Avatar of Vocabulary Set Yayıncılık ve Gazetecilikle İlgili Eylemler

Medya İçinde Yayıncılık ve Gazetecilikle İlgili Eylemler Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Medya' içinde 'Yayıncılık ve Gazetecilikle İlgili Eylemler' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

announce

/əˈnaʊns/

(verb) duyurmak, ilan etmek, bildirmek

Örnek:

The company will announce its new product next month.
Şirket yeni ürününü gelecek ay duyuracak.

beam

/biːm/

(noun) kiriş, direk, ışın;

(verb) gülümsemek, ışıldamak, ışınlamak

Örnek:

The old house had exposed wooden beams.
Eski evin açıkta ahşap kirişleri vardı.

broadcast

/ˈbrɑːd.kæst/

(verb) yayınlamak, duyurmak, yaymak;

(noun) yayın, program

Örnek:

The BBC will broadcast the match live.
BBC maçı canlı yayınlayacak.

commentate

/ˈkɑː.mən.teɪt/

(verb) yorumlamak, anlatmak

Örnek:

He will commentate on the football match.
Futbol maçını yorumlayacak.

film

/fɪlm/

(noun) film, tabaka;

(verb) film çekmek, kaydetmek

Örnek:

We watched a horror film last night.
Dün gece bir korku filmi izledik.

interview

/ˈɪn.t̬ɚ.vjuː/

(noun) mülakat, röportaj;

(verb) mülakat yapmak, röportaj yapmak

Örnek:

She has an interview for a new job tomorrow.
Yarın yeni bir iş için mülakatı var.

introduce

/ˌɪn.trəˈduːs/

(verb) tanıştırmak, takdim etmek, tanıtmak

Örnek:

Let me introduce you to my colleague, Sarah.
Seni meslektaşım Sarah ile tanıştırayım.

jam

/dʒæm/

(noun) reçel, sıkışıklık, tıkanıklık;

(verb) sıkıştırmak, tıkamak, doğaçlama yapmak

Örnek:

She made homemade strawberry jam.
Ev yapımı çilek reçeli yaptı.

modulate

/ˈmɑː.dʒə.leɪt/

(verb) modüle etmek, ayarlamak

Örnek:

He learned to modulate his voice for public speaking.
Topluluk önünde konuşmak için sesini ayarlamayı öğrendi.

prerecord

/ˌpriːrɪˈkɔːrd/

(verb) önceden kaydetmek, ön kayıt yapmak

Örnek:

The show was prerecorded last week.
Gösteri geçen hafta önceden kaydedildi.

present

/ˈprez.ənt/

(noun) hediye, armağan, şimdiki zaman;

(adjective) mevcut, şimdiki;

(verb) sunmak, takdim etmek, vermek

Örnek:

She received a beautiful present for her birthday.
Doğum günü için güzel bir hediye aldı.

receive

/rɪˈsiːv/

(verb) almak, teslim almak, uğramak

Örnek:

She received a letter from her friend.
Arkadaşından bir mektup aldı.

relay

/ˌrɪˈleɪ/

(noun) bayrak yarışı, vardiya, takım;

(verb) iletmek, aktarmak, bildirmek

Örnek:

The workers operated in relays to ensure continuous production.
İşçiler sürekli üretimi sağlamak için vardiyalar halinde çalıştılar.

break

/breɪk/

(verb) kırmak, parçalamak, kesmek;

(noun) mola, kesinti, kaçış

Örnek:

The glass will break if you drop it.
Düşürürsen cam kırılır.

screen

/skriːn/

(noun) ekran, paravan, perde;

(verb) göstermek, yayınlamak, elekten geçirmek

Örnek:

The movie was projected onto a large screen.
Film büyük bir ekrana yansıtıldı.

show

/ʃoʊ/

(verb) göstermek, sergilemek, sunmak;

(noun) gösteri, şov, gösteriş

Örnek:

He likes to show off his new car.
Yeni arabasını göstermeyi sever.

simulcast

/ˈsaɪ.məl.kæst/

(noun) eşzamanlı yayın, simultane yayın;

(verb) eşzamanlı yayınlamak, simultane yayınlamak

Örnek:

The concert was a live simulcast on both radio and TV.
Konser hem radyo hem de TV'de canlı eşzamanlı yayınlandı.

televise

/ˈtel.ə.vaɪz/

(verb) televizyonda yayınlamak, yayınlamak

Örnek:

The event will be televised live around the world.
Etkinlik dünya çapında canlı yayınlanacak.

transmit

/trænsˈmɪt/

(verb) iletmek, aktarmak, bulaştırmak

Örnek:

The disease can be transmitted through contaminated water.
Hastalık kirli su yoluyla bulaşabilir.

encode

/ɪnˈkoʊd/

(verb) kodlamak, şifrelemek, dönüştürmek

Örnek:

The data was encoded to protect its privacy.
Veriler gizliliğini korumak için kodlandı.

network

/ˈnet.wɝːk/

(noun) ağ, şebeke, bilgisayar ağı;

(verb) ağa bağlamak, iletişim kurmak

Örnek:

The city has a complex network of roads.
Şehrin karmaşık bir yol ağı var.

tune in

/tuːn ɪn/

(phrasal verb) ayarlamak, izlemek, dinlemek

Örnek:

Don't forget to tune in to the live concert tonight.
Bu geceki canlı konsere ayarlamayı unutmayın.

view

/vjuː/

(noun) manzara, görünüm, görüş;

(verb) görmek, izlemek, değerlendirmek

Örnek:

The hotel room had a stunning view of the ocean.
Otel odası okyanusun muhteşem bir manzarasına sahipti.

decode

/diːˈkoʊd/

(verb) çözmek, deşifre etmek, anlamak

Örnek:

The intelligence agency managed to decode the enemy's secret messages.
İstihbarat teşkilatı düşmanın gizli mesajlarını çözmeyi başardı.

zap

/zæp/

(verb) yok etmek, silmek, hızla geçmek;

(noun) şaklama, acı;

(interjection) şak, pat

Örnek:

The superhero used his laser to zap the alien invaders.
Süper kahraman, uzaylı istilacıları yok etmek için lazerini kullandı.

listen in

/ˈlɪs.ən ɪn/

(phrasal verb) dinlemek, kulak misafiri olmak

Örnek:

I caught my sister trying to listen in on my phone call.
Kız kardeşimi telefon konuşmamı dinlemeye çalışırken yakaladım.

blaze

/bleɪz/

(noun) alev, yangın, parıltı;

(verb) alevlenmek, parlamak, işaretlemek

Örnek:

The forest was engulfed in a massive blaze.
Orman büyük bir yangınla sarıldı.

carry

/ˈker.i/

(verb) taşımak, götürmek, içermek;

(noun) menzil, uçuş mesafesi

Örnek:

She helped him carry the heavy box.
Ağır kutuyu taşımasına yardım etti.

contribute

/kənˈtrɪb.juːt/

(verb) katkıda bulunmak, bağışlamak, neden olmak

Örnek:

He contributed a large sum to the charity.
Hayır kurumuna büyük bir miktar bağışladı.

cover

/ˈkʌv.ɚ/

(verb) örtmek, kaplamak, kapsamak;

(noun) kapak, örtü, cover

Örnek:

She used a blanket to cover the sleeping child.
Uyuyan çocuğu örtmek için battaniye kullandı.

editorialize

/ˌed.əˈtɔːr.i.ə.laɪz/

(verb) başyazı yazmak, yorum yapmak

Örnek:

The newspaper decided to editorialize on the new policy.
Gazete, yeni politika hakkında başyazı yazmaya karar verdi.

report

/rɪˈpɔːrt/

(noun) rapor, bildiri, ses;

(verb) bildirmek, rapor etmek, rapor vermek

Örnek:

The police issued a report on the incident.
Polis olayla ilgili bir rapor yayınladı.

publish

/ˈpʌb.lɪʃ/

(verb) yayımlamak, neşretmek, açıklamak

Örnek:

The author hopes to publish her first novel next year.
Yazar, ilk romanını gelecek yıl yayımlamayı umuyor.

fact-check

/ˈfækt.tʃek/

(verb) doğrulamak, gerçekleri kontrol etmek;

(noun) doğrulama, gerçek kontrolü

Örnek:

Journalists must always fact-check their sources before publishing.
Gazeteciler yayınlamadan önce her zaman kaynaklarını doğrulamalıdır.

embed

/ɪmˈbed/

(verb) gömmek, yerleştirmek, gömme

Örnek:

He had a piece of glass embedded in his hand.
Eline bir cam parçası saplanmıştı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren