Avatar of Vocabulary Set Temel 1

12. Gün - Fabrikada Otomasyon İçinde Temel 1 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'12. Gün - Fabrikada Otomasyon' içinde 'Temel 1' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

equipment

/ɪˈkwɪp.mənt/

(noun) ekipman, donanım

Örnek:

The laboratory is equipped with state-of-the-art equipment.
Laboratuvar son teknoloji ekipmanlarla donatılmıştır.

automate

/ˈɑː.t̬ə.meɪt/

(verb) otomatikleştirmek

Örnek:

The factory decided to automate its assembly line to increase efficiency.
Fabrika, verimliliği artırmak için montaj hattını otomatikleştirmeye karar verdi.

specification

/ˌspes.ə.fəˈkeɪ.ʃən/

(noun) şartname, özellik, belirleme

Örnek:

The architect provided detailed specifications for the new building.
Mimar, yeni bina için detaylı şartnameler sağladı.

properly

/ˈprɑː.pɚ.li/

(adverb) doğru bir şekilde, uygun şekilde, düzgünce

Örnek:

Make sure you install the software properly.
Yazılımı doğru bir şekilde kurduğunuzdan emin olun.

safety

/ˈseɪf.ti/

(noun) güvenlik, emniyet, güvenlik cihazı

Örnek:

The children's safety is our top priority.
Çocukların güvenliği bizim önceliğimizdir.

precaution

/prɪˈkɑː.ʃən/

(noun) önlem, tedbir

Örnek:

As a precaution, we evacuated the building.
Bir önlem olarak binayı tahliye ettik.

operate

/ˈɑː.pə.reɪt/

(verb) işletmek, çalıştırmak, faaliyet göstermek

Örnek:

Can you show me how to operate this new coffee machine?
Bu yeni kahve makinesini nasıl çalıştıracağımı gösterebilir misiniz?

processing

/ˈprɑː.ses.ɪŋ/

(noun) işleme, işlem, veri işleme

Örnek:

The factory handles the processing of raw materials into finished goods.
Fabrika, hammaddelerin bitmiş ürünlere işlenmesini üstlenir.

capacity

/kəˈpæs.ə.t̬i/

(noun) kapasite, hacim, yetenek

Örnek:

The hall has a seating capacity of 500 people.
Salonun oturma kapasitesi 500 kişidir.

assemble

/əˈsem.bəl/

(verb) toplanmak, bir araya gelmek, monte etmek

Örnek:

The students began to assemble in the auditorium for the morning meeting.
Öğrenciler sabah toplantısı için oditoryumda toplanmaya başladı.

utilize

/ˈjuː.t̬əl.aɪz/

(verb) kullanmak, yararlanmak, faydalanmak

Örnek:

The company decided to utilize new technology to improve efficiency.
Şirket, verimliliği artırmak için yeni teknolojiyi kullanmaya karar verdi.

place

/pleɪs/

(noun) yer, mekan, ev;

(verb) yerleştirmek, koymak, belirlemek

Örnek:

This is a good place to sit.
Burası oturmak için iyi bir yer.

fill

/fɪl/

(verb) doldurmak, kaplamak, atamak;

(noun) dolgu, miktar

Örnek:

Please fill the bottle with water.
Lütfen şişeyi suyla doldurun.

manufacturing

/ˌmæn.jəˈfæk.tʃɚ.ɪŋ/

(noun) üretim, imalat, imalat süreci

Örnek:

The country's economy relies heavily on manufacturing.
Ülke ekonomisi büyük ölçüde üretime dayanmaktadır.

renovate

/ˈren.ə.veɪt/

(verb) yenilemek, restore etmek

Örnek:

They decided to renovate their old house.
Eski evlerini yenilemeye karar verdiler.

decision

/dɪˈsɪʒ.ən/

(noun) karar

Örnek:

We need to make a decision soon.
Yakında bir karar vermemiz gerekiyor.

material

/məˈtɪr.i.əl/

(noun) malzeme, madde, materyal;

(adjective) maddi, önemli

Örnek:

The dress was made of a soft, flowing material.
Elbise yumuşak, akıcı bir malzemeden yapılmıştı.

success

/səkˈses/

(noun) başarı, muvaffakiyet, başarılı kişi/şey

Örnek:

Her hard work led to the success of the project.
Sıkı çalışması projenin başarısına yol açtı.

attribute

/ˈæt.rɪ.bjuːt/

(noun) özellik, nitelik;

(verb) atfetmek, bağlamak

Örnek:

Patience is a key attribute for a teacher.
Sabır, bir öğretmen için önemli bir özelliktir.

efficiency

/ɪˈfɪʃ.ən.si/

(noun) verimlilik, etkinlik

Örnek:

The new system improved the efficiency of the production line.
Yeni sistem üretim hattının verimliliğini artırdı.

limit

/ˈlɪm.ɪt/

(noun) limit, sınır, maksimum;

(verb) sınırlamak, kısıtlamak

Örnek:

There's a speed limit on this road.
Bu yolda hız limiti var.

tailored

/ˈteɪ.lɚd/

(adjective) özel dikim, uyarlanmış;

(verb) uyarlamak, kişiselleştirmek

Örnek:

The suit was perfectly tailored to his measurements.
Takım elbise ölçülerine göre mükemmel bir şekilde dikilmişti.

component

/kəmˈpoʊ.nənt/

(noun) bileşen, parça, öğe;

(adjective) bileşen, oluşturan

Örnek:

The engine is a crucial component of the car.
Motor, arabanın önemli bir bileşenidir.

capable

/ˈkeɪ.pə.bəl/

(adjective) muktedir, yetenekli, becerikli

Örnek:

She is capable of handling difficult situations.
Zor durumlarla başa çıkmaya muktedir.

economize

/iˈkɑː.nə.maɪz/

(verb) tasarruf etmek, ekonomi yapmak

Örnek:

We need to economize on electricity to save money.
Para biriktirmek için elektrikten tasarruf etmemiz gerekiyor.

flexible

/ˈflek.sə.bəl/

(adjective) esnek, bükülebilir, uyarlanabilir

Örnek:

The yoga instructor showed us how to make our bodies more flexible.
Yoga eğitmeni bize vücudumuzu nasıl daha esnek yapacağımızı gösterdi.

comparable

/ˈkɑːm.pɚ.ə.bəl/

(adjective) karşılaştırılabilir, benzer

Örnek:

The two products are comparable in price and quality.
İki ürün fiyat ve kalite açısından karşılaştırılabilir.

produce

/prəˈduːs/

(verb) üretmek, imal etmek, doğurmak;

(noun) ürünler, tarım ürünleri

Örnek:

The factory produces cars.
Fabrika araba üretir.

respectively

/rɪˈspek.tɪv.li/

(adverb) sırasıyla

Örnek:

John and Mary scored 85 and 90 points, respectively.
John ve Mary sırasıyla 85 ve 90 puan aldı.

device

/dɪˈvaɪs/

(noun) cihaz, aygıt, taktik

Örnek:

This new device can translate languages in real-time.
Bu yeni cihaz dilleri gerçek zamanlı çevirebilir.

trim

/trɪm/

(verb) kesmek, budamak, düzeltmek;

(noun) süsleme, kenar, kaplama;

(adjective) düzenli, şık, bakımlı

Örnek:

She decided to trim her hair short.
Saçlarını kısa kestirmeye karar verdi.

launch

/lɑːntʃ/

(verb) piyasaya sürmek, başlatmak, fırlatmak;

(noun) lansman, fırlatma

Örnek:

The company plans to launch a new product next quarter.
Şirket, gelecek çeyrekte yeni bir ürün piyasaya sürmeyi planlıyor.

separately

/ˈsep.ɚ.ət.li/

(adverb) ayrı ayrı, müstakil olarak

Örnek:

The children were seated separately at different tables.
Çocuklar farklı masalarda ayrı ayrı oturdular.

expiration

/ˌek.spəˈreɪ.ʃən/

(noun) son kullanma, süre bitimi, nefes verme

Örnek:

Please check the expiration date on the milk.
Lütfen sütün son kullanma tarihini kontrol edin.

maneuver

/məˈnuː.vɚ/

(noun) manevra, hareket, taktik;

(verb) manevra yapmak, ustaca hareket ettirmek, manipüle etmek

Örnek:

The pilot performed a difficult aerial maneuver.
Pilot zorlu bir hava manevrası gerçekleştirdi.

coming

/ˈkʌm.ɪŋ/

(adjective) gelecek, yaklaşan;

(noun) geliş, yaklaşma

Örnek:

I'll see you next week, on the coming Monday.
Gelecek hafta, gelecek Pazartesi görüşürüz.

damaged

/ˈdæm.ɪdʒd/

(adjective) hasarlı, zarar görmüş, zedelenmiş

Örnek:

The car was severely damaged in the accident.
Araba kazada ağır hasar gördü.

prevent

/prɪˈvent/

(verb) önlemek, engellemek, alıkoymak

Örnek:

The new policy aims to prevent fraud.
Yeni politika dolandırıcılığı önlemeyi amaçlıyor.

power

/ˈpaʊ.ɚ/

(noun) güç, kapasite, yetki;

(verb) çalıştırmak, güç sağlamak

Örnek:

The engine lacks sufficient power to climb the steep hill.
Motorun dik yokuşu tırmanmak için yeterli gücü yok.

chemical

/ˈkem.ɪ.kəl/

(noun) kimyasal, kimyasal madde;

(adjective) kimyasal

Örnek:

The factory produces various industrial chemicals.
Fabrika çeşitli endüstriyel kimyasallar üretiyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren