Avatar of Vocabulary Set B2 - Başarısızlık bir Seçenek Değil!

B2 Seviyesi İçinde B2 - Başarısızlık bir Seçenek Değil! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Başarısızlık bir Seçenek Değil!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

attempted

/əˈtemp.tɪd/

(adjective) teşebbüs edilen, denenmiş;

(verb) denemek, teşebbüs etmek

Örnek:

The police are looking for the suspect in the attempted robbery.
Polis, teşebbüs edilen soygunun şüphelisini arıyor.

big

/bɪɡ/

(adjective) büyük, geniş, önemli;

(adverb) büyük, kibirli bir şekilde

Örnek:

He lives in a big house.
Büyük bir evde yaşıyor.

desperate

/ˈdes.pɚ.ət/

(adjective) çaresiz, umutsuz, son çare

Örnek:

He was desperate for a job.
İş için çaresizdi.

failed

/feɪld/

(adjective) başarısız, hüsrana uğramış;

(past tense) başarısız oldu, yapamadı;

(past participle) bozuldu, çalışmayı durdurdu

Örnek:

The experiment was a failed attempt to create a new material.
Deney, yeni bir malzeme yaratma konusunda başarısız bir girişimdi.

fatal

/ˈfeɪ.t̬əl/

(adjective) ölümcül, feci, felaketle sonuçlanan

Örnek:

The accident resulted in a fatal injury.
Kaza ölümcül bir yaralanmayla sonuçlandı.

problematic

/ˌprɑː.bləˈmæt̬.ɪk/

(adjective) sorunlu, problemli

Örnek:

The new policy is highly problematic for small businesses.
Yeni politika küçük işletmeler için oldukça sorunlu.

unambitious

/ˌʌn.æmˈbɪʃ.əs/

(adjective) hırssız, iddiasız

Örnek:

He's quite unambitious and content with his current job.
Oldukça hırssız ve mevcut işinden memnun.

badly

/ˈbæd.li/

(adverb) kötü, ağır, yetersiz

Örnek:

He was badly injured in the accident.
Kazada ağır yaralandı.

hopeless

/ˈhoʊp.ləs/

(adjective) umutsuz, çaresiz, beceriksiz

Örnek:

She felt utterly hopeless after losing her job.
İşini kaybettikten sonra tamamen umutsuz hissetti.

loser

/ˈluː.zɚ/

(noun) kaybeden, başarısız, ezik

Örnek:

He felt like a complete loser after failing the exam.
Sınavda başarısız olduktan sonra kendini tam bir kaybeden gibi hissetti.

address

/ˈæd.res/

(noun) adres, konuşma, hitap;

(verb) hitap etmek, ele almak, adreslemek

Örnek:

Please write your name and address on the form.
Lütfen adınızı ve adresinizi forma yazın.

battle

/ˈbæt̬.əl/

(noun) savaş, muharebe, mücadele;

(verb) mücadele etmek, savaşmak

Örnek:

The army won a decisive battle.
Ordu belirleyici bir savaş kazandı.

bear

/ber/

(noun) ayı;

(verb) taşımak, dayanmak, doğurmak

Örnek:

A grizzly bear was spotted near the campsite.
Kamp alanının yakınında bir boz ayı görüldü.

comfort

/ˈkʌm.fɚt/

(noun) konfor, rahatlık, teselli;

(verb) teselli etmek, rahatlatmak

Örnek:

She found comfort in the soft armchair.
Yumuşak koltukta rahatlık buldu.

confront

/kənˈfrʌnt/

(verb) yüzleşmek, karşılaşmak, yüzleştirmek

Örnek:

She decided to confront her accuser in court.
Mahkemede suçlayıcısıyla yüzleşmeye karar verdi.

loss

/lɑːs/

(noun) kayıp, zarar

Örnek:

The company reported a significant financial loss this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir finansal kayıp bildirdi.

fulfill

/fʊlˈfɪl/

(verb) gerçekleştirmek, yerine getirmek, tamamlamak

Örnek:

He worked hard to fulfill his dream of becoming a doctor.
Doktor olma hayalini gerçekleştirmek için çok çalıştı.

gain

/ɡeɪn/

(verb) kazanmak, elde etmek, edinmek;

(noun) kazanç, kar, fayda

Örnek:

He worked hard to gain experience in the field.
Alanda deneyim kazanmak için çok çalıştı.

handle

/ˈhæn.dəl/

(noun) sap, kulp;

(verb) idare etmek, ele almak

Örnek:

The cup has a broken handle.
Bardağın kırık bir sapı var.

obtain

/əbˈteɪn/

(verb) elde etmek, edinmek, geçerli olmak

Örnek:

He managed to obtain a copy of the report.
Raporun bir kopyasını elde etmeyi başardı.

overcome

/ˌoʊ.vɚˈkʌm/

(verb) üstesinden gelmek, yenmek, kapılmak;

(adjective) bitkin, üzgün

Örnek:

She managed to overcome her fear of public speaking.
Topluluk önünde konuşma korkusunu yenmeyi başardı.

ruin

/ˈruː.ɪn/

(noun) harabe, yıkım, mahvolma;

(verb) mahvetmek, yıkmak, harap etmek

Örnek:

The old castle was left in ruin after the war.
Eski kale savaştan sonra harabeye döndü.

optimism

/ˈɑːp.tə.mɪ.zəm/

(noun) iyimserlik

Örnek:

Despite the challenges, she maintained her optimism.
Zorluklara rağmen iyimserliğini korudu.

optimist

/ˈɑːp.tə.mɪst/

(noun) iyimser

Örnek:

She's a natural optimist, always seeing the good in every situation.
O doğal bir iyimser, her durumda hep iyi tarafı görür.

pessimism

/ˈpes.ə.mɪ.zəm/

(noun) karamsarlık

Örnek:

His constant pessimism about the economy was draining.
Ekonomi hakkındaki sürekli karamsarlığı yorucuydu.

pessimist

/ˈpes.ə.mɪst/

(noun) kötümser

Örnek:

He's such a pessimist; he always expects things to go wrong.
O tam bir kötümser; her zaman işlerin ters gideceğini bekler.

reach

/riːtʃ/

(verb) uzanmak, erişmek, ulaşmak;

(noun) erişim, menzil, ulaşılabilirlik

Örnek:

He reached for the book on the top shelf.
Üst raftaki kitaba uzandı.

resolve

/rɪˈzɑːlv/

(verb) çözmek, halletmek, karar vermek;

(noun) kararlılık, azim

Örnek:

We need to resolve this issue quickly.
Bu sorunu hızla çözmemiz gerekiyor.

struggle

/ˈstrʌɡ.əl/

(verb) çabalamak, mücadele etmek;

(noun) mücadele, çaba

Örnek:

He tried to struggle free from the ropes.
İplerden kurtulmak için çabaladı.

let down

/let daʊn/

(phrasal verb) hayal kırıklığına uğratmak, yüzüstü bırakmak, indirmek

Örnek:

I promised to help him, and I don't want to let him down.
Ona yardım edeceğime söz verdim ve onu hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum.

get nowhere

/ɡet ˈnoʊ.wer/

(idiom) hiçbir yere varamamak, ilerleme kaydedememek

Örnek:

We've been discussing this for an hour and we're still getting nowhere.
Bir saattir bunu tartışıyoruz ve hala hiçbir yere varamıyoruz.

presentation

/ˌprez.ənˈteɪ.ʃən/

(noun) sunum, takdim, takdim şekli

Örnek:

The sales team prepared a compelling presentation for the new client.
Satış ekibi yeni müşteri için ikna edici bir sunum hazırladı.

chance

/tʃæns/

(noun) ihtimal, şans, fırsat;

(verb) tesadüfen olmak, rastlamak, risk almak

Örnek:

There's a good chance of rain tomorrow.
Yarın yağmur yağma ihtimali yüksek.

fault

/fɑːlt/

(noun) hata, kusur, ayıp;

(verb) eleştirmek, kusur bulmak

Örnek:

It's not my fault that the car broke down.
Arabanın bozulması benim hatam değil.

duty

/ˈduː.t̬i/

(noun) görev, sorumluluk, vergi

Örnek:

It is your duty to report any suspicious activity.
Herhangi bir şüpheli etkinliği bildirmek sizin görevinizdir.

result

/rɪˈzʌlt/

(noun) sonuç, netice, skor;

(verb) sonuçlanmak, kaynaklanmak

Örnek:

The positive result of the experiment was celebrated.
Deneyin olumlu sonucu kutlandı.

target

/ˈtɑːr.ɡɪt/

(noun) hedef, nişangah, amaç;

(verb) hedeflemek, nişan almak, yöneltmek

Örnek:

The archer hit the target with his arrow.
Okçu okuyla hedefi vurdu.

determination

/dɪˌtɝː.mɪˈneɪ.ʃən/

(noun) kararlılık, azim, belirleme

Örnek:

Her determination to succeed was evident in her hard work.
Başarılı olma kararlılığı, sıkı çalışmasında belirgindi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren