Avatar of Vocabulary Set Temel 1

Gün 07 - Pazarlama Stratejisi (1) İçinde Temel 1 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Gün 07 - Pazarlama Stratejisi (1)' içinde 'Temel 1' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

survey

/ˈsɝː.veɪ/

(noun) anket, araştırma, inceleme;

(verb) incelemek, gözden geçirmek, ölçmek

Örnek:

The architect conducted a survey of the building's structural integrity.
Mimar, binanın yapısal bütünlüğü hakkında bir inceleme yaptı.

analysis

/əˈnæl.ə.sɪs/

(noun) analiz, inceleme, ayrıştırma

Örnek:

The report provides a detailed analysis of the market trends.
Rapor, piyasa eğilimlerinin ayrıntılı bir analizini sunmaktadır.

respondent

/rɪˈspɑːn.dənt/

(noun) katılımcı, yanıtlayan, davalı

Örnek:

The survey collected data from over 500 respondents.
Anket, 500'den fazla katılımcıdan veri topladı.

monopoly

/məˈnɑː.pəl.i/

(noun) tekel, Monopoly, Monopoly masa oyunu

Örnek:

The company has a virtual monopoly on the market.
Şirketin piyasada sanal bir tekeli var.

competition

/ˌkɑːm.pəˈtɪʃ.ən/

(noun) rekabet, yarışma, müsabaka

Örnek:

There's fierce competition for jobs in the current market.
Mevcut piyasada işler için şiddetli bir rekabet var.

consistently

/kənˈsɪs.tənt.li/

(adverb) tutarlı bir şekilde, her zaman, aynı şekilde

Örnek:

She consistently performs well in her exams.
Sınavlarında tutarlı bir şekilde iyi performans gösteriyor.

demand

/dɪˈmænd/

(noun) talep, istek, ihtiyaç;

(verb) talep etmek, istemek, gerektirmek

Örnek:

The workers made a demand for higher wages.
İşçiler daha yüksek ücret talebinde bulundu.

do one's utmost

/du wʌnz ˈʌtˌmoʊst/

(idiom) elinden gelenin en iyisini yapmak, tüm çabayı göstermek

Örnek:

She promised to do her utmost to complete the project on time.
Projeyi zamanında tamamlamak için elinden gelenin en iyisini yapacağına söz verdi.

expand

/ɪkˈspænd/

(verb) genişletmek, büyütmek, yaymak

Örnek:

The business plans to expand into new markets next year.
Şirket gelecek yıl yeni pazarlara genişlemeyi planlıyor.

advanced

/ədˈvænst/

(adjective) ileri, gelişmiş, ileri düzey

Örnek:

She is studying advanced mathematics.
İleri matematik okuyor.

postpone

/poʊstˈpoʊn/

(verb) ertelemek, geciktirmek

Örnek:

The meeting has been postponed until next week.
Toplantı gelecek haftaya ertelendi.

additional

/əˈdɪʃ.ən.əl/

(adjective) ek, ilave

Örnek:

We need additional information before we can proceed.
Devam etmeden önce ek bilgiye ihtiyacımız var.

appreciate

/əˈpriː.ʃi.eɪt/

(verb) takdir etmek, değerini bilmek, anlamak

Örnek:

I really appreciate your help.
Yardımınızı gerçekten takdir ediyorum.

demonstration

/ˌdem.ənˈstreɪ.ʃən/

(noun) gösteri, tanıtım, sunum

Örnek:

The chef gave a cooking demonstration.
Şef bir yemek gösterisi yaptı.

buy

/baɪ/

(verb) satın almak, almak, inanmak;

(noun) satın alma, alışveriş

Örnek:

I want to buy a new car.
Yeni bir araba satın almak istiyorum.

examine

/ɪɡˈzæm.ɪn/

(verb) incelemek, muayene etmek, araştırmak

Örnek:

The doctor will examine the patient thoroughly.
Doktor hastayı detaylı bir şekilde muayene edecek.

effective

/əˈfek.tɪv/

(adjective) etkili, verimli, yürürlükte

Örnek:

The new policy proved to be very effective in reducing crime.
Yeni politika suçu azaltmada çok etkili oldu.

like

/laɪk/

(preposition) gibi, benzer, örneğin;

(verb) beğenmek, sevmek, istemek;

(conjunction) gibi;

(adverb) dedi ki, gibi;

(interjection) dedi ki, gibi;

(noun) benzer, eşdeğer

Örnek:

She looks just like her mother.
Tıpkı annesi gibi görünüyor.

especially

/ɪˈspeʃ.əl.i/

(adverb) özellikle, bilhassa, hususi olarak

Örnek:

I love all fruits, but especially mangoes.
Tüm meyveleri severim, ama özellikle mangoyu.

closely

/ˈkloʊs.li/

(adverb) yakından, sıkıca, dikkatle

Örnek:

The two cars followed each other closely.
İki araba birbirini yakından takip etti.

reserve

/rɪˈzɝːv/

(noun) rezerv, yedek, koruma alanı;

(verb) ayırtmak, saklamak, saklı tutmak;

(adjective) yedek, ihtiyat

Örnek:

The country has large oil reserves.
Ülkenin büyük petrol rezervleri var.

cooperate

/koʊˈɑː.pə.reɪt/

(verb) işbirliği yapmak, kooperasyon yapmak, uymak

Örnek:

The two companies decided to cooperate on the new project.
İki şirket yeni projede işbirliği yapmaya karar verdi.

very

/ˈver.i/

(adverb) çok, pek;

(adjective) tam, aynı

Örnek:

She is very kind.
O çok nazik.

consecutive

/kənˈsek.jə.t̬ɪv/

(adjective) ardışık, üst üste

Örnek:

This is their fifth consecutive win.
Bu onların beşinci üst üste galibiyeti.

expectation

/ˌek.spekˈteɪ.ʃən/

(noun) beklenti, umut

Örnek:

There is an expectation that the economy will improve.
Ekonominin düzeleceğine dair bir beklenti var.

publicize

/ˈpʌb.lə.saɪz/

(verb) tanıtmak, duyurmak, ilan etmek

Örnek:

The company decided to publicize its new product through social media.
Şirket, yeni ürününü sosyal medya aracılığıyla tanıtmaya karar verdi.

raise

/reɪz/

(verb) kaldırmak, yükseltmek, artırmak;

(noun) zam, maaş artışı

Örnek:

She raised her hand to ask a question.
Soru sormak için elini kaldırdı.

extremely

/ɪkˈstriːm.li/

(adverb) son derece, aşırı

Örnek:

She was extremely happy with the results.
Sonuçlardan son derece memnundu.

affect

/əˈfekt/

(verb) etkilemek, tesir etmek, duygulandırmak

Örnek:

The weather will affect our travel plans.
Hava durumu seyahat planlarımızı etkileyecek.

target

/ˈtɑːr.ɡɪt/

(noun) hedef, nişangah, amaç;

(verb) hedeflemek, nişan almak, yöneltmek

Örnek:

The archer hit the target with his arrow.
Okçu okuyla hedefi vurdu.

campaign

/kæmˈpeɪn/

(noun) kampanya, askeri harekat, hareket;

(verb) kampanya yapmak, mücadele etmek

Örnek:

The general launched a new campaign against the enemy.
General düşmana karşı yeni bir kampanya başlattı.

probable

/ˈprɑː.bə.bəl/

(adjective) muhtemel, olası

Örnek:

It's probable that he will win the election.
Seçimi kazanması muhtemel.

focus

/ˈfoʊ.kəs/

(noun) odak, merkez, netlik;

(verb) odaklanmak, yoğunlaşmak, odaklamak

Örnek:

The focus of the meeting was on budget cuts.
Toplantının odağı bütçe kesintileriydi.

seasonal

/ˈsiː.zən.əl/

(adjective) mevsimlik, mevsimsel, mevsime göre değişen

Örnek:

The store offers a variety of seasonal fruits and vegetables.
Mağaza çeşitli mevsimlik meyve ve sebzeler sunmaktadır.

impact

/ˈɪm.pækt/

(noun) çarpma, darbe, etki;

(verb) etkilemek, çarpmak, darbe vurmak

Örnek:

The impact of the car against the tree was severe.
Arabanın ağaca çarpma etkisi şiddetliydi.

comparison

/kəmˈper.ɪ.sən/

(noun) karşılaştırma, karşılaştırılabilirlik, benzerlik

Örnek:

A comparison of the two reports showed significant differences.
İki raporun karşılaştırılması önemli farklılıklar gösterdi.

gap

/ɡæp/

(noun) boşluk, aralık, uçurum;

(verb) boşluk açmak, aralamak

Örnek:

There's a small gap in the fence.
Çitte küçük bir boşluk var.

mounting

/ˈmaʊn.t̬ɪŋ/

(adjective) artan, yükselen;

(noun) montaj, bağlantı, çerçeve

Örnek:

There is mounting evidence against the suspect.
Şüpheliye karşı artan kanıtlar var.

reflective

/rɪˈflek.tɪv/

(adjective) düşünceli, yansıtıcı, parlak

Örnek:

He spent a reflective moment staring out at the ocean.
Okyanusa bakarak düşünceli bir an geçirdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren