rolled between the two cars.
Top iki arabanın arasından yuvarlandı.

billion

/ˈbɪl.jən/

(number) milyar;

(noun) bir sürü, çok fazla

Örnek:

The company is valued at over a billion dollars.
Şirketin değeri bir milyar doların üzerinde.

bin

/bɪn/

(noun) çöp kutusu, kutu;

(verb) çöpe atmak, bertaraf etmek

Örnek:

Please put the empty bottles in the recycling bin.
Lütfen boş şişeleri geri dönüşüm kutusuna atın.

biology

/baɪˈɑː.lə.dʒi/

(noun) biyoloji, yaşam süreçleri

Örnek:

She is studying biology at university.
Üniversitede biyoloji okuyor.

birth

/bɝːθ/

(noun) doğum, köken, başlangıç

Örnek:

She gave birth to a healthy baby boy.
Sağlıklı bir erkek bebek dünyaya getirdi.

biscuit

/ˈbɪs.kɪt/

(noun) bisküvi, kurabiye, hızlı ekmek

Örnek:

She offered me a cup of tea and a biscuit.
Bana bir fincan çay ve bir bisküvi ikram etti.

bit

/bɪt/

(noun) biraz, parça, bit;

(past tense) ısırdı

Örnek:

Can I have a bit of your cake?
Pastandan bir parça alabilir miyim?

blank

/blæŋk/

(adjective) boş, yazısız, ifadesiz;

(noun) boşluk, doldurulacak yer;

(verb) boşalmak, ifadesizleşmek

Örnek:

She handed me a blank sheet of paper.
Bana boş bir kağıt uzattı.

blood

/blʌd/

(noun) kan, mizaç, huy;

(verb) kanatmak, kanla kaplamak

Örnek:

He lost a lot of blood in the accident.
Kazada çok kan kaybetti.

blow

/bloʊ/

(verb) esmek, üflemek, patlatmak;

(noun) esinti, üfleme, darbe

Örnek:

The wind began to blow strongly.
Rüzgar şiddetli bir şekilde esmeye başladı.

board

/bɔːrd/

(noun) tahta, levha, yönetim kurulu;

(verb) binmek, gemiye binmek, yatılı kalacak yer sağlamak

Örnek:

He nailed the loose board back into place.
Gevşek tahtayı yerine çaktı.

boil

/bɔɪl/

(verb) kaynamak, haşlamak, pişirmek;

(noun) çıban, apse

Örnek:

The water began to boil rapidly.
Su hızla kaynamaya başladı.

bone

/boʊn/

(noun) kemik, kemik malzemesi;

(verb) kemiklerini ayırmak, ayıklamak

Örnek:

The dog buried a bone in the backyard.
Köpek arka bahçeye bir kemik gömdü.

book

/bʊk/

(noun) kitap, defter, kayıt;

(verb) ayırtmak, rezervasyon yapmak, kaydetmek

Örnek:

I'm reading a fascinating book about ancient history.
Antik tarih hakkında büyüleyici bir kitap okuyorum.

borrow

/ˈbɑːr.oʊ/

(verb) ödünç almak, uyarlamak

Örnek:

Can I borrow your pen for a moment?
Kalemini bir dakikalığına ödünç alabilir miyim?

boss

/bɑːs/

(noun) patron, amir, lider;

(verb) patronluk taslamak, yönetmek

Örnek:

My boss gave me a raise.
Patronum bana zam yaptı.

bottom

/ˈbɑː.t̬əm/

(noun) alt, dip, popo;

(adjective) alt, en alt;

(verb) dip yapmak, en aza indirmek

Örnek:

The book fell to the bottom of the stairs.
Kitap merdivenlerin dibine düştü.

bowl

/boʊl/

(noun) kase, çanak, bowling;

(verb) bowling oynamak, atmak

Örnek:

She filled the bowl with soup.
Kaseyi çorbayla doldurdu.

brain

/breɪn/

(noun) beyin, zeka, akıl;

(verb) beynine vurmak, kafasına vurmak

Örnek:

The human brain is a complex organ.
İnsan beyni karmaşık bir organdır.

bridge

/brɪdʒ/

(noun) köprü, burun köprüsü, bağlantı;

(verb) köprü kurmak, birleştirmek, kapatmak

Örnek:

The old stone bridge crosses the river.
Eski taş köprü nehri geçiyor.

bright

/braɪt/

(adjective) parlak, aydınlık, zeki;

(adverb) parlakça, aydınlıkça

Örnek:

The sun was so bright that I had to put on my sunglasses.
Güneş o kadar parlaktı ki güneş gözlüğümü takmak zorunda kaldım.

brilliant

/ˈbrɪl.jənt/

(adjective) parlak, dahice, mükemmel

Örnek:

She's a brilliant scientist.
O parlak bir bilim insanı.

broken

/ˈbroʊ.kən/

(adjective) kırık, bozuk, bozulmuş;

(past participle) kırılmış, bozulmuş

Örnek:

The vase fell and was completely broken.
Vazo düştü ve tamamen kırıldı.

brush

/brʌʃ/

(noun) fırça, dokunuş, sürtünme;

(verb) fırçalamak, sürmek, değmek

Örnek:

She used a soft brush to apply the paint.
Boyayı sürmek için yumuşak bir fırça kullandı.

burn

/bɝːn/

(verb) yanmak, yakmak, ateşle yok etmek;

(noun) yanık, yanma, yakma

Örnek:

The wood burned brightly in the fireplace.
Odun şöminede parlak bir şekilde yandı.

businessman

/ˈbɪz.nɪs.mən/

(noun) iş adamı, iş insanı

Örnek:

He is a successful businessman who owns several companies.
Birkaç şirketi olan başarılı bir iş adamıdır.

button

/ˈbʌt̬.ən/

(noun) düğme;

(verb) düğmelemek, düğmeye basmak

Örnek:

She sewed a new button on her coat.
Mantoya yeni bir düğme dikti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren