Avatar of Vocabulary Set Yüzü ve Özelliklerini Tanımlama

Görünüş İçinde Yüzü ve Özelliklerini Tanımlama Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Görünüş' içinde 'Yüzü ve Özelliklerini Tanımlama' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

Roman nose

/ˌroʊ.mən ˈnoʊz/

(noun) Roma burnu, kartal burun

Örnek:

He inherited his grandfather's distinctive Roman nose.
Büyükbabasının belirgin Roma burnunu miras aldı.

proboscis

/proʊˈbɑː.sɪs/

(noun) hortum, proboscis

Örnek:

The elephant used its proboscis to spray water over itself.
Fil, hortumunu kullanarak üzerine su püskürttü.

conk

/kɑːŋk/

(verb) çarpmak, vurmak, bozulmak;

(noun) büyük burun

Örnek:

He accidentally conked his head on the low ceiling.
Yanlışlıkla başını alçak tavana çarptı.

dimple

/ˈdɪm.pəl/

(noun) gamze, çukurluk, girinti;

(verb) gamze oluşturmak, çukurluk yapmak

Örnek:

She smiled, revealing a cute dimple on her left cheek.
Gülümsedi, sol yanağında sevimli bir gamze belirdi.

furrow

/ˈfɝː.oʊ/

(noun) karık, oluk, kırışıklık;

(verb) karık açmak, kırıştırmak

Örnek:

The farmer plowed deep furrows in the field.
Çiftçi tarlaya derin karıklar açtı.

profile

/ˈproʊ.faɪl/

(noun) profil, yan görünüş, biyografi;

(verb) profilini çıkarmak, tanımlamak

Örnek:

The artist drew a beautiful profile of her face.
Sanatçı, yüzünün güzel bir profilini çizdi.

thread vein

/ˈθrɛd veɪn/

(noun) kılcal damar, telanjiyektazi

Örnek:

She was concerned about the new thread veins appearing on her nose.
Burnunda çıkan yeni kılcal damarlar yüzünden endişeliydi.

feature

/ˈfiː.tʃɚ/

(noun) özellik, nitelik, makale;

(verb) özellik taşımak, içermek, rol almak

Örnek:

The new phone has many exciting features.
Yeni telefonun birçok heyecan verici özelliği var.

lineament

/ˈlɪn.i.ə.mənt/

(noun) hat, özellik, çizgi

Örnek:

The artist captured every delicate lineament of her face.
Sanatçı, yüzünün her narin hatını yakaladı.

visage

/ˈvɪz.ɪdʒ/

(noun) yüz, çehre, görünüm

Örnek:

Her serene visage radiated peace.
Sakin yüzü huzur yayıyordu.

beady

/ˈbiː.di/

(adjective) boncuk gibi, parlak

Örnek:

The mouse had small, beady eyes.
Farenin küçük, boncuk gibi gözleri vardı.

bloodshot

/ˈblʌd.ʃɑːt/

(adjective) kan çanağı, kızarmış

Örnek:

His eyes were bloodshot from lack of sleep.
Gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüştü.

boss-eyed

/ˌbɑːsˈaɪd/

(adjective) şaşı, gözleri kaymış

Örnek:

The old man was a bit boss-eyed, making it hard to tell where he was looking.
Yaşlı adam biraz şaşıydı, bu da nereye baktığını anlamayı zorlaştırıyordu.

bug-eyed

/ˈbʌɡ.aɪd/

(adjective) patlak gözlü, iri gözlü

Örnek:

The cartoon character had funny bug-eyed glasses.
Çizgi film karakterinin komik patlak gözlü gözlükleri vardı.

close-set

/ˌkloʊsˈset/

(adjective) yakın, bitişik

Örnek:

She had beautiful, but rather close-set eyes.
Güzel ama oldukça birbirine yakın gözleri vardı.

cross-eyed

/ˈkrɔːs.aɪd/

(adjective) şaşı

Örnek:

The kitten was adorable, even with its slightly cross-eyed gaze.
Yavru kedi, hafif şaşı bakışıyla bile sevimliydi.

deep-set

/ˌdiːpˈset/

(adjective) içe dönük, derin

Örnek:

He had striking blue, deep-set eyes.
Çarpıcı mavi, içe dönük gözleri vardı.

doe-eyed

/ˈdoʊ.aɪd/

(adjective) ceylan gözlü, masum bakışlı

Örnek:

She looked at him with wide, doe-eyed innocence.
Ona geniş, ceylan gözlü bir masumiyetle baktı.

hazel

/ˈheɪ.zəl/

(noun) fındık, fındık ağacı;

(adjective) ela, fındık rengi

Örnek:

We gathered hazelnuts from the hazel tree.
Fındık ağacından fındık topladık.

hooded

/ˈhʊd.ɪd/

(adjective) kapüşonlu, örtülü, doğal kapüşonlu

Örnek:

He wore a hooded sweatshirt to hide his face.
Yüzünü gizlemek için kapüşonlu bir sweatshirt giydi.

liquid

/ˈlɪk.wɪd/

(noun) sıvı;

(adjective) sıvı, likit, nakit

Örnek:

Water is a clear liquid.
Su berrak bir sıvıdır.

pop-eyed

/ˈpɑːp.aɪd/

(adjective) gözleri fal taşı gibi açılmış, patlak gözlü

Örnek:

He stood there, pop-eyed with astonishment, as the magician made the rabbit disappear.
Sihirbaz tavşanı yok ederken, şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde orada duruyordu.

rheumy

/ˈruː.mi/

(adjective) akıntılı, sulu

Örnek:

His old eyes were red and rheumy.
Yaşlı gözleri kırmızı ve akıntılıydı.

sunken

/ˈsʌŋ.kən/

(adjective) batık, suya batmış, çukur

Örnek:

Divers explored the sunken ship.
Dalgıçlar batık gemiyi keşfetti.

chiseled

/ˈtʃɪz.əld/

(adjective) keskin hatlı, yontulmuş;

(past participle) yontulmuş, oyulmuş

Örnek:

He had a strong, chiseled jawline.
Güçlü, keskin hatlı bir çene hattı vardı.

fresh-faced

/ˈfreʃ.feɪst/

(adjective) genç yüzlü, taze yüzlü

Örnek:

The new recruits were all fresh-faced and eager to learn.
Yeni askerlerin hepsi genç ve taze yüzlüydü ve öğrenmeye hevesliydi.

dimpled

/ˈdɪm.pəld/

(adjective) gamzeli, çukurlaşmış

Örnek:

She had a charming smile with dimpled cheeks.
Gamzeli yanaklarıyla büyüleyici bir gülümsemesi vardı.

furrowed

/ˈfɝː.oʊd/

(adjective) kırışık, oluklu;

(verb) sürmek, oymak

Örnek:

His furrowed brow showed his deep concentration.
Kırışık alnı derin konsantrasyonunu gösteriyordu.

hatchet-faced

/ˈhætʃ.ɪt.feɪst/

(adjective) keskin yüzlü, sivri yüzlü

Örnek:

The old woman had a hatchet-faced look that made her seem unapproachable.
Yaşlı kadının keskin yüzlü bir ifadesi vardı, bu da onu ulaşılmaz gösteriyordu.

snub-nosed

/ˈsnʌb.noʊzd/

(adjective) kısa burunlu, kalkık burunlu

Örnek:

The puppy had a cute, snub-nosed face.
Yavru köpeğin sevimli, kısa burunlu bir yüzü vardı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren