Avatar of Vocabulary Set Temel 1

25. Gün - Sürüş İçinde Temel 1 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'25. Gün - Sürüş' içinde 'Temel 1' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

congestion

/kənˈdʒes.tʃən/

(noun) tıkanıklık, yoğunluk, konjesyon

Örnek:

Traffic congestion is a major problem in big cities.
Trafik sıkışıklığı büyük şehirlerde önemli bir sorundur.

alleviate

/əˈliː.vi.eɪt/

(verb) hafifletmek, yatıştırmak, azaltmak

Örnek:

The doctor prescribed medication to alleviate the pain.
Doktor ağrıyı hafifletmek için ilaç yazdı.

divert

/dɪˈvɝːt/

(verb) yönlendirmek, saptırmak, dikkatini dağıtmak

Örnek:

The police diverted traffic away from the accident site.
Polis, trafiği kaza yerinden yönlendirdi.

detour

/ˈdiː.tʊr/

(noun) sapma, dolanma;

(verb) dolaşmak, sapmak

Örnek:

We had to take a detour because of the road construction.
Yol yapımı nedeniyle bir sapma yapmak zorunda kaldık.

fuel

/ˈfjuː.əl/

(noun) yakıt, teşvik, besin;

(verb) yakıt ikmali yapmak, beslemek, körüklemek

Örnek:

The car runs on unleaded fuel.
Araba kurşunsuz yakıtla çalışır.

malfunction

/ˌmælˈfʌŋk.ʃən/

(noun) arızalanma, işlev bozukluğu, aksaklık;

(verb) arızalanmak, işlevini yerine getirememek

Örnek:

The printer had a serious malfunction, so we couldn't print the documents.
Yazıcıda ciddi bir arızalanma vardı, bu yüzden belgeleri yazdıramadık.

permit

/pɚˈmɪt/

(noun) izin, ruhsat;

(verb) izin vermek, müsaade etmek

Örnek:

You need a permit to park here.
Buraya park etmek için bir izin belgesine ihtiyacınız var.

transportation

/ˌtræn.spɚˈteɪ.ʃən/

(noun) ulaşım, taşıma

Örnek:

Public transportation is essential for city residents.
Toplu taşıma şehir sakinleri için çok önemlidir.

opportunity

/ˌɑː.pɚˈtuː.nə.t̬i/

(noun) fırsat, imkan

Örnek:

This is a great opportunity to learn new skills.
Bu, yeni beceriler öğrenmek için harika bir fırsat.

clearly

/ˈklɪr.li/

(adverb) açıkça, net bir şekilde, belli ki

Örnek:

She spoke clearly so everyone could hear.
Herkesin duyabilmesi için açıkça konuştu.

ongoing

/ˈɑːnˌɡoʊ.ɪŋ/

(adjective) devam eden, süregelen

Örnek:

The negotiations are still ongoing.
Müzakereler hala devam ediyor.

detailed

/ˈdiː.teɪld/

(adjective) detaylı, ayrıntılı

Örnek:

The report provided a detailed analysis of the market trends.
Rapor, piyasa eğilimlerinin detaylı bir analizini sundu.

alternative

/ɑːlˈtɝː.nə.t̬ɪv/

(adjective) alternatif, başka;

(noun) alternatif, seçenek

Örnek:

Do you have an alternative solution?
Alternatif bir çözümünüz var mı?

obtain

/əbˈteɪn/

(verb) elde etmek, edinmek, geçerli olmak

Örnek:

He managed to obtain a copy of the report.
Raporun bir kopyasını elde etmeyi başardı.

designated

/ˈdezɪɡˌneɪtɪd/

(adjective) atanmış, belirlenmiş, tahsis edilmiş

Örnek:

The president-designated will take office next month.
Atanmış başkan önümüzdeki ay göreve başlayacak.

intersection

/ˌɪn.t̬ɚˈsek.ʃən/

(noun) kesişim, kavşak, yol ayrımı

Örnek:

The intersection of the two roads is a busy area.
İki yolun kesişimi yoğun bir alandır.

equip

/ɪˈkwɪp/

(verb) donatmak, teçhiz etmek, yetenek kazandırmak

Örnek:

The school will equip all students with laptops.
Okul tüm öğrencileri dizüstü bilgisayarlarla donatacak.

commute

/kəˈmjuːt/

(verb) gidip gelmek, işe gidip gelmek, hafifletmek;

(noun) işe gidiş geliş, yolculuk

Örnek:

He has to commute an hour to work every day.
Her gün işe bir saat gidip gelmek zorunda.

downtown

/ˌdaʊnˈtaʊn/

(adverb) şehir merkezine, şehir merkezinde;

(noun) şehir merkezi, iş merkezi;

(adjective) şehir merkezine ait, merkezi

Örnek:

Let's go downtown for dinner tonight.
Bu akşam yemeğe şehir merkezine gidelim.

automotive

/ˌɑː.t̬əˈmoʊ.t̬ɪv/

(adjective) otomotiv, motorlu taşıtlarla ilgili

Örnek:

The automotive industry is a major employer in the region.
Otomotiv endüstrisi bölgedeki önemli bir işverendir.

closure

/ˈkloʊ.ʒɚ/

(noun) kapanma, kapatma, kapanış

Örnek:

The sudden closure of the factory left many people jobless.
Fabrikanın ani kapanması birçok kişiyi işsiz bıraktı.

vehicle

/ˈviː.ə.kəl/

(noun) araç, vasıta, yol

Örnek:

The police stopped the vehicle for a routine check.
Polis, rutin kontrol için aracı durdurdu.

platform

/ˈplæt.fɔːrm/

(noun) platform, peron, program

Örnek:

The train arrived at platform 9.
Tren 9 numaralı perona geldi.

official

/əˈfɪʃ.əl/

(adjective) resmi, yetkili, onaylı;

(noun) yetkili, memur

Örnek:

The mayor made an official announcement.
Belediye başkanı resmi bir açıklama yaptı.

transit

/ˈtræn.zɪt/

(noun) toplu taşıma, transit, geçiş;

(verb) geçmek, transit geçmek

Örnek:

Public transit is essential for urban mobility.
Toplu taşıma kentsel hareketlilik için elzemdir.

fare

/fer/

(noun) ücret, tarife, yemek;

(verb) performans göstermek, gitmek

Örnek:

Bus fares have increased recently.
Otobüs ücretleri son zamanlarda arttı.

expense

/ɪkˈspens/

(noun) masraf, gider, giderler

Örnek:

Buying a new car is a big expense.
Yeni bir araba almak büyük bir masraftır.

trust

/trʌst/

(noun) güven, vakıf, tröst;

(verb) güvenmek, inanmak, emanet etmek

Örnek:

She placed her complete trust in her lawyer.
Avukatına tam güven duydu.

head

/hed/

(noun) baş, başkan, lider;

(verb) gitmek, yönelmek, yönetmek;

(adjective) baş, ön

Örnek:

She nodded her head in agreement.
Onaylayarak başını salladı.

drive

/draɪv/

(verb) sürmek, kullanmak, itmek;

(noun) sürüş, araba yolculuğu, arzu

Örnek:

She learned to drive when she was sixteen.
On altı yaşındayken araba kullanmayı öğrendi.

fine

/faɪn/

(adjective) güzel, iyi, ince;

(noun) para cezası, ceza;

(verb) para cezası vermek, cezalandırmak;

(adverb) iyi, gayet iyi

Örnek:

This is a fine example of ancient pottery.
Bu, antik çömlekçiliğin güzel bir örneğidir.

pass

/pæs/

(verb) geçmek, pas vermek, sollamak;

(noun) geçme, başarı, geçiş kartı

Örnek:

A car passed us on the highway.
Bir araba otoyolda bizi geçti.

securely

/səˈkjʊr.li/

(adverb) güvenli bir şekilde, sağlam bir şekilde, istikrarlı bir şekilde

Örnek:

The data is stored securely on our servers.
Veriler sunucularımızda güvenli bir şekilde saklanmaktadır.

prominently

/ˈprɑː.mə.nənt.li/

(adverb) belirgin bir şekilde, göze çarpacak şekilde, önemli ölçüde

Örnek:

The statue stands prominently in the town square.
Heykel, şehir meydanında göze çarpacak şekilde duruyor.

reserved

/rɪˈzɝːvd/

(adjective) çekingen, içe dönük, ayrılmış

Örnek:

He is a very quiet and reserved person.
Çok sessiz ve çekingen biridir.

average

/ˈæv.ɚ.ɪdʒ/

(noun) ortalama, sıradan;

(adjective) ortalama, sıradan;

(verb) ortalama olmak, ortalama tutmak

Örnek:

The average score on the test was 75.
Testteki ortalama puan 75'ti.

collision

/kəˈlɪʒ.ən/

(noun) çarpışma, kaza, çatışma

Örnek:

There was a serious collision between two cars on the highway.
Otoyolda iki araba arasında ciddi bir çarpışma oldu.

tow

/toʊ/

(verb) çekmek, yedekte götürmek;

(noun) çekme, yedekleme, keten lifi

Örnek:

My car broke down, so I had to call a truck to tow it.
Arabam bozuldu, bu yüzden onu çekmek için bir kamyon çağırmak zorunda kaldım.

reverse

/rɪˈvɝːs/

(verb) geri gitmek, tersine çevirmek, iptal etmek;

(noun) ters, karşıt, geri;

(adjective) ters, geri

Örnek:

He had to reverse the car out of the narrow driveway.
Dar yoldan arabayı geri geri çıkarmak zorunda kaldı.

obstruct

/əbˈstrʌkt/

(verb) engellemek, tıkamak, sekte vurmak

Örnek:

A fallen tree is obstructing the road.
Devrilen bir ağaç yolu tıkıyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren