Avatar of Vocabulary Set Temel 1

14. Gün - İş Gezisinin Amacı İçinde Temel 1 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'14. Gün - İş Gezisinin Amacı' içinde 'Temel 1' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

international

/ˌɪn.t̬ɚˈnæʃ.ən.əl/

(adjective) uluslararası;

(noun) uluslararası maç, uluslararası yarışma

Örnek:

The United Nations is an international organization.
Birleşmiş Milletler uluslararası bir kuruluştur.

attraction

/əˈtræk.ʃən/

(noun) çekim, cazibe, ilgi çekicilik

Örnek:

The new exhibit is a major attraction for tourists.
Yeni sergi, turistler için önemli bir cazibe merkezidir.

itinerary

/aɪˈtɪn.ə.rer.i/

(noun) seyahat planı, güzergah

Örnek:

Our travel agent prepared a detailed itinerary for our trip to Italy.
Seyahat acentemiz İtalya gezimiz için detaylı bir seyahat planı hazırladı.

exotic

/ɪɡˈzɑː.t̬ɪk/

(adjective) egzotik, yabancı, sıra dışı

Örnek:

She loves to travel and experience exotic cultures.
Seyahat etmeyi ve egzotik kültürleri deneyimlemeyi sever.

diverse

/dɪˈvɝːs/

(adjective) çeşitli, farklı

Örnek:

New York is a city with a diverse population.
New York, çeşitli bir nüfusa sahip bir şehirdir.

superb

/suːˈpɝːb/

(adjective) harika, mükemmel, şahane

Örnek:

The food at the restaurant was superb.
Restorandaki yemekler harikaydı.

baggage

/ˈbæɡ.ɪdʒ/

(noun) bagaj, valiz, duygusal yük

Örnek:

Please claim your baggage at carousel 3.
Lütfen bagajınızı 3 numaralı banttan alın.

destination

/ˌdes.təˈneɪ.ʃən/

(noun) varış noktası, hedef

Örnek:

Our final destination is Paris.
Son varış noktamız Paris.

missing

/ˈmɪs.ɪŋ/

(adjective) kayıp, eksik, özleyen

Örnek:

My keys are missing.
Anahtarlarım kayıp.

locate

/loʊˈkeɪt/

(verb) yerini belirlemek, bulmak, kurmak

Örnek:

Can you help me locate my lost keys?
Kayıp anahtarlarımı bulmama yardım edebilir misin?

approximately

/əˈprɑːk.sə.mət.li/

(adverb) yaklaşık, aşağı yukarı

Örnek:

The journey will take approximately three hours.
Yolculuk yaklaşık üç saat sürecek.

duty

/ˈduː.t̬i/

(noun) görev, sorumluluk, vergi

Örnek:

It is your duty to report any suspicious activity.
Herhangi bir şüpheli etkinliği bildirmek sizin görevinizdir.

process

/ˈprɑː.ses/

(noun) süreç, işlem, doğal süreç;

(verb) işlemek, işlemden geçirmek, işleme koymak

Örnek:

The application process takes about two weeks.
Başvuru süreci yaklaşık iki hafta sürer.

board

/bɔːrd/

(noun) tahta, levha, yönetim kurulu;

(verb) binmek, gemiye binmek, yatılı kalacak yer sağlamak

Örnek:

He nailed the loose board back into place.
Gevşek tahtayı yerine çaktı.

comfortable

/ˈkʌm.fɚ.t̬ə.bəl/

(adjective) rahat, huzurlu

Örnek:

This chair is very comfortable.
Bu sandalye çok rahat.

declare

/dɪˈkler/

(verb) ilan etmek, açıklamak, beyan etmek

Örnek:

The government declared a state of emergency.
Hükümet olağanüstü hal ilan etti.

specify

/ˈspes.ə.faɪ/

(verb) belirtmek, açıklamak

Örnek:

Please specify the exact requirements for the project.
Lütfen proje için kesin gereksinimleri belirtin.

depart

/dɪˈpɑːrt/

(verb) ayrılmak, hareket etmek, sapmak

Örnek:

The train will depart from Platform 3.
Tren 3. perondan kalkacak.

emergency

/ɪˈmɝː.dʒən.si/

(noun) acil durum, olağanüstü hal;

(adjective) acil, olağanüstü

Örnek:

Call 911 in case of an emergency.
Acil bir durumda 911'i arayın.

passenger

/ˈpæs.ən.dʒɚ/

(noun) yolcu

Örnek:

The bus was full of passengers.
Otobüs yolcularla doluydu.

outgoing

/ˈaʊt.ɡoʊ.ɪŋ/

(adjective) dışa dönük, sosyal, giden

Örnek:

She's a very outgoing person who loves meeting new people.
Yeni insanlarla tanışmayı seven çok dışa dönük bir insan.

tightly

/ˈtaɪt.li/

(adverb) sıkıca, sıkı sıkı, daracık

Örnek:

Hold on tightly to the rope.
İpi sıkıca tut.

tour

/tʊr/

(noun) tur, gezi, turne;

(verb) gezmek, turneye çıkmak

Örnek:

They went on a grand tour of Europe.
Avrupa'da büyük bir turu çıktılar.

carrier

/ˈker.i.ɚ/

(noun) taşıyıcı, nakliyeci, operatör

Örnek:

The mail carrier delivered the package.
Posta taşıyıcısı paketi teslim etti.

customarily

/ˌkʌs.təˈmer.əl.i/

(adverb) geleneksel olarak, alışılmış şekilde

Örnek:

The bride customarily wears white on her wedding day.
Gelin düğün gününde geleneksel olarak beyaz giyer.

confuse

/kənˈfjuːz/

(verb) kafasını karıştırmak, şaşırtmak, karıştırmak

Örnek:

The instructions confused him.
Talimatlar onu kafasını karıştırdı.

arrive

/əˈraɪv/

(verb) varmak, ulaşmak, gelmek

Örnek:

We will arrive at the airport by noon.
Öğlene kadar havaalanına varacağız.

brochure

/broʊˈʃʊr/

(noun) broşür, tanıtım kitapçığı

Örnek:

I picked up a travel brochure at the agency.
Seyahat acentesinden bir seyahat broşürü aldım.

involve

/ɪnˈvɑːlv/

(verb) içermek, kapsamak, dahil etmek

Örnek:

The new project will involve a lot of research.
Yeni proje çok fazla araştırma içerecek.

ship

/ʃɪp/

(noun) gemi;

(verb) göndermek, taşımak

Örnek:

The cargo ship sailed across the ocean.
Kargo gemisi okyanusu geçti.

suitcase

/ˈsuːt.keɪs/

(noun) bavul, valiz

Örnek:

She packed her clothes neatly into her suitcase.
Kıyafetlerini düzenli bir şekilde bavuluna yerleştirdi.

unavailable

/ˌʌn.əˈveɪ.lə.bəl/

(adjective) mevcut değil, kullanılamaz, müsait değil

Örnek:

The product is currently unavailable in our store.
Ürün şu anda mağazamızda mevcut değil.

fill out

/fɪl aʊt/

(phrasal verb) doldurmak, tamamlamak, kilo almak

Örnek:

Please fill out this application form completely.
Lütfen bu başvuru formunu tamamen doldurun.

fill in

/fɪl ɪn/

(phrasal verb) doldurmak, tamamlamak, bilgi vermek

Örnek:

Please fill in your name and address on the application form.
Lütfen başvuru formuna adınızı ve adresinizi doldurun.

customs

/ˈkʌs·təmz/

(noun) gümrük, gelenek, adet

Örnek:

We had to declare the goods at customs.
Malları gümrükte beyan etmek zorunda kaldık.

away

/əˈweɪ/

(adverb) uzak, uzağa, başka yöne;

(adjective) uzak, uzakta

Örnek:

She walked away from the crowd.
Kalabalıktan uzaklaştı.

dramatic

/drəˈmæt̬.ɪk/

(adjective) dramatik, tiyatral, çarpıcı

Örnek:

She has a very dramatic voice, perfect for the stage.
Sahne için mükemmel, çok dramatik bir sesi var.

hospitality

/ˌhɑː.spɪˈtæl.ə.t̬i/

(noun) misafirperverlik

Örnek:

The hotel is known for its excellent hospitality.
Otel, mükemmel misafirperverliği ile tanınır.

indulge

/ɪnˈdʌldʒ/

(verb) kendini şımartmak, zevkine varmak, şımartmak

Örnek:

I decided to indulge in a long, hot bath after a stressful day.
Stresli bir günün ardından uzun, sıcak bir banyoya dalmaya karar verdim.

proximity

/prɑːkˈsɪm.ə.t̬i/

(noun) yakınlık, komşuluk

Örnek:

The house is valued for its proximity to the beach.
Ev, plaja olan yakınlığı nedeniyle değerlidir.

seating

/ˈsiː.t̬ɚ/

(noun) oturma düzeni, yerleştirme, oturma alanı

Örnek:

The usher was responsible for seating guests.
Görevli, misafirlerin oturma düzeninden sorumluydu.

unlimited

/ʌnˈlɪm.ɪ.t̬ɪd/

(adjective) sınırsız

Örnek:

The hotel offers unlimited access to its spa facilities.
Otel, spa olanaklarına sınırsız erişim sunmaktadır.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren