Avatar of Vocabulary Set Hava Durumu

Ortak Kelimeler İçinde Hava Durumu Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Ortak Kelimeler' içinde 'Hava Durumu' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

weather

/ˈweð.ɚ/

(noun) hava, iklim;

(verb) aşındırmak, dayanmak, göğüs germek

Örnek:

The weather is beautiful today.
Bugün hava güzel.

warm

/wɔːrm/

(adjective) ılık, sıcak, samimi;

(verb) ısıtmak, ısınmak;

(adverb) sıcak bir şekilde, samimi bir şekilde

Örnek:

The sun felt warm on my skin.
Güneş tenimde ılık hissedildi.

wind

/wɪnd/

(noun) rüzgar, nefes, hava;

(verb) sarmak, kıvrılmak, kurmak

Örnek:

The wind blew strongly from the west.
Rüzgar batıdan kuvvetli esiyordu.

rain

/reɪn/

(noun) yağmur;

(verb) yağmak

Örnek:

The rain started pouring just as we left.
Biz tam çıkarken yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı.

temperature

/ˈtem.pɚ.ə.tʃɚ/

(noun) sıcaklık, ateş

Örnek:

The room temperature is 25 degrees Celsius.
Oda sıcaklığı 25 santigrat derecedir.

weather forecast

/ˈweð.ər ˌfɔːr.kæst/

(noun) hava durumu tahmini, hava raporu

Örnek:

The weather forecast predicts rain for tomorrow.
Hava durumu tahmini yarına yağmur öngörüyor.

sunny

/ˈsʌn.i/

(adjective) güneşli, neşeli, iyimser

Örnek:

It was a beautiful sunny day, perfect for a picnic.
Piknik için mükemmel, güzel ve güneşli bir gündü.

sunshine

/ˈsʌn.ʃaɪn/

(noun) güneş ışığı, güneş, neşe

Örnek:

The children were playing happily in the sunshine.
Çocuklar güneşli havada mutlu bir şekilde oynuyorlardı.

icy

/ˈaɪ.si/

(adjective) buzlu, buz gibi, çok soğuk

Örnek:

The roads were icy and dangerous.
Yollar buzlu ve tehlikeliydi.

atmosphere

/ˈæt.mə.sfɪr/

(noun) atmosfer, ortam

Örnek:

The Earth's atmosphere protects us from harmful solar radiation.
Dünya'nın atmosferi bizi zararlı güneş radyasyonundan korur.

dry

/draɪ/

(adjective) kuru, kurak, çorak;

(verb) kurutmak

Örnek:

The clothes are still dry.
Giysiler hala kuru.

sun

/sʌn/

(noun) güneş, güneş ışığı;

(verb) güneşlenmek, güneşe sermek

Örnek:

The sun is shining brightly today.
Güneş bugün parlak bir şekilde parlıyor.

cloud

/klaʊd/

(noun) bulut, gölge, sorun;

(verb) bulandırmak, karartmak

Örnek:

The sky was filled with white, fluffy clouds.
Gökyüzü beyaz, kabarık bulutlarla doluydu.

fog

/fɑːɡ/

(noun) sis, kafa karışıklığı, zihin bulanıklığı;

(verb) buğulandırmak, sisle kaplamak, kafa karışıklığı yaşamak

Örnek:

The dense fog made driving very difficult.
Yoğun sis sürüşü çok zorlaştırdı.

snow

/snoʊ/

(noun) kar;

(verb) kar yağmak

Örnek:

The children were excited to see the first snow of the winter.
Çocuklar kışın ilk karını görmekten heyecanlandılar.

cold

/koʊld/

(adjective) soğuk, duygusuz, mesafeli;

(noun) soğuk algınlığı

Örnek:

It's cold outside, so wear a jacket.
Dışarısı soğuk, bu yüzden ceket giy.

cool

/kuːl/

(adjective) serin, havalı, harika;

(verb) serinletmek, soğutmak;

(noun) serinlik

Örnek:

The evening air was pleasantly cool.
Akşam havası hoş bir şekilde serindi.

hot

/hɑːt/

(adjective) sıcak, acı, çekici;

(adverb) sıcak

Örnek:

Be careful, the plate is very hot.
Dikkat et, tabak çok sıcak.

wet

/wet/

(adjective) ıslak, nemli, yağışlı;

(verb) ıslatmak, nemlendirmek

Örnek:

My clothes got completely wet in the rain.
Yağmurda kıyafetlerim tamamen ıslanmıştı.

erratic

/ɪˈræt̬.ɪk/

(adjective) düzensiz, istikrarsız, değişken

Örnek:

His breathing was shallow and erratic.
Nefes alışı sığ ve düzensizdi.

thunder

/ˈθʌn.dɚ/

(noun) gök gürültüsü;

(verb) gürlemek, uğuldamak

Örnek:

We heard a loud clap of thunder in the distance.
Uzakta yüksek bir gök gürültüsü duyduk.

hailstone

/ˈheɪl.stoʊn/

(noun) dolu tanesi

Örnek:

Large hailstones battered the car during the storm.
Fırtına sırasında büyük dolu taneleri arabayı dövdü.

blustery

/ˈblʌs.t̬ɚ.i/

(adjective) fırtınalı, rüzgarlı

Örnek:

It was a cold and blustery day, perfect for staying indoors.
Soğuk ve fırtınalı bir gündü, içeride kalmak için mükemmeldi.

downpour

/ˈdaʊn.pɔːr/

(noun) sağanak, şiddetli yağmur

Örnek:

We got caught in a sudden downpour on our way home.
Eve dönerken aniden bastıran bir sağanak yağmura yakalandık.

raincoat

/ˈreɪŋ.koʊt/

(noun) yağmurluk, pardösü

Örnek:

Don't forget your raincoat; it's going to pour.
Yağmurluğunu unutma; sağanak yağış olacak.

blizzard

/ˈblɪz.ɚd/

(noun) kar fırtınası, tipi

Örnek:

The city was shut down by a massive blizzard.
Şehir büyük bir kar fırtınası nedeniyle kapandı.

rainbow

/ˈreɪn.boʊ/

(noun) gökkuşağı, çeşitlilik, yelpaze

Örnek:

After the storm, a beautiful rainbow appeared in the sky.
Fırtınadan sonra gökyüzünde güzel bir gökkuşağı belirdi.

dew

/duː/

(noun) çiğ;

(verb) çiğle kaplamak, nemlendirmek

Örnek:

The grass was wet with morning dew.
Çimler sabah çiğiyle ıslanmıştı.

sleet

/sliːt/

(noun) sulu kar, buzlu yağmur;

(verb) sulu kar yağmak, buzlu yağmur yağmak

Örnek:

The forecast predicts sleet and freezing rain for tonight.
Tahminler bu gece için sulu kar ve dondurucu yağmur öngörüyor.

stormy

/ˈstɔːr.mi/

(adjective) fırtınalı, kasırgalı, gergin

Örnek:

We had to cancel our picnic due to the stormy weather.
Fırtınalı hava nedeniyle pikniğimizi iptal etmek zorunda kaldık.

snowflake

/ˈsnoʊ.fleɪk/

(noun) kar tanesi, aşırı hassas kişi

Örnek:

Each snowflake has a unique and intricate design.
Her kar tanesi benzersiz ve karmaşık bir tasarıma sahiptir.

puddle

/ˈpʌd.əl/

(noun) su birikintisi;

(verb) su birikintisi oluşturmak, birikmek

Örnek:

The children loved splashing in the puddles after the rain.
Çocuklar yağmurdan sonra su birikintilerinde oynamayı çok severdi.

lightning

/ˈlaɪt.nɪŋ/

(noun) şimşek, yıldırım;

(adjective) şimşek gibi, çok hızlı

Örnek:

The sky was lit up by a sudden flash of lightning.
Gökyüzü aniden çakan bir şimşekle aydınlandı.

mild

/maɪld/

(adjective) hafif, ılımlı, yumuşak huylu

Örnek:

She suffered a mild headache.
Hafif bir baş ağrısı çekti.

dull

/dʌl/

(adjective) sıkıcı, donuk, körelmiş;

(verb) köreltmek, azaltmak

Örnek:

The lecture was incredibly dull.
Ders inanılmaz derecede sıkıcıydı.

shelter

/ˈʃel.t̬ɚ/

(noun) sığınak, barınak, korunak;

(verb) korumak, barındırmak, sığınmak

Örnek:

We sought shelter from the storm in an old barn.
Eski bir ahırda fırtınadan sığınak aradık.

run away

/rʌn əˈweɪ/

(phrasal verb) kaçmak, firar etmek, kontrolden çıkmak

Örnek:

The child tried to run away from home.
Çocuk evden kaçmaya çalıştı.

celsius

/ˈsel.si.əs/

(adjective) Santigrat, Celsius;

(noun) Santigrat, Celsius

Örnek:

The temperature today is 25 degrees Celsius.
Bugün sıcaklık 25 derece Santigrat.

fine

/faɪn/

(adjective) güzel, iyi, ince;

(noun) para cezası, ceza;

(verb) para cezası vermek, cezalandırmak;

(adverb) iyi, gayet iyi

Örnek:

This is a fine example of ancient pottery.
Bu, antik çömlekçiliğin güzel bir örneğidir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren