Avatar of Vocabulary Set Sanatın Unsurları ve İlkeleri

Sanat ve El Sanatları İçinde Sanatın Unsurları ve İlkeleri Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Sanat ve El Sanatları' içinde 'Sanatın Unsurları ve İlkeleri' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

balance

/ˈbæl.əns/

(noun) denge, uyum, bakiye;

(verb) dengelemek, karşılaştırmak

Örnek:

She lost her balance and fell.
Dengesini kaybetti ve düştü.

line

/laɪn/

(noun) çizgi, sıra, kuyruk;

(verb) sıraya girmek, dizmek, kaplamak

Örnek:

Draw a straight line on the paper.
Kağıda düz bir çizgi çiz.

shape

/ʃeɪp/

(noun) şekil, biçim, yapı;

(verb) şekil vermek, biçimlendirmek

Örnek:

The artist molded the clay into a beautiful shape.
Sanatçı kili güzel bir şekle soktu.

form

/fɔːrm/

(noun) şekil, tür, form;

(verb) şekil vermek, oluşturmak, oluşmak

Örnek:

Water can exist in solid, liquid, or gaseous form.
Su katı, sıvı veya gaz halinde bulunabilir.

color

/ˈkʌl.ɚ/

(noun) renk, pigment, boya;

(verb) renklendirmek, boyamak

Örnek:

Red is my favorite color.
Kırmızı benim favori rengim.

space

/speɪs/

(noun) yer, boşluk, uzay;

(verb) aralık bırakmak, yerleştirmek

Örnek:

There's not enough space for all these books.
Bu kitaplar için yeterli yer yok.

texture

/ˈteks.tʃɚ/

(noun) doku, yapı, hissiyat;

(verb) doku vermek, yapılandırmak

Örnek:

The silk scarf had a smooth, soft texture.
İpek eşarbın pürüzsüz, yumuşak bir dokusu vardı.

value

/ˈvæl.juː/

(noun) değer, önem, fiyat;

(verb) değer biçmek, kıymetini belirlemek, değer vermek

Örnek:

The true value of friendship cannot be measured.
Dostluğun gerçek değeri ölçülemez.

materiality

/məˌtɪriˈæləti/

(noun) maddesellik, fiziksel varlık, önem

Örnek:

The artist explored the materiality of clay in her sculptures.
Sanatçı, heykellerinde kilin maddeselliğini keşfetti.

hue

/hjuː/

(noun) ton, renk

Örnek:

The painting featured a vibrant hue of blue.
Tablo canlı bir mavi tonu içeriyordu.

intensity

/ɪnˈten.sə.t̬i/

(noun) şiddet, yoğunluk

Örnek:

The intensity of the sun was unbearable.
Güneşin şiddeti dayanılmazdı.

brightness

/ˈbraɪt.nəs/

(noun) parlaklık, aydınlık, zeka

Örnek:

The brightness of the sun made it hard to see.
Güneşin parlaklığı görmeyi zorlaştırdı.

saturation

/ˌsætʃ.əˈreɪ.ʃən/

(noun) doygunluk, pazar doygunluğu, aşırı arz

Örnek:

The solution reached saturation when no more salt could dissolve.
Daha fazla tuz çözünemediğinde çözelti doygunluğa ulaştı.

tint

/tɪnt/

(noun) ton, renk, saç boyası;

(verb) renklendirmek, tonlamak

Örnek:

The sky had a beautiful orange tint at sunset.
Gün batımında gökyüzü güzel bir turuncu tonuna sahipti.

shade

/ʃeɪd/

(noun) gölge, ton, perde;

(verb) gölgelemek, korumak, tonlamak

Örnek:

We sat in the shade of a large tree.
Büyük bir ağacın gölgesinde oturduk.

tone

/toʊn/

(noun) ton, ses, hava;

(verb) tonlamak, azaltmak, ayarlamak

Örnek:

The singer's voice had a beautiful, clear tone.
Şarkıcının sesi güzel, net bir tona sahipti.

point

/pɔɪnt/

(noun) uç, nokta, yer;

(verb) işaret etmek, göstermek, doğrultmak

Örnek:

The point of the knife was very sharp.
Bıçağın ucu çok keskin.

pattern

/ˈpæt̬.ɚn/

(noun) desen, motif, kalıp;

(verb) desenlendirmek, şekillendirmek

Örnek:

The wallpaper has a floral pattern.
Duvar kağıdında çiçekli bir desen var.

composition

/ˌkɑːm.pəˈzɪʃ.ən/

(noun) bileşim, yapı, beste

Örnek:

The composition of the soil affects plant growth.
Toprağın bileşimi bitki büyümesini etkiler.

unity

/ˈjuː.nə.t̬i/

(noun) birlik, uyum, bütünlük

Örnek:

The team showed great unity in their efforts.
Takım çabalarında büyük bir birlik gösterdi.

harmony

/ˈhɑːr.mə.ni/

(noun) armoni, uyum, ahenk

Örnek:

The choir sang in perfect harmony.
Koro mükemmel bir uyum içinde şarkı söyledi.

perspective

/pɚˈspek.tɪv/

(noun) bakış açısı, perspektif

Örnek:

Her unique perspective on the issue offered new insights.
Konuya ilişkin eşsiz bakış açısı yeni içgörüler sundu.

similarity

/ˌsɪm.əˈler.ə.t̬i/

(noun) benzerlik, eşlik

Örnek:

There is a strong similarity between the two paintings.
İki resim arasında güçlü bir benzerlik var.

contrast

/ˈkɑːn.træst/

(noun) kontrast, zıtlık;

(verb) karşılaştırmak, zıtlaştırmak

Örnek:

The white walls provided a stark contrast to the dark furniture.
Beyaz duvarlar, koyu renk mobilyalarla keskin bir kontrast oluşturuyordu.

continuation

/kənˌtɪn.juˈeɪ.ʃən/

(noun) devam, süreklilik, ek

Örnek:

The project is a continuation of our previous research.
Proje, önceki araştırmamızın bir devamıdır.

repetition

/ˌrep.əˈtɪʃ.ən/

(noun) tekrar, yineleme

Örnek:

The repetition of the main theme makes the song memorable.
Ana temanın tekrarı şarkıyı akılda kalıcı kılıyor.

rhythm

/ˈrɪð.əm/

(noun) ritim, tempo, düzen

Örnek:

The dancer moved with a graceful rhythm.
Dansçı zarif bir ritimle hareket etti.

theme

/θiːm/

(noun) tema, konu, melodi;

(verb) temalandırmak, tema vermek

Örnek:

The main theme of the novel is love and loss.
Romanın ana teması aşk ve kayıptır.

symmetry

/ˈsɪm.ə.tri/

(noun) simetri, bakışım

Örnek:

The human body exhibits remarkable symmetry.
İnsan vücudu dikkat çekici bir simetri sergiler.

asymmetry

/eɪˈsɪm.ə.tri/

(noun) asimetri, dengesizlik

Örnek:

The architect intentionally designed the building with a striking asymmetry.
Mimar, binayı kasıtlı olarak çarpıcı bir asimetri ile tasarladı.

hierarchy

/ˈhaɪ.rɑːr.ki/

(noun) hiyerarşi, sıradüzen

Örnek:

The company has a strict management hierarchy.
Şirketin katı bir yönetim hiyerarşisi var.

dominance

/ˈdɑː.mə.nəns/

(noun) hakimiyet, egemenlik

Örnek:

The company achieved market dominance with its innovative products.
Şirket, yenilikçi ürünleriyle pazar hakimiyeti sağladı.

emphasis

/ˈem.fə.sɪs/

(noun) vurgu, önem, ağırlık

Örnek:

The school places a strong emphasis on academic achievement.
Okul, akademik başarıya büyük önem veriyor.

scale

/skeɪl/

(noun) ölçek, kapsam, pul;

(verb) tırmanmak, çıkmak, pullarını temizlemek

Örnek:

The Richter scale measures the magnitude of earthquakes.
Richter ölçeği depremlerin büyüklüğünü ölçer.

proportion

/prəˈpɔːr.ʃən/

(noun) oran, pay, orantı;

(verb) oranlamak, orantılamak

Örnek:

The proportion of women in the workforce has increased.
İşgücündeki kadın oranı arttı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren