Avatar of Vocabulary Set B2 - Genel Fiiller

B2 Seviyesi İçinde B2 - Genel Fiiller Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Genel Fiiller' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

accompany

/əˈkʌm.pə.ni/

(verb) eşlik etmek, refakat etmek, birlikte olmak

Örnek:

The children were accompanied by their parents.
Çocuklara ebeveynleri eşlik etti.

acquire

/əˈkwaɪɚ/

(verb) edinmek, elde etmek, satın almak

Örnek:

The company decided to acquire a smaller competitor.
Şirket daha küçük bir rakibi satın almaya karar verdi.

approach

/əˈproʊtʃ/

(verb) yaklaşmak, gelmek, temas kurmak;

(noun) yaklaşım, yöntem, yaklaşma

Örnek:

As we approach the city, the traffic gets heavier.
Şehre yaklaştıkça trafik yoğunlaşıyor.

concern

/kənˈsɝːn/

(noun) endişe, ilgi, işletme;

(verb) ilgili olmak, alakalı olmak, endişelendirmek

Örnek:

The safety of the children is my main concern.
Çocukların güvenliği benim asıl endişemdir.

deserve

/dɪˈzɝːv/

(verb) hak etmek

Örnek:

He deserves a medal for his bravery.
Cesareti için bir madalyayı hak ediyor.

emerge

/ɪˈmɝːdʒ/

(verb) ortaya çıkmak, belirmek, belirginleşmek

Örnek:

The sun emerged from behind the clouds.
Güneş bulutların arkasından çıktı.

engage

/ɪnˈɡeɪdʒ/

(verb) meşgul etmek, ilgisini çekmek, dahil etmek;

(adjective) meşgul, dalmış

Örnek:

The story was so captivating that it fully engaged my attention.
Hikaye o kadar büyüleyiciydi ki dikkatimi tamamen çekti.

excuse

/ɪkˈskjuːz/

(noun) bahane, mazeret;

(verb) muaf tutmak, affetmek, mazur görmek

Örnek:

He made a lame excuse for being late.
Geç kalmak için zayıf bir bahane uydurdu.

impress

/ɪmˈpres/

(verb) etkilemek, izlenim bırakmak, damgalamak

Örnek:

His performance really impressed the judges.
Performansı jüriyi gerçekten etkiledi.

interrupt

/ˌɪn.t̬əˈrʌpt/

(verb) kesmek, bölmek

Örnek:

Please don't interrupt me while I'm speaking.
Konuşurken beni bölmeyin lütfen.

range

/reɪndʒ/

(noun) aralık, menzil, yelpaze;

(verb) değişmek, uzanmak, sıralamak

Örnek:

The price range for these cars is between $20,000 and $30,000.
Bu arabaların fiyat aralığı 20.000 ila 30.000 dolar arasındadır.

rely

/rɪˈlaɪ/

(verb) güvenmek, dayanmak

Örnek:

You can always rely on me for help.
Yardım için her zaman bana güvenebilirsin.

retain

/rɪˈteɪn/

(verb) korumak, tutmak, emmek

Örnek:

She managed to retain her composure despite the bad news.
Kötü haberlere rağmen soğukkanlılığını korumayı başardı.

reveal

/rɪˈviːl/

(verb) ortaya çıkarmak, açıklamak, göstermek

Örnek:

The investigation revealed the truth.
Soruşturma gerçeği ortaya çıkardı.

seek

/siːk/

(verb) aramak, peşinde olmak, istemek

Örnek:

They came to seek refuge from the war.
Savaştan sığınacak yer aramak için geldiler.

sense

/sens/

(noun) duyu, his, duygu;

(verb) hissetmek, sezmek

Örnek:

Our five senses help us understand the world.
Beş duyumuz dünyayı anlamamıza yardımcı olur.

shape

/ʃeɪp/

(noun) şekil, biçim, yapı;

(verb) şekil vermek, biçimlendirmek

Örnek:

The artist molded the clay into a beautiful shape.
Sanatçı kili güzel bir şekle soktu.

shift

/ʃɪft/

(noun) kayma, değişim, vardiya;

(verb) kaydırmak, yer değiştirmek, vites değiştirmek

Örnek:

There has been a significant shift in public opinion.
Kamuoyunda önemli bir kayma oldu.

split

/splɪt/

(verb) bölmek, ayırmak, yarmak;

(noun) bölünme, ayrılık, açılma;

(adjective) bölünmüş, ayrılmış, ayrık

Örnek:

The company decided to split into two separate entities.
Şirket iki ayrı varlığa bölünmeye karar verdi.

spot

/spɑːt/

(noun) leke, nokta, yer;

(verb) fark etmek, görmek

Örnek:

There's a grease spot on your shirt.
Gömleğinde bir yağ lekesi var.

subject

/ˈsʌb.dʒekt/

(noun) konu, mesele, ders;

(verb) tabi tutmak, maruz bırakmak;

(adjective) tabi, eğilimli

Örnek:

The main subject of the meeting was the new budget.
Toplantının ana konusu yeni bütçeydi.

surround

/səˈraʊnd/

(verb) çevrelemek, kuşatmak

Örnek:

The police quickly surrounded the building.
Polis binayı hızla kuşattı.

swear

/swer/

(verb) küfür etmek, lanet etmek, yemin etmek

Örnek:

He tends to swear a lot when he's angry.
Sinirlendiğinde çok küfür etme eğilimindedir.

tear

/ter/

(verb) yırtmak, parçalamak, delik açmak;

(noun) gözyaşı

Örnek:

She accidentally tore the letter in half.
Mektubu yanlışlıkla ikiye yırtıverdi.

track

/træk/

(noun) yol, iz, hat;

(verb) takip etmek, izini sürmek, izlemek

Örnek:

The old logging track was overgrown with weeds.
Eski tomrukçuluk yolu otlarla kaplanmıştı.

transfer

/ˈtræns.fɝː/

(verb) aktarmak, transfer etmek, geçirmek;

(noun) aktarım, transfer, nakil

Örnek:

Please transfer the files to the new folder.
Lütfen dosyaları yeni klasöre aktarın.

transform

/trænsˈfɔːrm/

(verb) dönüştürmek, değiştirmek, çevirmek

Örnek:

The internet has transformed the way we communicate.
İnternet, iletişim kurma şeklimizi dönüştürdü.

urge

/ɝːdʒ/

(noun) istek, dürtü, arzu;

(verb) şiddetle tavsiye etmek, teşvik etmek, zorlamak

Örnek:

He felt a sudden urge to travel.
Aniden seyahat etme isteği duydu.

vary

/ˈver.i/

(verb) değişmek, farklılık göstermek, değiştirmek

Örnek:

The prices of flights vary depending on the season.
Uçuş fiyatları mevsime göre değişir.

whisper

/ˈwɪs.pɚ/

(verb) fısıldamak;

(noun) fısıltı

Örnek:

She leaned in to whisper a secret in his ear.
Kulağına bir sır fısıldamak için eğildi.

go

/ɡoʊ/

(verb) gitmek, çalışmak, işlemek;

(noun) deneme, sıra;

(adjective) hazır, çalışır durumda;

(exclamation) hadi, başla

Örnek:

I need to go to the store.
Markete gitmem gerekiyor.

oversleep

/ˌoʊ.vɚˈsliːp/

(verb) uyuyakalmak, fazla uyumak

Örnek:

I overslept and missed my morning class.
Uyuya kaldım ve sabah dersimi kaçırdım.

preserve

/prɪˈzɝːv/

(verb) korumak, muhafaza etmek, saklamak;

(noun) reçel, konserve, koruma alanı

Örnek:

We must preserve our natural resources for future generations.
Doğal kaynaklarımızı gelecek nesiller için korumalıyız.

resurface

/ˌriːˈsɝː.fɪs/

(verb) yeniden yüzeylemek, kaplamak, yeniden yüzeye çıkmak

Örnek:

The city council decided to resurface the main road next month.
Belediye meclisi önümüzdeki ay ana yolu yeniden yüzeylemeye karar verdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren