Avatar of Vocabulary Set 800 Puan

25. Gün - Sürüş İçinde 800 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'25. Gün - Sürüş' içinde '800 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

across the street

/əˈkrɔs ðə striːt/

(phrase) sokağın karşısında, sokağın öbür tarafında

Örnek:

The new coffee shop is across the street from the park.
Yeni kahve dükkanı parkın karşı sokağında.

around the corner

/əˈraʊnd ðə ˈkɔrnər/

(idiom) yakında, eli kulağında, köşede

Örnek:

My birthday is just around the corner.
Doğum günüm yakında.

be closed to traffic

/bi kloʊzd tu ˈtræfɪk/

(phrase) trafiğe kapalı

Örnek:

The main street will be closed to traffic during the festival.
Ana cadde festival boyunca trafiğe kapalı olacak.

be held up in traffic

/biː held ʌp ɪn ˈtræf.ɪk/

(idiom) trafikte takılı kalmak, trafik yüzünden gecikmek

Örnek:

I'm sorry I'm late; I was held up in traffic for over an hour.
Geciktiğim için üzgünüm; bir saatten fazla trafikte takılı kaldım.

be lined with

/bi laɪnd wɪð/

(phrase) sıralanmak, çevrili olmak, kaplanmış olmak

Örnek:

The streets were lined with cheering crowds.
Sokaklar tezahürat yapan kalabalıklarla çevriliydi.

broadcast

/ˈbrɑːd.kæst/

(verb) yayınlamak, duyurmak, yaymak;

(noun) yayın, program

Örnek:

The BBC will broadcast the match live.
BBC maçı canlı yayınlayacak.

bypass

/ˈbaɪ.pæs/

(noun) çevre yolu, bypass, köprüleme;

(verb) pas geçmek, atlamak

Örnek:

The new bypass will significantly reduce traffic congestion in the town center.
Yeni çevre yolu şehir merkezindeki trafik sıkışıklığını önemli ölçüde azaltacak.

carpool

/ˈkɑːrˌpuːl/

(verb) ortak araç, ortak araç kullanmak;

(noun) ortak araç, ortak araç kullanmak

Örnek:

We decided to carpool to work to save on gas.
Benzinden tasarruf etmek için işe ortak araçla gitmeye karar verdik.

come to a standstill

/kʌm tuː ə ˈstænd.stɪl/

(idiom) durma noktasına gelmek, tamamen durmak

Örnek:

Traffic came to a standstill because of the heavy snow.
Yoğun kar yağışı nedeniyle trafik durma noktasına geldi.

commuter

/kəˈmjuː.t̬ɚ/

(noun) işe gidip gelen, banliyö yolcusu

Örnek:

Many commuters prefer to take the train to avoid traffic.
Birçok işe gidip gelen kişi, trafiği önlemek için treni tercih eder.

cross the street

/krɔːs ðə striːt/

(phrase) karşıdan karşıya geçmek, caddeden geçmek

Örnek:

Always look both ways before you cross the street.
Karşıdan karşıya geçmeden önce daima her iki yöne de bakın.

direct traffic

/dəˈrɛkt ˈtræfɪk/

(phrase) trafiği yönetmek, trafiği yönlendirmek, trafik yönlendirmek

Örnek:

The police officer had to direct traffic after the accident.
Kazadan sonra polis memuru trafiği yönetmek zorunda kaldı.

driver's license

/ˈdraɪ.vərz ˌlaɪ.səns/

(noun) ehliyet

Örnek:

You need a valid driver's license to rent a car.
Araba kiralamak için geçerli bir ehliyete ihtiyacınız var.

driveway

/ˈdraɪv.weɪ/

(noun) garaj yolu, araba yolu

Örnek:

He parked his car in the driveway.
Arabasını garaj yoluna park etti.

driving direction

/ˈdraɪ.vɪŋ dəˈrek.ʃən/

(noun) yol tarifi

Örnek:

Could you send me the driving directions to your new house?
Yeni evine giden yol tarifini bana gönderebilir misin?

footrest

/ˈfʊtˌrɛst/

(noun) ayak dayama yeri, ayaklık

Örnek:

She put her feet up on the soft footrest.
Ayaklarını yumuşak ayak dayama yerine koydu.

get a ride

/ɡɛt ə raɪd/

(idiom) birinin arabasıyla gitmek, otostop çekmek

Örnek:

I managed to get a ride to the airport with my neighbor.
Komşumla havaalanına gitmek için bir araç bulabildim.

get lost

/ɡet lɔːst/

(idiom) defolmak, yıkılmak, kaybolmak

Örnek:

I told him to get lost and leave me alone.
Ona defolup gitmesini ve beni yalnız bırakmasını söyledim.

get to

/ɡet tə/

(phrasal verb) ulaşmak, varmak, fırsat bulmak

Örnek:

How do I get to the train station from here?
Buradan tren istasyonuna nasıl giderim?

give A a ride

/ɡɪv eɪ ə raɪd/

(idiom) arabayla bırakmak, birine yol vermek

Örnek:

Can you give me a ride to the airport?
Beni havaalanına bırakabilir misin?

have a flat tire

/hæv ə flæt ˈtaɪər/

(idiom) lastiği patlamak, lastiği inmek

Örnek:

I was late for work because I had a flat tire on the highway.
Otoyolda lastiğim patladığı için işe geç kaldım.

headlight

/ˈhed.laɪt/

(noun) far

Örnek:

The car's headlights illuminated the dark road.
Arabanın farları karanlık yolu aydınlattı.

land at the dock

/lænd æt ðə dɑːk/

(phrase) iskeleye yanaşmak, rıhtıma yanaşmak

Örnek:

The captain managed to land at the dock despite the heavy fog.
Kaptan, yoğun sise rağmen iskeleye yanaşmayı başardı.

lane

/leɪn/

(noun) şerit, yol, kulvar

Örnek:

The car turned into a narrow country lane.
Araba dar bir köy yoluna saptı.

lean over the railing

/liːn ˈoʊ.vɚ ðə ˈreɪ.lɪŋ/

(phrase) korkuluktan sarkmak, parmaklığa eğilmek

Örnek:

Don't lean over the railing too far or you might fall.
Korkuluktan aşağı çok fazla sarkma, yoksa düşebilirsin.

license plate number

/ˈlaɪ.səns pleɪt ˈnʌm.bər/

(noun) plaka numarası

Örnek:

The witness managed to write down the license plate number of the getaway car.
Tanık, kaçan arabanın plaka numarasını yazmayı başardı.

lock the key in the car

/lɑːk ðə kiː ɪn ðə kɑːr/

(phrase) anahtarları arabanın içinde kilitli unutmak

Örnek:

I can't believe I locked the keys in the car at the grocery store.
Marketin önünde anahtarları arabanın içinde kilitli bıraktığıma inanamıyorum.

make a stop

/meɪk ə stɑːp/

(idiom) durmak, mola vermek

Örnek:

We need to make a stop for gas before we hit the highway.
Otoyola çıkmadan önce benzin almak için durmamız gerekiyor.

make a transfer

/meɪk ə ˈtræns.fɝː/

(phrase) transfer yapmak, aktarma yapmak

Örnek:

I need to make a transfer from my savings to my checking account.
Tasarruf hesabımdan vadesiz hesabıma transfer yapmam gerekiyor.

march

/mɑːrtʃ/

(verb) yürümek, ilerlemek, hızla yürümek;

(noun) yürüyüş, marş, Mart

Örnek:

The soldiers marched in perfect formation.
Askerler mükemmel bir düzen içinde yürüdüler.

mileage

/ˈmaɪ.lɪdʒ/

(noun) kilometre, yakıt tüketimi, fayda

Örnek:

The car has high mileage, so it's cheaper.
Arabanın kilometresi yüksek, bu yüzden daha ucuz.

navigation

/ˌnæv.əˈɡeɪ.ʃən/

(noun) navigasyon, yön bulma, denizcilik

Örnek:

GPS devices have revolutionized car navigation.
GPS cihazları araç navigasyonunda devrim yarattı.

one-way ticket

/ˌwʌn.weɪ ˈtɪk.ɪt/

(noun) tek yön bilet

Örnek:

I bought a one-way ticket to London.
Londra'ya tek yön bilet aldım.

parking garage

/ˈpɑːrkɪŋ ɡəˈrɑːʒ/

(noun) otopark, çok katlı otopark

Örnek:

I left my car in the parking garage downtown.
Arabamı şehir merkezindeki otoparka bıraktım.

pathway

/ˈpæθ.weɪ/

(noun) patika, yol, yöntem

Örnek:

The children followed the narrow pathway through the woods.
Çocuklar ormandaki dar patikayı takip etti.

push one's way through

/pʊʃ wʌnz weɪ θruː/

(idiom) iterek ilerlemek, yol açmak

Örnek:

He had to push his way through the dense crowd to reach the stage.
Sahneye ulaşmak için kalabalığın arasından iterek ilerlemek zorunda kaldı.

ride away

/raɪd əˈweɪ/

(phrasal verb) binip gitmek, uzaklaşmak

Örnek:

He jumped on his bike and rode away.
Bisikletine atladı ve uzaklaştı.

road sign

/ˈroʊd saɪn/

(noun) yol işareti, trafik işareti

Örnek:

The driver missed the road sign for the exit.
Sürücü çıkış yol işaretini kaçırdı.

roadwork

/ˈroʊd.wɝːk/

(noun) yol çalışması, yol yapımı

Örnek:

Expect delays due to roadwork on the highway.
Otoyoldaki yol çalışmaları nedeniyle gecikmeler bekleyin.

shortcut

/ˈʃɔːrt-/

(noun) kestirme yol, hızlı yöntem, kısayol;

(verb) kestirme yol yapmak, kısaltmak

Örnek:

Let's take a shortcut through the park to save time.
Zaman kazanmak için parktan bir kestirme yol alalım.

stop at a light

/stɑːp æt ə laɪt/

(phrase) ışıkta durmak

Örnek:

You must always stop at a light when it turns red.
Lamba kırmızıya döndüğünde her zaman ışıkta durmalısın.

stop for fuel

/stɑːp fɔːr ˈfjuːəl/

(phrase) yakıt ikmali yapmak, benzin almak için durmak

Örnek:

We need to stop for fuel before we get on the highway.
Otoyola çıkmadan önce yakıt almak için durmamız gerekiyor.

storage compartment

/ˈstɔːr.ɪdʒ kəmˈpɑːrt.mənt/

(noun) saklama bölmesi, eşya gözü

Örnek:

The overhead storage compartment is full.
Baş üstü saklama bölmesi dolu.

street sign

/striːt saɪn/

(noun) sokak tabelası, trafik levhası

Örnek:

The street sign says that we are on Broadway.
Sokak tabelası Broadway'de olduğumuzu söylüyor.

toll price

/toʊl praɪs/

(noun) geçiş ücreti, otoyol ücreti

Örnek:

The toll price for crossing the bridge has increased this year.
Köprüden geçiş ücreti bu yıl arttı.

traffic jam

/ˈtræf.ɪk ˌdʒæm/

(noun) trafik sıkışıklığı, trafik tıkacı

Örnek:

I was stuck in a huge traffic jam for an hour.
Bir saat boyunca büyük bir trafik sıkışıklığında kaldım.

walk through

/wɔːk θruː/

(phrasal verb) adım adım anlatmak, üzerinden geçmek;

(noun) tanıtım, ön inceleme

Örnek:

Can you walk me through the installation process?
Kurulum sürecini bana adım adım anlatabilir misiniz?

walking distance

/ˈwɔː.kɪŋ ˌdɪs.təns/

(noun) yürüme mesafesi

Örnek:

The beach is within walking distance of our hotel.
Plaj, otelimize yürüme mesafesindedir.

walkway

/ˈwɑː.kweɪ/

(noun) yürüyüş yolu, geçit

Örnek:

The scenic walkway offered beautiful views of the river.
Manzaralı yürüyüş yolu nehrin güzel manzaralarını sunuyordu.

windshield

/ˈwɪnd.ʃiːld/

(noun) ön cam

Örnek:

The rock hit the windshield and cracked it.
Taş ön cama çarptı ve çatlattı.

creation

/kriˈeɪ.ʃən/

(noun) yaratma, oluşturma, kurma

Örnek:

The creation of the universe is a profound mystery.
Evrenin yaratılışı derin bir gizemdir.

motivate

/ˈmoʊ.t̬ə.veɪt/

(verb) motive etmek, teşvik etmek

Örnek:

He is highly motivated by success.
Başarı onu çok motive ediyor.

normal

/ˈnɔːr.məl/

(adjective) normal, olağan;

(noun) normal, olağan durum

Örnek:

It's normal to feel nervous before a big presentation.
Büyük bir sunumdan önce gergin hissetmek normaldir.

still

/stɪl/

(adverb) hala, yine, yine de;

(adjective) sakin, hareketsiz;

(noun) kare, fotoğraf;

(verb) sakinleştirmek, dindirmek

Örnek:

It's still raining outside.
Dışarıda hala yağmur yağıyor.

traffic signal

/ˈtræf.ɪk ˌsɪɡ.nəl/

(noun) trafik ışığı, trafik lambası

Örnek:

The traffic signal turned red just as I reached the intersection.
Kavşağa vardığımda trafik ışığı tam o anda kırmızıya döndü.

valuable

/ˈvæl.jə.bəl/

(adjective) değerli, kıymetli, faydalı

Örnek:

The antique vase is extremely valuable.
Antika vazo son derece değerli.

volunteer

/ˌvɑː.lənˈtɪr/

(noun) gönüllü;

(verb) gönüllü olmak, teklif etmek

Örnek:

Many volunteers helped clean up the park.
Birçok gönüllü parkı temizlemeye yardım etti.

at full speed

/æt fʊl spiːd/

(phrase) tam hızla, tam kapasite

Örnek:

The car was traveling at full speed down the highway.
Araba otoyolda tam hızla ilerliyordu.

clear A from B

/klɪr eɪ frʌm biː/

(phrase) A'yı B'den temizlemek, A'yı B'den kaldırmak

Örnek:

The workers had to clear the snow from the road.
İşçiler yoldaki karları temizlemek zorunda kaldı.

collide

/kəˈlaɪd/

(verb) çarpışmak, çatışmak, ters düşmek

Örnek:

The two cars collided at the intersection.
İki araba kavşakta çarpıştı.

congested

/kənˈdʒes.tɪd/

(adjective) tıkalı, kalabalık, kanlı

Örnek:

The city streets were heavily congested during rush hour.
Şehir sokakları yoğun saatlerde çok tıkalıydı.

encounter

/ɪnˈkaʊn.t̬ɚ/

(noun) karşılaşma, rastlaşma;

(verb) karşılaşmak, rastlamak

Örnek:

He had a strange encounter with a wild animal in the forest.
Ormanda vahşi bir hayvanla garip bir karşılaşma yaşadı.

move forward

/muːv ˈfɔːr.wɚd/

(phrasal verb) ilerlemek, yol almak, öne doğru hareket etmek

Örnek:

We need to move forward with the project as soon as possible.
Projeyle bir an önce ilerlememiz gerekiyor.

principal

/ˈprɪn.sə.pəl/

(noun) müdür, rektör, anapara;

(adjective) başlıca, ana, esas

Örnek:

The principal announced the new school policy.
Müdür yeni okul politikasını duyurdu.

public transportation

/ˌpʌb.lɪk træn.spɚˈteɪ.ʃən/

(noun) toplu taşıma

Örnek:

I usually take public transportation to work.
İşe genellikle toplu taşıma ile giderim.

standing room

/ˈstæn.dɪŋ ˌruːm/

(noun) ayakta duracak yer, ayakta yer

Örnek:

The concert was so popular that there was standing room only.
Konser o kadar popülerdi ki sadece ayakta duracak yer kalmıştı.

steering wheel

/ˈstɪrɪŋ wiːl/

(noun) direksiyon, direksiyon simidi

Örnek:

He gripped the steering wheel tightly as he navigated the winding road.
Virajlı yolda ilerlerken direksiyonu sıkıca kavradı.

traffic congestion

/ˈtræf.ɪk kənˈdʒes.tʃən/

(noun) trafik sıkışıklığı, trafik yoğunluğu

Örnek:

We were stuck in severe traffic congestion for over an hour.
Bir saatten fazla süren şiddetli trafik sıkışıklığında kaldık.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren