Avatar of Vocabulary Set Temel 1

26. Gün - Hesap Dengesi ve Evlat Sevgisi İçinde Temel 1 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'26. Gün - Hesap Dengesi ve Evlat Sevgisi' içinde 'Temel 1' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

delinquent

/dɪˈlɪŋ.kwənt/

(adjective) gecikmiş, kusurlu, suçlu;

(noun) suçlu, kabahatli

Örnek:

The company was found to be delinquent in paying its taxes.
Şirketin vergilerini ödemekte gecikmiş olduğu tespit edildi.

overdue

/ˌoʊ.vɚˈduː/

(adjective) gecikmiş, vadesi geçmiş, gereken

Örnek:

The rent is three days overdue.
Kira üç gün gecikmiş durumda.

regrettably

/rɪˈɡret̬.ə.bli/

(adverb) maalesef, üzülerek

Örnek:

Regrettably, we have to cancel the event due to unforeseen circumstances.
Maalesef, öngörülemeyen koşullar nedeniyle etkinliği iptal etmek zorundayız.

balance

/ˈbæl.əns/

(noun) denge, uyum, bakiye;

(verb) dengelemek, karşılaştırmak

Örnek:

She lost her balance and fell.
Dengesini kaybetti ve düştü.

deposit

/dɪˈpɑː.zɪt/

(noun) depozito, mevduat, kapora;

(verb) yatırmak, bırakmak, biriktirmek

Örnek:

I made a large deposit into my savings account.
Tasarruf hesabıma büyük bir para yatırdım.

investigation

/ɪnˌves.təˈɡeɪ.ʃən/

(noun) soruşturma, araştırma, inceleme

Örnek:

The police launched an investigation into the robbery.
Polis soygunla ilgili bir soruşturma başlattı.

account

/əˈkaʊnt/

(noun) anlatım, rapor, açıklama;

(verb) saymak, açıklamak

Örnek:

She gave a detailed account of her travels.
Seyahatlerinin detaylı bir anlatımını yaptı.

statement

/ˈsteɪt.mənt/

(noun) açıklama, ifade, hesap özeti

Örnek:

The witness gave a detailed statement to the police.
Tanık polise detaylı bir ifade verdi.

amount

/əˈmaʊnt/

(noun) miktar, tutar;

(verb) tutmak, denk gelmek

Örnek:

A large amount of money was stolen.
Büyük bir miktar para çalındı.

withdrawal

/wɪðˈdrɑː.əl/

(noun) çekilme, geri çekme, para çekme

Örnek:

The withdrawal of troops from the region was completed.
Bölgeden askerlerin çekilmesi tamamlandı.

previously

/ˈpriː.vi.əs.li/

(adverb) önceden, daha önce

Örnek:

She had previously worked as a teacher.
Daha önce öğretmen olarak çalışmıştı.

due

/duː/

(adjective) vadesi gelmiş, beklenen, borçlu;

(adverb) tam, doğrudan;

(noun) aidat, ücret

Örnek:

The train is due to arrive at 3 PM.
Trenin saat 15:00'te gelmesi bekleniyor.

receive

/rɪˈsiːv/

(verb) almak, teslim almak, uğramak

Örnek:

She received a letter from her friend.
Arkadaşından bir mektup aldı.

expect

/ɪkˈspekt/

(verb) beklemek, ummak, talep etmek

Örnek:

I expect him to arrive any minute now.
Onun her an geleceğini bekliyorum.

certificate

/sɚˈtɪf.ə.kət/

(noun) sertifika, belge, diploma;

(verb) sertifikalandırmak, belgelemek

Örnek:

She received her birth certificate yesterday.
Dün doğum belgesini aldı.

document

/ˈdɑː.kjə.mənt/

(noun) belge, evrak;

(verb) belgelemek, kaydetmek

Örnek:

Please sign all the necessary documents before leaving.
Lütfen ayrılmadan önce gerekli tüm belgeleri imzalayın.

spending

/ˈspen.dɪŋ/

(noun) harcama, tüketim;

(verb) harcamak, geçirmek

Örnek:

Government spending on education has increased.
Eğitime yapılan hükümet harcamaları arttı.

successfully

/səkˈses.fəl.i/

(adverb) başarıyla, muvaffakiyetle

Örnek:

She successfully completed the challenging project.
Zorlu projeyi başarıyla tamamladı.

bill

/bɪl/

(noun) fatura, hesap, yasa tasarısı;

(verb) fatura kesmek, hesap çıkarmak, tanıtmak

Örnek:

Can I have the bill, please?
Hesabı alabilir miyim, lütfen?

pleasure

/ˈpleʒ.ɚ/

(noun) zevk, keyif, keyif veren şey;

(verb) memnun etmek, hoşnut etmek

Örnek:

She takes great pleasure in her work.
İşinden büyük keyif alıyor.

study

/ˈstʌd.i/

(noun) çalışma, öğrenme, çalışma odası;

(verb) çalışmak, öğrenmek, incelemek

Örnek:

She spent all night studying for her exams.
Sınavları için bütün gece çalıştı.

summary

/ˈsʌm.ɚ.i/

(noun) özet, hülasa

Örnek:

Please provide a summary of the meeting.
Toplantının bir özetini lütfen sağlayın.

temporary

/ˈtem.pə.rer.i/

(adjective) geçici, muvakkat

Örnek:

The job is only temporary.
İş sadece geçici.

lower

/ˈloʊ.ɚ/

(verb) alçaltmak, indirmek, azaltmak;

(adjective) daha alçak, daha düşük

Örnek:

Please lower your voice.
Lütfen sesinizi alçaltın.

transaction

/trænˈzæk.ʃən/

(noun) işlem, ticari anlaşma, yürütme

Örnek:

The bank processed the transaction quickly.
Banka işlemi hızlı bir şekilde gerçekleştirdi.

double

/ˈdʌb.əl/

(adjective) çift, iki kat, duble;

(verb) ikiye katlamak, katlamak;

(adverb) iki kat, duble;

(noun) duble, iki kat

Örnek:

She ordered a double espresso.
Duble espresso sipariş etti.

identification

/aɪˌden.t̬ə.fəˈkeɪ.ʃən/

(noun) kimlik tespiti, tanımlama, kimlik

Örnek:

The identification of the suspect was crucial to the investigation.
Şüphelinin kimliğinin tespiti soruşturma için çok önemliydi.

dissatisfaction

/ˌdɪs.sæt̬.əsˈfæk.ʃən/

(noun) memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk

Örnek:

Many voters expressed their dissatisfaction with the current government.
Pek çok seçmen mevcut hükümetten duydukları memnuniyetsizliği dile getirdi.

in common

/ɪn ˈkɑː.mən/

(idiom) ortak, müşterek

Örnek:

We have a lot in common, so we get along well.
Pek çok ortak noktamız var, bu yüzden iyi anlaşıyoruz.

interest

/ˈɪn.trɪst/

(noun) ilgi, merak, faiz;

(verb) ilgilendirmek, merak uyandırmak

Örnek:

She showed great interest in the new project.
Yeni projeye büyük ilgi gösterdi.

reject

/rɪˈdʒekt/

(verb) reddetmek, geri çevirmek, dışlamak;

(noun) reddedilen ürün, hurda, dışlanmış kişi

Örnek:

The committee decided to reject the proposal.
Komite teklifi reddetmeye karar verdi.

relation

/rɪˈleɪ.ʃən/

(noun) ilişki, bağlantı, akraba

Örnek:

The relation between cause and effect is fundamental to science.
Neden ve sonuç arasındaki ilişki bilim için temeldir.

tentatively

/ˈten.t̬ə.t̬ɪv.li/

(adverb) geçici olarak, deneme amaçlı, çekingen bir şekilde

Örnek:

We have tentatively scheduled the meeting for next Tuesday.
Toplantıyı geçici olarak önümüzdeki Salı gününe planladık.

alternatively

/ɑːlˈtɝː.nə.t̬ɪv.li/

(adverb) alternatif olarak, başka bir seçenekle

Örnek:

You can take the bus, or alternatively, you can walk.
Otobüse binebilirsin ya da alternatif olarak yürüyebilirsin.

attentive

/əˈten.t̬ɪv/

(adjective) dikkatli, özenli, ilgili

Örnek:

The students were very attentive during the lecture.
Öğrenciler ders sırasında çok dikkatliydi.

convert

/kənˈvɝːt/

(verb) dönüştürmek, çevirmek, din değiştirmek;

(noun) mühtedi, dönme

Örnek:

They decided to convert the old barn into a guesthouse.
Eski ahırı misafirhaneye dönüştürmeye karar verdiler.

heavily

/ˈhev.əl.i/

(adverb) şiddetle, ağır bir şekilde, ağır ağır

Örnek:

It was raining heavily all night.
Bütün gece şiddetli yağmur yağıyordu.

loan

/loʊn/

(noun) kredi, borç;

(verb) ödünç vermek, borç vermek

Örnek:

She took out a bank loan to buy a new car.
Yeni bir araba almak için banka kredisi çekti.

unexpected

/ˌʌn.ɪkˈspek.tɪd/

(adjective) beklenmedik, sürpriz

Örnek:

The news of her resignation was completely unexpected.
İstifa haberi tamamen beklenmedikti.

cash

/kæʃ/

(noun) nakit, para;

(verb) bozdurmak, nakde çevirmek

Örnek:

Do you have any cash on you?
Üzerinde hiç nakit var mı?

mortgage

/ˈmɔːr.ɡɪdʒ/

(noun) ipotek, konut kredisi;

(verb) ipotek etmek

Örnek:

They took out a mortgage to buy their new house.
Yeni evlerini almak için ipotek çektiler.

payable

/ˈpeɪ.ə.bəl/

(adjective) ödenebilir, vadesi gelmiş

Örnek:

The invoice is payable within 30 days.
Fatura 30 gün içinde ödenebilir.

personal

/ˈpɝː.sən.əl/

(adjective) kişisel, özel, kendi yapımı

Örnek:

This is my personal opinion.
Bu benim kişisel görüşüm.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren