Avatar of Vocabulary Set A1 - Temel Fiiller 2

Seviye A1 İçinde A1 - Temel Fiiller 2 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Seviye A1' içinde 'A1 - Temel Fiiller 2' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

hear

/hɪr/

(verb) duymak, haber almak

Örnek:

I can hear the music playing downstairs.
Aşağıda çalan müziği duyabiliyorum.

listen

/ˈlɪs.ən/

(verb) dinlemek, itaat etmek, kulak vermek

Örnek:

Please listen carefully to the instructions.
Lütfen talimatları dikkatlice dinleyin.

see

/siː/

(verb) görmek, fark etmek, anlamak;

(noun) piskoposluk bölgesi, makam;

(exclamation) gördün mü, anladım

Örnek:

Can you see the mountains from here?
Buradan dağları görebiliyor musun?

look

/lʊk/

(verb) bakmak, aramak, görünmek;

(noun) bakış, görünüş, ifade

Örnek:

She looked at him and smiled.
Ona baktı ve gülümsedi.

watch

/wɑːtʃ/

(verb) izlemek, gözlemlemek, dikkat etmek;

(noun) saat, nöbet, gözetim

Örnek:

I like to watch movies on weekends.
Hafta sonları film izlemeyi severim.

touch

/tʌtʃ/

(verb) dokunmak, etkilemek, duygulandırmak;

(noun) dokunuş, temas, tutam

Örnek:

Don't touch the wet paint.
Islak boyaya dokunma.

feel

/fiːl/

(verb) hissetmek, dokunmak, düşünmek;

(noun) dokunuş, his, sezgi

Örnek:

I feel happy today.
Bugün mutlu hissediyorum.

smell

/smel/

(noun) koku alma duyusu, koku, rayiha;

(verb) koklamak, koku almak, kokmak

Örnek:

Dogs have a very keen sense of smell.
Köpeklerin çok keskin bir koku alma duyusu vardır.

taste

/teɪst/

(noun) tat, lezzet, zevki;

(verb) tatmak, denemek, tadında olmak

Örnek:

The soup has a delicious taste.
Çorbanın lezzetli bir tadı var.

talk

/tɑːk/

(verb) konuşmak, sohbet etmek, konuşma yapmak;

(noun) konuşma, sohbet, ders

Örnek:

Can we talk for a moment?
Biraz konuşabilir miyiz?

call

/kɑːl/

(verb) çağırmak, seslenmek, aramak;

(noun) ziyaret, çağrı, telefon araması

Örnek:

She had to call his name twice before he heard her.
Onu duymadan önce adını iki kez seslenmek zorunda kaldı.

like

/laɪk/

(preposition) gibi, benzer, örneğin;

(verb) beğenmek, sevmek, istemek;

(conjunction) gibi;

(adverb) dedi ki, gibi;

(interjection) dedi ki, gibi;

(noun) benzer, eşdeğer

Örnek:

She looks just like her mother.
Tıpkı annesi gibi görünüyor.

love

/lʌv/

(noun) aşk, sevgi, sevgili;

(verb) sevmek, aşık olmak, çok sevmek

Örnek:

Their love for each other was evident to everyone.
Birbirlerine olan aşkları herkes için aşikardı.

hate

/heɪt/

(verb) nefret etmek, iğrenmek;

(noun) nefret, kin

Örnek:

I hate doing laundry.
Çamaşır yıkamaktan nefret ederim.

know

/noʊ/

(verb) bilmek, anlamak, tanımak

Örnek:

I know the answer to that question.
O sorunun cevabını biliyorum.

learn

/lɝːn/

(verb) öğrenmek, edinmek, bilgi edinmek

Örnek:

She is eager to learn new languages.
Yeni diller öğrenmeye hevesli.

ask

/æsk/

(verb) sormak, bilgi almak, istemek;

(noun) istek, soru

Örnek:

Can I ask you a question?
Sana bir soru sorabilir miyim?

answer

/ˈæn.sɚ/

(noun) cevap, yanıt;

(verb) cevaplamak, yanıtlamak

Örnek:

She gave a quick answer to the question.
Soruya hızlı bir cevap verdi.

study

/ˈstʌd.i/

(noun) çalışma, öğrenme, çalışma odası;

(verb) çalışmak, öğrenmek, incelemek

Örnek:

She spent all night studying for her exams.
Sınavları için bütün gece çalıştı.

teach

/tiːtʃ/

(verb) öğretmek, ders vermek

Örnek:

She decided to teach English abroad.
Yurt dışında İngilizce öğretmeye karar verdi.

need

/niːd/

(verb) ihtiyaç duymak, gerekmek;

(noun) ihtiyaç, gereksinim

Örnek:

I need to go to the bank.
Bankaya gitmem gerekiyor.

want

/wɑːnt/

(verb) istemek, eksik olmak, ihtiyaç duymak;

(noun) eksiklik, ihtiyaç

Örnek:

I want a new car.
Yeni bir araba istiyorum.

shop

/ʃɑːp/

(noun) dükkan, mağaza, atölye;

(verb) alışveriş yapmak, satın almak, ihbar etmek

Örnek:

I need to go to the grocery shop.
Bakkal dükkanına gitmem gerekiyor.

share

/ʃer/

(noun) pay, hisse;

(verb) paylaşmak, bildirmek

Örnek:

Everyone received an equal share of the profits.
Herkes kardan eşit pay aldı.

put

/pʊt/

(verb) koymak, yerleştirmek, sokmak;

(noun) atış, itme

Örnek:

Please put the book on the table.
Lütfen kitabı masaya koyun.

prepare

/prɪˈper/

(verb) hazırlamak, tertiplemek, hazırlanmak

Örnek:

She needs to prepare dinner for her guests.
Misafirleri için akşam yemeği hazırlaması gerekiyor.

plan

/plæn/

(noun) plan, tasarı, çizim;

(verb) planlamak, düzenlemek

Örnek:

We need a solid plan to finish this project on time.
Bu projeyi zamanında bitirmek için sağlam bir plana ihtiyacımız var.

park

/pɑːrk/

(noun) park, koruma alanı;

(verb) park etmek

Örnek:

Let's go for a walk in the park.
Parkta yürüyüşe çıkalım.

name

/neɪm/

(noun) isim, ad, itibar;

(verb) adlandırmak, isimlendirmek

Örnek:

What is your name?
Adın ne?

explain

/ɪkˈspleɪn/

(verb) açıklamak, izah etmek, haklı çıkarmak

Örnek:

Can you explain this concept to me?
Bu kavramı bana açıklayabilir misiniz?

fill

/fɪl/

(verb) doldurmak, kaplamak, atamak;

(noun) dolgu, miktar

Örnek:

Please fill the bottle with water.
Lütfen şişeyi suyla doldurun.

fly

/flaɪ/

(verb) uçmak, fırlamak, uçup gitmek;

(noun) sinek, fermuar, pantolon ağzı

Örnek:

Birds fly south for the winter.
Kuşlar kış için güneye uçar.

form

/fɔːrm/

(noun) şekil, tür, form;

(verb) şekil vermek, oluşturmak, oluşmak

Örnek:

Water can exist in solid, liquid, or gaseous form.
Su katı, sıvı veya gaz halinde bulunabilir.

get

/ɡet/

(verb) almak, elde etmek, edinmek;

(noun) sonuç, kazanım

Örnek:

Did you get the mail today?
Bugün postayı aldın mı?

hit

/hɪt/

(verb) vurmak, çarpmak, zarar vermek;

(noun) vuruş, darbe, hit

Örnek:

He accidentally hit his thumb with a hammer.
Yanlışlıkla başparmağına çekiçle vurdu.

become

/bɪˈkʌm/

(verb) olmak, yakışmak, uymak

Örnek:

She became a doctor after years of study.
Yıllarca süren eğitimin ardından doktor oldu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren