Avatar of Vocabulary Set Görüş Oluşturma veya İfade Etme 6

Fikir ve Tartışma İçinde Görüş Oluşturma veya İfade Etme 6 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Fikir ve Tartışma' içinde 'Görüş Oluşturma veya İfade Etme 6' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

suggest

/səˈdʒest/

(verb) önermek, tavsiye etmek, ima etmek

Örnek:

I suggest we take a break.
Bir mola vermemizi öneririm.

suggestion

/səˈdʒes.tʃən/

(noun) öneri, tavsiye, telkin

Örnek:

Do you have any suggestions for dinner tonight?
Bu akşam yemeği için herhangi bir öneriniz var mı?

swing

/swɪŋ/

(verb) sallanmak, sallamak, atlamak;

(noun) salıncak, değişim, salınım

Örnek:

The door swung open.
Kapı açıldı.

syndrome

/ˈsɪn.droʊm/

(noun) sendrom, davranış kalıbı

Örnek:

Down syndrome is a genetic disorder.
Down sendromu genetik bir hastalıktır.

take

/teɪk/

(verb) almak, tutmak, götürmek;

(noun) çekim, kayıt, alma

Örnek:

She decided to take a book from the shelf.
Raftan bir kitap almaya karar verdi.

take something into consideration

/teɪk ˈsʌmθɪŋ ˈɪntuː kənˌsɪdəˈreɪʃən/

(phrase) dikkate almak, göz önünde bulundurmak

Örnek:

We will take your suggestions into consideration when planning the event.
Etkinliği planlarken önerilerinizi dikkate alacağız.

tendentious

/tenˈden.ʃəs/

(adjective) taraflı, eğilimli

Örnek:

The article was criticized for its tendentious reporting.
Makale, taraflı haberciliği nedeniyle eleştirildi.

tendentiously

/ˌten.dənˈʃəs.li/

(adverb) taraflı olarak, önyargılı bir şekilde

Örnek:

The article was criticized for presenting the facts tendentiously.
Makale, gerçekleri taraflı bir şekilde sunması nedeniyle eleştirildi.

tendentiousness

/ˌten.dənˈʃəs.nəs/

(noun) eğilim, taraflılık

Örnek:

The article was criticized for its clear tendentiousness.
Makale, açık eğilimli olması nedeniyle eleştirildi.

that said

/ðæt sed/

(phrase) bununla birlikte, yine de

Örnek:

The job is demanding, but that said, it's also very rewarding.
İş zorlu, ama bununla birlikte, aynı zamanda çok ödüllendirici.

theory

/ˈθɪr.i/

(noun) teori, varsayım, ilkeler

Örnek:

The scientist proposed a new theory about the origin of the universe.
Bilim adamı evrenin kökeni hakkında yeni bir teori öne sürdü.

thesis

/ˈθiː.sɪs/

(noun) tez, önerme, doktora tezi

Örnek:

Her main thesis was that the economic crisis was caused by deregulation.
Ana tezi, ekonomik krizin deregülasyondan kaynaklandığıydı.

think

/θɪŋk/

(verb) düşünmek, sanmak, akıl yürütmek;

(noun) düşünce, fikir

Örnek:

What do you think about the new policy?
Yeni politika hakkında ne düşünüyorsun?

think for yourself

/θɪŋk fɔːr jʊərˈself/

(phrase) kendi başına düşünmek, kendi fikirlerini oluşturmak

Örnek:

It's important to think for yourself and not just follow the crowd.
Sadece kalabalığı takip etmek yerine kendi başına düşünmek önemlidir.

thinking

/ˈθɪŋ.kɪŋ/

(noun) düşünme, fikir;

(verb) düşünen, fikir yürüten;

(adjective) düşünen, akıllı

Örnek:

Her thinking was clear and logical.
Onun düşüncesi net ve mantıklıydı.

tide

/taɪd/

(noun) gelgit, medcezir, dalga;

(verb) idare etmek, atlatmak

Örnek:

The tide is coming in, so the beach will soon be covered.
Gelgit geliyor, bu yüzden plaj yakında kapanacak.

to my mind

/tə maɪ maɪnd/

(phrase) bana göre, benim fikrimce

Örnek:

To my mind, that's the best solution.
Bana göre, bu en iyi çözüm.

turnaround

/ˈtɝːn.ə.raʊnd/

(noun) dönüşüm, iyileşme, değişim

Örnek:

The company achieved a remarkable turnaround in its financial performance.
Şirket, finansal performansında dikkat çekici bir dönüşüm sağladı.

uncommunicative

/ˌʌn.kəˈmjuː.nə.kə.t̬ɪv/

(adjective) konuşkan olmayan, içe dönük, sessiz

Örnek:

He became withdrawn and uncommunicative after the accident.
Kazadan sonra içine kapanık ve konuşkan olmayan biri oldu.

unequivocal

/ˌʌn.ɪˈkwɪv.ə.kəl/

(adjective) kesin, açık, şüphe götürmez

Örnek:

The answer was an unequivocal 'no'.
Cevap kesin bir 'hayır' idi.

vacillate

/ˈvæs.ə.leɪt/

(verb) bocalamak, tereddüt etmek

Örnek:

She tends to vacillate between two extremes.
İki uç arasında bocalama eğilimindedir.

vacillation

/ˌvæs.əˈleɪ.ʃən/

(noun) kararsızlık, tereddüt, bocalama

Örnek:

His constant vacillation made it difficult to move forward with the project.
Sürekli kararsızlığı projenin ilerlemesini zorlaştırdı.

ventilate

/ˈven.t̬əl.eɪt/

(verb) havalandırmak, ventile etmek, dile getirmek

Örnek:

It's important to ventilate the room regularly to prevent mold.
Küfü önlemek için odayı düzenli olarak havalandırmak önemlidir.

verdict

/ˈvɝː.dɪkt/

(noun) karar, hüküm, görüş

Örnek:

The jury returned a verdict of not guilty.
Jüri beraat kararı verdi.

view

/vjuː/

(noun) manzara, görünüm, görüş;

(verb) görmek, izlemek, değerlendirmek

Örnek:

The hotel room had a stunning view of the ocean.
Otel odası okyanusun muhteşem bir manzarasına sahipti.

vocal

/ˈvoʊ.kəl/

(adjective) vokal, sesle ilgili, açık sözlü;

(noun) vokal, ses

Örnek:

She has amazing vocal range.
İnanılmaz bir vokal aralığı var.

vociferous

/vəˈsɪf.ɚ.əs/

(adjective) gürültülü, bağıran, yaygaracı

Örnek:

The protestors were vociferous in their demands for justice.
Protestocular adalet taleplerinde gürültülüydü.

voice

/vɔɪs/

(noun) ses, söz hakkı, fikir;

(verb) dile getirmek, ifade etmek

Örnek:

Her voice was clear and strong.
Sesi net ve güçlüydü.

volte-face

/ˌvɑːltˈfɑːs/

(noun) dönüş, fikir değiştirme

Örnek:

The politician's sudden volte-face on the issue surprised everyone.
Politikacının bu konudaki ani dönüşü herkesi şaşırttı.

weigh in

/weɪ ɪn/

(phrasal verb) fikir beyan etmek, katılmak, tartmak

Örnek:

Everyone wanted to weigh in on the new policy.
Herkes yeni politika hakkında fikir beyan etmek istedi.

weigh up

/weɪ ʌp/

(phrasal verb) tartmak, değerlendirmek, kanaat oluşturmak

Örnek:

You need to weigh up the pros and cons before making a choice.
Bir karar vermeden önce artıları ve eksileri tartmalısın.

welcome

/ˈwel.kəm/

(verb) karşılamak, ağırlamak;

(exclamation) hoş geldin, rica ederim;

(adjective) hoş karşılanan, memnuniyetle karşılanan;

(noun) karşılama, ağırlama

Örnek:

We welcomed the new neighbors to the community.
Yeni komşuları topluluğa karşıladık.

would

/wʊd/

(modal verb) -ecek, -acak, -ır mısınız

Örnek:

He said he would be here by noon.
Öğlene kadar burada olacağını söyledi.

write in

/raɪt ɪn/

(phrasal verb) yazmak, eklemek, yazarak oy kullanmak

Örnek:

Please write in your full name and address on the form.
Lütfen forma tam adınızı ve adresinizi yazın.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren