Avatar of Vocabulary Set 800 Puan

3. Gün - Ofis Ustaları İçinde 800 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'3. Gün - Ofis Ustaları' içinde '800 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

adjust the mirror

/əˈdʒʌst ðə ˈmɪr.ɚ/

(phrase) aynayı ayarlamak

Örnek:

Before you start driving, you should adjust the mirror to see clearly behind you.
Sürüşe başlamadan önce, arkanızı net bir şekilde görebilmek için aynayı ayarlamalısınız.

advance reservation

/ədˈvæns ˌrezərˈveɪʃən/

(noun) ön rezervasyon, peşin rezervasyon

Örnek:

It's recommended to make an advance reservation for popular restaurants.
Popüler restoranlar için önceden rezervasyon yaptırmanız önerilir.

arrange an appointment

/əˈreɪndʒ ən əˈpɔɪntmənt/

(phrase) randevu ayarlamak, randevu almak

Örnek:

I need to arrange an appointment with my doctor for a check-up.
Doktorumla bir kontrol için randevu ayarlamam gerekiyor.

bulletin board

/ˈbʊl.ɪ.tɪn ˌbɔːrd/

(noun) duyuru panosu, ilan panosu, çevrimiçi forum

Örnek:

Please check the bulletin board for new announcements.
Yeni duyurular için lütfen duyuru panosunu kontrol edin.

call back

/kɔːl bæk/

(phrasal verb) geri aramak, geri çağırmak, iptal etmek

Örnek:

I'll call you back in 10 minutes.
10 dakika içinde seni geri arayacağım.

confused

/kənˈfjuːzd/

(adjective) şaşkın, kafası karışmış, karışık

Örnek:

She felt completely confused after waking up from the long nap.
Uzun uykudan uyandıktan sonra tamamen şaşkın hissetti.

deadline

/ˈded.laɪn/

(noun) son tarih, teslim tarihi

Örnek:

The deadline for submitting applications is Friday.
Başvuruları göndermek için son tarih Cuma günüdür.

errand

/ˈer.ənd/

(noun) iş, görev, ayak işi

Örnek:

I have to run a few errands this afternoon.
Bu öğleden sonra birkaç halletmem gerekiyor.

extend an invitation

/ɪkˈstɛnd ən ˌɪnvɪˈteɪʃən/

(phrase) davet göndermek, davet etmek

Örnek:

We would like to extend an invitation to you to join our annual gala.
Yıllık galımıza katılmanız için size bir davet göndermek isteriz.

get a permit

/ɡɛt ə ˈpɜrmɪt/

(phrase) izin almak, ruhsat almak

Örnek:

You need to get a permit before you start construction on your new house.
Yeni evinizin inşaatına başlamadan önce izin almanız gerekiyor.

hand in

/hænd ɪn/

(phrasal verb) teslim etmek, sunmak

Örnek:

Please hand in your assignments by Friday.
Lütfen ödevlerinizi Cuma gününe kadar teslim edin.

have a day off

/hæv ə deɪ ɔf/

(phrase) bir gün izin almak, bir gün tatil yapmak

Örnek:

I'm so tired, I really need to have a day off tomorrow.
Çok yorgunum, yarın gerçekten bir gün izin almam gerekiyor.

have a long day

/hæv ə lɔŋ deɪ/

(idiom) uzun bir gün geçirmek, yorucu bir gün geçirmek

Örnek:

I'm so exhausted, I really had a long day at work.
Çok yorgunum, işte gerçekten uzun bir gün geçirdim.

head up

/hed ʌp/

(phrasal verb) yönetmek, başkanlık etmek

Örnek:

She was chosen to head up the new marketing department.
Yeni pazarlama departmanına başkanlık etmek için seçildi.

in a hurry

/ɪn ə ˈhɜːr.i/

(phrase) aceleyle, acelesi olmak, can atmak

Örnek:

I'm sorry, I can't talk right now; I'm in a hurry.
Üzgünüm, şu an konuşamam; acelem var.

in alphabetical order

/ɪn ˌælfəˈbetɪkl ˈɔːrdər/

(phrase) alfabetik sırayla

Örnek:

The names on the list are in alphabetical order.
Listedeki isimler alfabetik sıraya göre dizilmiştir.

be in luck

/bi ɪn lʌk/

(idiom) şanslı olmak, şansı yaver gitmek

Örnek:

You are in luck, the last ticket for the concert just became available!
Şanslısın, konserin son bileti az önce satışa çıktı!

leave A up to B

/liːv eɪ ʌp tuː biː/

(idiom) birine bırakmak, birinin sorumluluğuna vermek

Örnek:

I'll leave the decision up to you.
Kararı sana bırakıyorum.

leave A with B

/liːv eɪ wɪð biː/

(idiom) bir şeyi birine bırakmak, birine emanet etmek

Örnek:

I'll leave the decision with you.
Kararı size bırakıyorum.

listing

/ˈlɪs.tɪŋ/

(noun) liste, kayıt, listeleme

Örnek:

The real estate agent provided a listing of available properties.
Emlakçı, mevcut mülklerin bir listesini sağladı.

make a call

/meɪk ə kɔːl/

(phrase) karar vermek, hüküm vermek, telefon etmek

Örnek:

It's a tough situation, but someone has to make a call.
Zor bir durum ama birinin karar vermesi gerekiyor.

make a correction

/meɪk ə kəˈrek.ʃən/

(phrase) düzeltme yapmak, tashih etmek

Örnek:

I need to make a correction to the report I sent earlier.
Daha önce gönderdiğim raporda bir düzeltme yapmam gerekiyor.

make a final change

/meɪk ə ˈfaɪ.nəl tʃeɪndʒ/

(phrase) son bir değişiklik yapmak

Örnek:

I need to make a final change to the report before I send it to the boss.
Raporu patrona göndermeden önce üzerinde son bir değişiklik yapmam gerekiyor.

make a note of

/meɪk ə noʊt əv/

(phrase) not almak, kaydetmek

Örnek:

Please make a note of the meeting time.
Lütfen toplantı saatini not alın.

make an impression

/meɪk ən ɪmˈpreʃ.ən/

(idiom) etki bırakmak, izlenim bırakmak

Örnek:

He tried hard to make an impression on his new boss.
Yeni patronu üzerinde etki bırakmak için çok uğraştı.

move ahead with

/muːv əˈhɛd wɪð/

(phrasal verb) devam etmek, ilerlemek

Örnek:

The company decided to move ahead with the new project despite some initial concerns.
Şirket, bazı ilk endişelere rağmen yeni projeye devam etme kararı aldı.

on a business trip

/ɑn ə ˈbɪz.nəs trɪp/

(phrase) iş gezisinde

Örnek:

My father is currently in Tokyo on a business trip.
Babam şu anda iş gezisi için Tokyo'da.

on a weekly basis

/ɑn ə ˈwik.li ˈbeɪ.sɪs/

(phrase) haftalık olarak, her hafta

Örnek:

The team meets on a weekly basis to discuss progress.
Ekip, ilerlemeyi tartışmak için haftalık olarak toplanıyor.

on business

/ɒn ˈbɪz.nɪs/

(phrase) iş için, iş seyahatinde

Örnek:

He traveled to Japan on business.
Japonya'ya iş için seyahat etti.

on duty

/ˈɑn ˈduː.ti/

(phrase) görevde, nöbette

Örnek:

The police officer was on duty for twelve hours.
Polis memuru on iki saat görevdeydi.

pick up the phone

/pɪk ʌp ðə foʊn/

(idiom) telefonu açmak, telefona bakmak

Örnek:

I called him three times, but he didn't pick up the phone.
Onu üç kez aradım ama telefonu açmadı.

scrub

/skrʌb/

(verb) fırçalamak, ovmak, iptal etmek;

(noun) fırçalama, ovma, çalılık;

(adjective) önemsiz, değersiz

Örnek:

She had to scrub the floor until it shone.
Yeri parlayana kadar fırçalamak zorunda kaldı.

seal

/siːl/

(noun) conta, mühür, damga;

(verb) mühürlemek, sızdırmaz hale getirmek, onaylamak

Örnek:

The broken seal caused the leak.
Kırık conta sızıntıya neden oldu.

speak into the microphone

/spiːk ˈɪn.tuː ðə ˈmaɪ.krə.foʊn/

(phrase) mikrofona konuşmak

Örnek:

Please speak into the microphone so everyone can hear you.
Lütfen herkesin sizi duyabilmesi için mikrofona konuşun.

speak on the phone

/spiːk ɑːn ðə foʊn/

(phrase) telefonda konuşmak

Örnek:

I need to speak on the phone with my manager about the project.
Proje hakkında yöneticimle telefonda konuşmam gerekiyor.

stand in a line

/stænd ɪn ə laɪn/

(phrase) sıraya girmek, kuyruğa girmek

Örnek:

We had to stand in a line for three hours to get the tickets.
Biletleri almak için üç saat sırada beklemek zorunda kaldık.

take a message

/teɪk ə ˈmes.ɪdʒ/

(idiom) mesaj almak, not almak

Örnek:

She's not in right now; can I take a message?
Şu an burada değil; bir mesaj alabilir miyim?

take apart

/teɪk əˈpɑːrt/

(phrasal verb) sökmek, parçalara ayırmak, paramparça etmek

Örnek:

He had to take apart the engine to fix it.
Motoru tamir etmek için sökmek zorunda kaldı.

utility provider

/juːˈtɪl.ə.t̬i prəˈvaɪ.dɚ/

(noun) hizmet sağlayıcı, kamu hizmeti kuruluşu

Örnek:

You should contact your utility provider if you experience a power outage.
Elektrik kesintisi yaşarsanız hizmet sağlayıcınızla iletişime geçmelisiniz.

acquired

/əˈkwaɪərd/

(adjective) edinilmiş, kazanılmış

Örnek:

He has an acquired taste for olives.
Zeytine karşı edinilmiş bir zevki var.

adapt

/əˈdæpt/

(verb) uyarlamak, adapte etmek, uyum sağlamak

Örnek:

The car has been adapted for use by disabled drivers.
Araç, engelli sürücülerin kullanımı için uyarlanmıştır.

administer

/ədˈmɪn.ə.stɚ/

(verb) yönetmek, idare etmek, uygulamak

Örnek:

The school is administered by a board of governors.
Okul, yönetim kurulu tarafından yönetilmektedir.

clerical

/ˈkler.ɪ.kəl/

(adjective) büro, idari, ruhban

Örnek:

She handles all the clerical duties in the office.
Ofisteki tüm büro işlerini o halleder.

conclusive

/kənˈkluː.sɪv/

(adjective) kesin, sonuçlandırıcı, ikna edici

Örnek:

The evidence was not conclusive enough to convict him.
Kanıtlar onu mahkum etmek için yeterince kesin değildi.

delete

/dɪˈliːt/

(verb) silmek, kaldırmak, çıkarmak

Örnek:

Please delete the old files to free up space.
Yer açmak için lütfen eski dosyaları silin.

editorial

/ˌed.əˈtɔːr.i.əl/

(noun) başyazı, editoryal;

(adjective) editoryal, başyazı ile ilgili

Örnek:

The newspaper published an editorial criticizing the new policy.
Gazete, yeni politikayı eleştiren bir başyazı yayımladı.

endless

/ˈend.ləs/

(adjective) sonsuz, bitmeyen, bitmek bilmeyen

Örnek:

The desert stretched out before them, an endless expanse of sand.
Çöl önlerinde uzanıyordu, sonsuz bir kum denizi.

in one's absence

/ɪn wʌnz ˈæbsəns/

(phrase) birinin yokluğunda

Örnek:

The decision was made in his absence.
Karar onun yokluğunda verildi.

on purpose

/ˈɑn ˈpɜr.pəs/

(phrase) kasten, bilerek

Örnek:

He broke the vase on purpose, not by accident.
Vazoyu kasten kırdı, kazara değil.

overseas

/ˌoʊ.vɚˈsiːz/

(adverb) yurt dışında, yurt dışına;

(adjective) yurt dışı, denizaşırı

Örnek:

He spent several years working overseas.
Birkaç yıl yurt dışında çalıştı.

perceive

/pɚ-/

(verb) algılamak, fark etmek, anlamak

Örnek:

He perceived a change in her attitude.
Onun tavrındaki bir değişikliği fark etti.

reminder

/rɪˈmaɪn.dɚ/

(noun) hatırlatıcı, anımsatıcı

Örnek:

This old photograph is a constant reminder of my childhood.
Bu eski fotoğraf çocukluğumun sürekli bir hatırlatıcısıdır.

strive

/straɪv/

(verb) çabalamak, uğraşmak, mücadele etmek

Örnek:

We must strive to achieve excellence in all our endeavors.
Tüm çabalarımızda mükemmelliğe ulaşmak için çabalamalıyız.

translate

/trænsˈleɪt/

(verb) çevirmek, tercüme etmek, dönüştürmek

Örnek:

Can you translate this document from English to Spanish?
Bu belgeyi İngilizceden İspanyolcaya çevirebilir misiniz?

boardroom

/ˈbɔːrd.ruːm/

(noun) yönetim kurulu odası, toplantı odası

Örnek:

The important decision was made in the boardroom.
Önemli karar yönetim kurulu odasında alındı.

familiarize

/fəˈmɪl·jəˌrɑɪz/

(verb) aşina etmek, tanıtmak

Örnek:

Please familiarize yourself with the new safety procedures.
Lütfen yeni güvenlik prosedürlerine aşina olun.

in person

/ɪn ˈpɜrsən/

(phrase) şahsen, bizzat

Örnek:

You have to apply for the visa in person at the embassy.
Vize başvurusu için elçiliğe şahsen gitmeniz gerekiyor.

including

/ɪnˈkluː.dɪŋ/

(preposition) dahil, içeren

Örnek:

The price is $50, including tax.
Fiyat 50 dolar, vergi dahil.

on time

/ɑːn taɪm/

(phrase) zamanında, vaktinde

Örnek:

The train arrived on time.
Tren zamanında geldi.

panic

/ˈpæn.ɪk/

(noun) panik;

(verb) paniklemek, paniğe kapılmak

Örnek:

The crowd was in a state of panic after the explosion.
Patlamadan sonra kalabalık panik içindeydi.

past due

/pæst duː/

(adjective) vadesi geçmiş, gecikmiş

Örnek:

Your payment is past due.
Ödemeniz vadesi geçmiş.

put forward

/pʊt ˈfɔːrwərd/

(phrasal verb) önermek, sunmak, aday göstermek

Örnek:

She decided to put forward a new proposal at the meeting.
Toplantıda yeni bir teklif sunmaya karar verdi.

regard A as B

/rɪˈɡɑrd eɪ æz biː/

(phrase) A'yı B olarak görmek, A'yı B saymak

Örnek:

Many people regard him as a hero.
Birçok kişi onu bir kahraman olarak görüyor.

return one's call

/rɪˈtɜrn wʌnz kɔl/

(idiom) aramaya dönmek, geri aramak

Örnek:

I'm still waiting for him to return my call.
Hâlâ aramama dönmesini bekliyorum.

secretarial

/ˌsek.rəˈter.i.əl/

(adjective) sekreterlik

Örnek:

She has excellent secretarial skills, including typing and filing.
Yazma ve dosyalama dahil olmak üzere mükemmel sekreterlik becerilerine sahiptir.

take charge of

/teɪk tʃɑrdʒ əv/

(idiom) sorumluluğu üstlenmek, yönetimi ele almak, idareyi devralmak

Örnek:

She decided to take charge of the project and organize the team.
Projenin sorumluluğunu üstlenmeye ve ekibi organize etmeye karar verdi.

take on responsibility

/teɪk ɑːn rɪˌspɑːn.səˈbɪl.ə.t̬i/

(phrase) sorumluluk almak, sorumluluk üstlenmek

Örnek:

She is ready to take on more responsibility at work.
İş yerinde daha fazla sorumluluk almaya hazır.

throw one's effort into

/θroʊ wʌnz ˈɛfərt ˈɪntuː/

(idiom) tüm çabasını harcamak, kendini adamak

Örnek:

She decided to throw all her effort into her new business venture.
Yeni iş girişimine tüm çabasını harcamaya karar verdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren