Avatar of Vocabulary Set C1 - Anlaşmazlığa Razı Olalım!

C1 Seviyesi İçinde C1 - Anlaşmazlığa Razı Olalım! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Anlaşmazlığa Razı Olalım!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

accommodate

/əˈkɑː.mə.deɪt/

(verb) ağırlamak, konaklatmak, uyarlamak

Örnek:

The hotel can accommodate up to 200 guests.
Otel 200 misafire kadar konaklama sağlayabilir.

compromise

/ˈkɑːm.prə.maɪz/

(noun) uzlaşma, taviz, tehlikeye atma;

(verb) ödün vermek, tehlikeye atmak, zayıflatmak

Örnek:

After long negotiations, they finally reached a compromise.
Uzun müzakerelerden sonra nihayet bir uzlaşmaya vardılar.

concede

/kənˈsiːd/

(verb) kabul etmek, teslim etmek, vermek

Örnek:

He finally had to concede that his opponent was right.
Sonunda rakibinin haklı olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.

cooperate

/koʊˈɑː.pə.reɪt/

(verb) işbirliği yapmak, kooperasyon yapmak, uymak

Örnek:

The two companies decided to cooperate on the new project.
İki şirket yeni projede işbirliği yapmaya karar verdi.

intervene

/ˌɪn.t̬ɚˈviːn/

(verb) müdahale etmek, araya girmek, meydana gelmek

Örnek:

The police had to intervene to stop the fight.
Polis kavgayı durdurmak için müdahale etmek zorunda kaldı.

interfere

/ˌɪn.t̬ɚˈfɪr/

(verb) müdahale etmek, karışmak, araya girmek

Örnek:

Don't interfere with my plans.
Planlarıma karışma.

seal

/siːl/

(noun) conta, mühür, damga;

(verb) mühürlemek, sızdırmaz hale getirmek, onaylamak

Örnek:

The broken seal caused the leak.
Kırık conta sızıntıya neden oldu.

sign

/saɪn/

(noun) tabela, işaret, levha;

(verb) imzalamak, onaylamak, işaret etmek

Örnek:

The sign said 'Stop'.
Tabela 'Dur' yazıyordu.

talk into

/tɔːk ˈɪntuː/

(phrasal verb) ikna etmek, razı etmek

Örnek:

I managed to talk him into coming with us.
Onu bizimle gelmeye ikna etmeyi başardım.

undertake

/ˌʌn.dɚˈteɪk/

(verb) üstlenmek, girişmek, yapmak

Örnek:

She decided to undertake the challenging project.
Zorlu projeyi üstlenmeye karar verdi.

violate

/ˈvaɪ.ə.leɪt/

(verb) ihlal etmek, çiğnemek, kutsallığını bozmak

Örnek:

They violated the terms of the agreement.
Anlaşma şartlarını ihlal ettiler.

raise hell

/reɪz hel/

(idiom) ortalığı ayağa kaldırmak, kıyameti koparmak, eğlenmek

Örnek:

If they don't fix this problem, I'm going to raise hell.
Bu sorunu çözmezlerse, ortalığı ayağa kaldıracağım.

wrap up

/ræp ʌp/

(phrasal verb) bitirmek, sonlandırmak, sıkı giyinmek

Örnek:

Let's wrap up this meeting and go home.
Bu toplantıyı bitirelim ve eve gidelim.

acceptance

/əkˈsep.təns/

(noun) kabul, onay

Örnek:

Her acceptance of the job offer made her very happy.
İş teklifini kabul etmesi onu çok mutlu etti.

compliance

/kəmˈplaɪ.əns/

(noun) uyum, itaat, uyumluluk

Örnek:

The company must ensure full compliance with environmental regulations.
Şirket, çevre düzenlemelerine tam uyumu sağlamalıdır.

consensus

/kənˈsen.səs/

(noun) fikir birliği, uzlaşma

Örnek:

There is a growing consensus among scientists that climate change is real.
Bilim insanları arasında iklim değişikliğinin gerçek olduğu konusunda artan bir fikir birliği var.

convention

/kənˈven.ʃən/

(noun) kongre, toplantı, gelenek

Örnek:

The annual sales convention will be held in Las Vegas.
Yıllık satış kongresi Las Vegas'ta yapılacak.

bargain

/ˈbɑːr.ɡɪn/

(noun) fırsat, kelepçe, anlaşma;

(verb) pazarlık etmek, anlaşmak

Örnek:

The new car was a real bargain at that price.
Yeni araba o fiyata gerçek bir fırsattı.

breach

/briːtʃ/

(noun) ihlal, çiğneme, gedik;

(verb) ihlal etmek, çiğnemek, aşmak

Örnek:

The company was sued for breach of contract.
Şirket sözleşme ihlali nedeniyle dava edildi.

commitment

/kəˈmɪt.mənt/

(noun) bağlılık, adanmışlık, taahhüt

Örnek:

Her commitment to her studies was admirable.
Çalışmalarına olan bağlılığı takdire şayandı.

fuss

/fʌs/

(noun) telaş, yaygara, tantana;

(verb) telaşlanmak, yaygara koparmak, titizlik göstermek

Örnek:

There was a lot of fuss over the new regulations.
Yeni düzenlemeler hakkında çok telaş vardı.

settlement

/ˈset̬.əl.mənt/

(noun) anlaşma, uzlaşma, yerleşim

Örnek:

The two parties reached a peaceful settlement after long negotiations.
İki taraf uzun müzakerelerden sonra barışçıl bir anlaşmaya vardı.

submission

/səbˈmɪʃ.ən/

(noun) teslim, başvuru, boyun eğme

Örnek:

The deadline for essay submission is next Friday.
Deneme teslim tarihi önümüzdeki Cuma.

tolerance

/ˈtɑː.lɚ.əns/

(noun) hoşgörü, tolerans, dayanıklılık

Örnek:

Religious tolerance is essential for a peaceful society.
Dini hoşgörü barışçıl bir toplum için esastır.

mutual

/ˈmjuː.tʃu.əl/

(adjective) karşılıklı, ortak

Örnek:

Their respect for each other was mutual.
Birbirlerine olan saygıları karşılıklıydı.

collective

/kəˈlek.tɪv/

(adjective) ortak, toplu;

(noun) kolektif, topluluk

Örnek:

It was a collective effort by the whole team.
Tüm ekibin ortak çabasıydı.

contrary

/ˈkɑːn.tre.ri/

(adjective) ters, karşıt;

(noun) tersi, aksine

Örnek:

His actions were contrary to his promises.
Eylemleri sözlerine aykırıydı.

joint

/dʒɔɪnt/

(noun) eklem, birleşim yeri, mekan;

(adjective) ortak, müşterek;

(verb) birleştirmek, eklemek

Örnek:

My knee joint aches after running.
Koştuktan sonra diz eklemim ağrıyor.

persuasive

/pɚˈsweɪ.sɪv/

(adjective) ikna edici, inandırıcı

Örnek:

Her arguments were so persuasive that I couldn't help but agree.
Argümanları o kadar ikna ediciydi ki katılmaktan başka çarem kalmadı.

settled

/ˈset̬.əld/

(adjective) çözülmüş, yerleşik, istikrarlı;

(past participle) yerleşti, çözdü, ödedi

Örnek:

The dispute was finally settled after months of negotiations.
Aylar süren müzakerelerin ardından anlaşmazlık nihayet çözüldü.

come to terms with

/kʌm tə tɜːrmz wɪθ/

(phrase) yüzleşmek, kabullenmek, uzlaşmak

Örnek:

It took him a long time to come to terms with his father's death.
Babasının ölümüyle yüzleşmesi uzun zaman aldı.

shit happens

/ʃɪt ˈhæp.ənz/

(idiom) olur böyle şeyler, hayat bu

Örnek:

I lost my wallet, but shit happens, I guess.
Cüzdanımı kaybettim ama olur böyle şeyler, sanırım.

tell me about it

/tel mi əˈbaʊt ɪt/

(idiom) bana bundan bahset, haklısın

Örnek:

“The traffic was terrible this morning.” “Tell me about it! I was stuck for an hour.”
“Bu sabah trafik berbattı.” “Bana bundan bahset! Bir saat sıkışıp kaldım.”

you can say that again

/juː kən seɪ ðæt əˈɡen/

(idiom) kesinlikle katılıyorum, çok doğru

Örnek:

This weather is terrible!" "You can say that again."
Bu hava berbat!" "Kesinlikle katılıyorum."

inconsistent

/ˌɪn.kənˈsɪs.tənt/

(adjective) tutarsız, çelişkili

Örnek:

His statements were inconsistent with the evidence.
İfadeleri kanıtlarla tutarsızdı.

demonstration

/ˌdem.ənˈstreɪ.ʃən/

(noun) gösteri, tanıtım, sunum

Örnek:

The chef gave a cooking demonstration.
Şef bir yemek gösterisi yaptı.

off the table

/ɔːf ðə ˈteɪ.bəl/

(idiom) masadan kalkmış, tartışma dışı

Örnek:

The proposal is now off the table after the board meeting.
Yönetim kurulu toplantısından sonra teklif artık masadan kalktı.

like hell

/laɪk hɛl/

(idiom) can havliyle, çok, şiddetle

Örnek:

He ran like hell to catch the bus.
Otobüsü yakalamak için can havliyle koştu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren