Avatar of Vocabulary Set 451-500

DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME İçinde 451-500 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME' içinde '451-500' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

school-leaver

/ˈskuːlˌliːvər/

(noun) okul mezunu, okuldan ayrılan

Örnek:

The company offers internships specifically for school-leavers.
Şirket, özellikle okul mezunları için staj imkanları sunuyor.

critical thinking

/ˈkrɪt.ɪ.kəl ˈθɪŋ.kɪŋ/

(noun) eleştirel düşünme

Örnek:

Developing critical thinking skills is essential for problem-solving.
Eleştirel düşünme becerilerini geliştirmek problem çözme için esastır.

career path

/kəˈrɪr pæθ/

(noun) kariyer yolu, mesleki gelişim yolu

Örnek:

She is planning a career path in international law.
Uluslararası hukuk alanında bir kariyer yolu planlıyor.

medical

/ˈmed.ɪ.kəl/

(adjective) tıbbi;

(noun) tıbbi muayene, sağlık kontrolü

Örnek:

She decided to pursue a career in the medical field.
Tıp alanında kariyer yapmaya karar verdi.

self-driving

/ˌselfˈdraɪ.vɪŋ/

(adjective) sürücüsüz, otonom

Örnek:

The company is testing its new self-driving cars on public roads.
Şirket, yeni sürücüsüz arabalarını halka açık yollarda test ediyor.

hands-on

/ˌhændzˈɑːn/

(adjective) uygulamalı, pratik

Örnek:

The course provides hands-on training with real equipment.
Kurs, gerçek ekipmanlarla uygulamalı eğitim sağlar.

track

/træk/

(noun) yol, iz, hat;

(verb) takip etmek, izini sürmek, izlemek

Örnek:

The old logging track was overgrown with weeds.
Eski tomrukçuluk yolu otlarla kaplanmıştı.

spark

/spɑːrk/

(noun) kıvılcım, iz;

(verb) kıvılcım çıkarmak, tetiklemek, canlandırmak

Örnek:

A single spark ignited the dry leaves.
Tek bir kıvılcım kuru yaprakları tutuşturdu.

potential

/poʊˈten.ʃəl/

(adjective) potansiyel;

(noun) potansiyel, yetenek

Örnek:

He is a potential candidate for the job.
İş için potansiyel bir adaydır.

platform

/ˈplæt.fɔːrm/

(noun) platform, peron, program

Örnek:

The train arrived at platform 9.
Tren 9 numaralı perona geldi.

interest

/ˈɪn.trɪst/

(noun) ilgi, merak, faiz;

(verb) ilgilendirmek, merak uyandırmak

Örnek:

She showed great interest in the new project.
Yeni projeye büyük ilgi gösterdi.

specie

/ˈspiː.ʃiː/

(noun) madeni para, nakit para

Örnek:

The bank was required to pay out in specie.
Bankanın madeni para cinsinden ödeme yapması gerekiyordu.

threaten

/ˈθret.ən/

(verb) tehdit etmek, tehlike oluşturmak

Örnek:

He threatened to report them to the police.
Onları polise bildirmekle tehdit etti.

overfish

/ˌoʊ.vɚˈfɪʃ/

(verb) aşırı avlanmak

Örnek:

If we continue to overfish the oceans, many species will become extinct.
Okyanuslarda aşırı avlanmaya devam edersek, birçok türün nesli tükenecek.

marine

/məˈriːn/

(adjective) deniz, denizcilik, gemicilik;

(noun) deniz piyadesi, bahriyeli

Örnek:

The scientist studies marine life.
Bilim insanı deniz yaşamını inceliyor.

extinct

/ɪkˈstɪŋkt/

(adjective) soyu tükenmiş, sönmüş, pasif

Örnek:

Dinosaurs have been extinct for millions of years.
Dinozorlar milyonlarca yıldır soyu tükenmiş durumda.

automated

/ˈɑː.t̬ə.meɪ.t̬ɪd/

(adjective) otomatik, otomatize

Örnek:

The factory uses fully automated assembly lines.
Fabrika tamamen otomatik montaj hatları kullanıyor.

profit-making

/ˈprɑː.fɪtˌmeɪ.kɪŋ/

(adjective) kâr getiren, kazançlı;

(noun) kâr etme, kazanç sağlama

Örnek:

The company has finally become a profit-making enterprise.
Şirket sonunda kâr eden bir işletme haline geldi.

visual

/ˈvɪʒ.u.əl/

(adjective) görsel, görme ile ilgili;

(noun) görsel, resim

Örnek:

The artist has a strong visual sense.
Sanatçının güçlü bir görsel algısı var.

route

/ruːt/

(noun) rota, güzergah;

(verb) yönlendirmek, göndermek

Örnek:

What's the best route to the airport?
Havaalanına en iyi rota nedir?

analyse

/ˈæn.əl.aɪz/

(verb) analiz etmek, incelemek

Örnek:

We need to analyse the data carefully before making a decision.
Karar vermeden önce verileri dikkatlice analiz etmemiz gerekiyor.

programme

/ˈproʊ.ɡræm/

(noun) program, plan, bilgisayar programı;

(verb) programlamak, planlamak

Örnek:

What's on the programme for tonight?
Bu geceki programda ne var?

interact

/ˌɪn.t̬ɚˈækt/

(verb) etkileşimde bulunmak, karşılıklı etki etmek

Örnek:

The two chemicals interact to form a new compound.
İki kimyasal yeni bir bileşik oluşturmak için etkileşime girer.

activate

/ˈæk.tə.veɪt/

(verb) etkinleştirmek, çalıştırmak, aktifleştirmek

Örnek:

You need to activate your new phone before you can use it.
Yeni telefonunuzu kullanmadan önce etkinleştirmeniz gerekiyor.

wealthy

/ˈwel.θi/

(adjective) zengin, varlıklı

Örnek:

He inherited a large sum from his wealthy aunt.
Zengin teyzesinden büyük bir miras kaldı.

hire

/haɪr/

(verb) işe almak, kiralamak;

(noun) işe alım, kiralama

Örnek:

The company decided to hire a new marketing manager.
Şirket yeni bir pazarlama müdürü işe almaya karar verdi.

educate

/ˈedʒ.ə.keɪt/

(verb) eğitmek, öğretmek

Örnek:

It is important to educate children about healthy eating.
Çocukları sağlıklı beslenme konusunda eğitmek önemlidir.

subject

/ˈsʌb.dʒekt/

(noun) konu, mesele, ders;

(verb) tabi tutmak, maruz bırakmak;

(adjective) tabi, eğilimli

Örnek:

The main subject of the meeting was the new budget.
Toplantının ana konusu yeni bütçeydi.

hardship

/ˈhɑːrd.ʃɪp/

(noun) zorluk, sıkıntı, mahrumiyet

Örnek:

The refugees faced extreme hardship during their journey.
Mülteciler yolculukları sırasında aşırı zorluklarla karşılaştılar.

pursuit

/pɚˈsuːt/

(noun) takip, peşinde koşma, uğraş

Örnek:

The police were in hot pursuit of the suspect.
Polis, şüphelinin sıcak takibindeydi.

adviser

/ədˈvaɪ.zɚ/

(noun) danışman, müavir

Örnek:

She works as a financial adviser for a large bank.
Büyük bir bankada finans danışmanı olarak çalışıyor.

tutor

/ˈtuː.t̬ɚ/

(noun) özel öğretmen, eğitmen;

(verb) ders vermek, eğitmek

Örnek:

My math tutor helped me improve my grades significantly.
Matematik öğretmenim notlarımı önemli ölçüde geliştirmeme yardımcı oldu.

lifelong

/ˈlaɪf.lɑːŋ/

(adjective) ömür boyu, hayat boyu

Örnek:

She has been my lifelong friend.
O benim ömür boyu arkadaşımdı.

independently

/ˌɪn.dɪˈpen.dənt.li/

(adverb) bağımsız olarak, ayrı ayrı

Örnek:

She decided to live independently after college.
Üniversiteden sonra bağımsız yaşamaya karar verdi.

formal

/ˈfɔːr.məl/

(adjective) resmi, biçimsel, yapısal

Örnek:

The meeting requires formal attire.
Toplantı resmi kıyafet gerektiriyor.

setting

/ˈset̬.ɪŋ/

(noun) mekan, ortam, ayarlama

Örnek:

The movie's setting was a remote island.
Filmin mekanı uzak bir adaydı.

distraction

/dɪˈstræk.ʃən/

(noun) dikkat dağıtıcı, oyalanma, dikkat dağınıklığı

Örnek:

Loud music can be a major distraction when you're trying to study.
Yüksek sesli müzik, ders çalışmaya çalışırken büyük bir dikkat dağıtıcı olabilir.

urbanization

/ˌɝː.bən.əˈzeɪ.ʃən/

(noun) kentleşme

Örnek:

Rapid urbanization can lead to challenges like housing shortages and increased traffic.
Hızlı kentleşme, konut sıkıntısı ve artan trafik gibi zorluklara yol açabilir.

decline

/dɪˈklaɪn/

(verb) reddetmek, geri çevirmek, azalmak;

(noun) azalma, düşüş, gerileme

Örnek:

She had to decline the invitation to the party due to a prior engagement.
Daha önceki bir randevusu olduğu için parti davetini reddetmek zorunda kaldı.

service

/ˈsɝː.vɪs/

(noun) hizmet, servis, kamu hizmeti;

(verb) hizmet etmek, çalışmak, servis etmek

Örnek:

The hotel provides excellent room service.
Otel mükemmel oda servisi sunmaktadır.

broadcast

/ˈbrɑːd.kæst/

(verb) yayınlamak, duyurmak, yaymak;

(noun) yayın, program

Örnek:

The BBC will broadcast the match live.
BBC maçı canlı yayınlayacak.

advertise

/ˈæd.vɚ.taɪz/

(verb) reklam yapmak, ilan etmek, açıklamak

Örnek:

We need to advertise our new product more effectively.
Yeni ürünümüzü daha etkili bir şekilde tanıtmamız gerekiyor.

switch

/swɪtʃ/

(noun) anahtar, düğme, değişim;

(verb) değiştirmek, geçiş yapmak, açmak

Örnek:

Flip the switch to turn on the light.
Işığı açmak için düğmeyi çevirin.

convert

/kənˈvɝːt/

(verb) dönüştürmek, çevirmek, din değiştirmek;

(noun) mühtedi, dönme

Örnek:

They decided to convert the old barn into a guesthouse.
Eski ahırı misafirhaneye dönüştürmeye karar verdiler.

interactive

/ˌɪn.t̬ɚˈræk.tɪv/

(adjective) etkileşimli, karşılıklı

Örnek:

The museum has many interactive exhibits.
Müzede birçok interaktif sergi var.

entrepreneur

/ˌɑːn.trə.prəˈnɝː/

(noun) girişimci

Örnek:

The young entrepreneur launched her startup with innovative ideas.
Genç girişimci, yenilikçi fikirlerle startup'ını başlattı.

teamwork

/ˈtiːm.wɝːk/

(noun) ekip çalışması, işbirliği

Örnek:

Effective teamwork is essential for the success of any project.
Etkili ekip çalışması, herhangi bir projenin başarısı için hayati öneme sahiptir.

social worker

/ˈsoʊ.ʃəl ˌwɝː.kɚ/

(noun) sosyal hizmet uzmanı, sosyal çalışmacı

Örnek:

The social worker visited the family to check on the children's welfare.
Sosyal hizmet uzmanı, çocukların refahını kontrol etmek için aileyi ziyaret etti.

software developer

/ˈsɔːft.wer dɪˈvel.ə.pɚ/

(noun) yazılım geliştiricisi

Örnek:

She works as a software developer for a major tech company.
Büyük bir teknoloji şirketinde yazılım geliştiricisi olarak çalışıyor.

anniversary

/ˌæn.əˈvɝː.sɚ.i/

(noun) yıl dönümü, sene-i devriye

Örnek:

Today marks the 50th anniversary of the company's founding.
Bugün şirketin kuruluşunun 50. yıl dönümü.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren