Avatar of Vocabulary Set Suç ve Ceza

TOEFL için Temel Kelime Bilgisi İçinde Suç ve Ceza Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Temel Kelime Bilgisi' içinde 'Suç ve Ceza' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

violation

/ˌvaɪ.əˈleɪ.ʃən/

(noun) ihlal, çiğneme, saygısızlık

Örnek:

The company was fined for a violation of environmental regulations.
Şirket, çevre düzenlemelerini ihlal ettiği için para cezasına çarptırıldı.

assault

/əˈsɑːlt/

(noun) saldırı, tecavüz, girişim;

(verb) saldırmak, tecavüz etmek

Örnek:

He was charged with assault after the bar fight.
Bar kavgasından sonra saldırı ile suçlandı.

investigation

/ɪnˌves.təˈɡeɪ.ʃən/

(noun) soruşturma, araştırma, inceleme

Örnek:

The police launched an investigation into the robbery.
Polis soygunla ilgili bir soruşturma başlattı.

suspect

/səˈspekt/

(noun) şüpheli;

(verb) şüphelenmek, sanmak, tahmin etmek;

(adjective) şüpheli

Örnek:

The police questioned the main suspect for hours.
Polis, ana şüpheliyi saatlerce sorguladı.

criminal

/ˈkrɪm.ə.nəl/

(noun) suçlu, cani;

(adjective) cezai, suçla ilgili

Örnek:

The police arrested the criminal after a long chase.
Polis, uzun bir kovalamacanın ardından suçluyu tutukladı.

convict

/kənˈvɪkt/

(verb) mahkum etmek, suçlu bulmak;

(noun) mahkum, hükümlü

Örnek:

The jury decided to convict him of the crime.
Jüri onu suçtan mahkum etmeye karar verdi.

imprison

/ɪmˈprɪz.ən/

(verb) hapsetmek, cezalandırmak

Örnek:

The government decided to imprison the political dissidents.
Hükümet siyasi muhalifleri hapsetmeye karar verdi.

alibi

/ˈæl.ɪ.baɪ/

(noun) mazeret, suçsuzluk kanıtı

Örnek:

The suspect had a solid alibi for the night of the robbery.
Şüphelinin soygun gecesi için sağlam bir mazereti vardı.

confess

/kənˈfes/

(verb) itiraf etmek, kabullenmek, günah çıkarmak

Örnek:

He had to confess that he had cheated on the exam.
Sınavda hile yaptığını itiraf etmek zorunda kaldı.

confession

/kənˈfeʃ.ən/

(noun) itiraf, günah çıkarma

Örnek:

The suspect made a full confession to the police.
Şüpheli polise tam bir itirafta bulundu.

breach

/briːtʃ/

(noun) ihlal, çiğneme, gedik;

(verb) ihlal etmek, çiğnemek, aşmak

Örnek:

The company was sued for breach of contract.
Şirket sözleşme ihlali nedeniyle dava edildi.

blackmail

/ˈblæk.meɪl/

(noun) şantaj;

(verb) şantaj yapmak

Örnek:

He was arrested for attempting to blackmail a wealthy businessman.
Zengin bir iş adamına şantaj yapmaya çalıştığı için tutuklandı.

terrorism

/ˈter.ər.ɪ.zəm/

(noun) terörizm, terör

Örnek:

The government has vowed to combat terrorism in all its forms.
Hükümet, terörizmle her türlü mücadele edeceğine yemin etti.

vandalism

/ˈvæn.dəl.ɪ.zəm/

(noun) vandallık, tahrip

Örnek:

The city has been experiencing an increase in vandalism.
Şehirde vandallık olaylarında artış yaşanıyor.

kidnapping

/ˈkɪd.næp.ɪŋ/

(noun) adam kaçırma, alıkoyma

Örnek:

The police are investigating the kidnapping of the businessman.
Polis, iş adamının kaçırılmasını araştırıyor.

identity theft

/aɪˈdɛntɪti θɛft/

(noun) kimlik hırsızlığı

Örnek:

She was a victim of identity theft and had her credit cards misused.
Kimlik hırsızlığı mağduruydu ve kredi kartları kötüye kullanıldı.

fraud

/frɑːd/

(noun) dolandırıcılık, sahtekarlık, dolandırıcı

Örnek:

He was arrested for committing credit card fraud.
Kredi kartı dolandırıcılığı yapmaktan tutuklandı.

hijack

/ˈhaɪ.dʒæk/

(verb) kaçırmak, gasp etmek, ele geçirmek;

(noun) kaçırma, gasp

Örnek:

Terrorists attempted to hijack the plane.
Teröristler uçağı kaçırmaya çalıştı.

human trafficking

/ˈhjuː.mən ˈtræf.ɪ.kɪŋ/

(noun) insan ticareti, insan kaçakçılığı

Örnek:

The government is taking strict measures to combat human trafficking.
Hükümet, insan kaçakçılığı ile mücadele etmek için sıkı önlemler alıyor.

shoplifting

/ˈʃɑːp.lɪf.tɪŋ/

(noun) mağaza hırsızlığı, çalma;

(verb) mağaza hırsızlığı yapmak, çalmak

Örnek:

She was caught shoplifting a dress from the boutique.
Butikten bir elbise çalarken yakalandı.

pickpocketing

/ˈpɪkˌpɑː.kɪ.t̬ɪŋ/

(noun) yankesicilik

Örnek:

Tourists are often warned about pickpocketing in crowded areas.
Turistler kalabalık bölgelerde yankesicilik konusunda sık sık uyarılır.

mugging

/ˈmʌɡ.ɪŋ/

(noun) kapkaç, soygun

Örnek:

She was a victim of a violent mugging last night.
Dün gece şiddetli bir kapkaç kurbanı oldu.

bribery

/ˈbraɪ.bɚ.i/

(noun) rüşvet

Örnek:

The politician was accused of bribery.
Siyasetçi rüşvetle suçlandı.

capital punishment

/ˈkæp.ɪ.təl ˈpʌn.ɪʃ.mənt/

(noun) idam cezası, ölüm cezası

Örnek:

Many countries have abolished capital punishment.
Birçok ülke idam cezasını kaldırdı.

life sentence

/ˈlaɪf ˌsen.təns/

(noun) müebbet hapis, ömür boyu hapis cezası

Örnek:

He received a life sentence for the murder.
Cinayetten dolayı müebbet hapis cezası aldı.

sentence

/ˈsen.təns/

(noun) cümle, ceza, hüküm;

(verb) mahkum etmek, ceza vermek

Örnek:

Please write a complete sentence.
Lütfen tam bir cümle yazın.

offense

/əˈfens/

(noun) suç, kabahat, hakaret

Örnek:

He was charged with a minor traffic offense.
Küçük bir trafik suçundan yargılandı.

attempted

/əˈtemp.tɪd/

(adjective) teşebbüs edilen, denenmiş;

(verb) denemek, teşebbüs etmek

Örnek:

The police are looking for the suspect in the attempted robbery.
Polis, teşebbüs edilen soygunun şüphelisini arıyor.

capture

/ˈkæp.tʃɚ/

(verb) yakalamak, ele geçirmek, esir almak;

(noun) yakalama, ele geçirme, esir alma

Örnek:

The police managed to capture the suspect after a long chase.
Polis, uzun bir kovalamacanın ardından şüpheliyi yakalamayı başardı.

condemn

/kənˈdem/

(verb) kınamak, ayıplamak, mahkum etmek

Örnek:

The government issued a statement to condemn the terrorist attack.
Hükümet terör saldırısını kınamak için bir bildiri yayınladı.

corrupt

/kəˈrʌpt/

(adjective) yozlaşmış, rüşvetçi, çürümüş;

(verb) yozlaştırmak, ahlakını bozmak, bozmak

Örnek:

The politician was accused of being corrupt.
Politikacı yozlaşmış olmakla suçlandı.

fine

/faɪn/

(adjective) güzel, iyi, ince;

(noun) para cezası, ceza;

(verb) para cezası vermek, cezalandırmak;

(adverb) iyi, gayet iyi

Örnek:

This is a fine example of ancient pottery.
Bu, antik çömlekçiliğin güzel bir örneğidir.

penalty

/ˈpen.əl.ti/

(noun) ceza, para cezası, dezavantaj

Örnek:

The maximum penalty for the offense is five years in prison.
Suçun azami cezası beş yıl hapistir.

custody

/ˈkʌs.tə.di/

(noun) velayet, vesayet, gözaltı

Örnek:

The court granted the mother full custody of the children.
Mahkeme, çocukların tam velayetini anneye verdi.

hostage

/ˈhɑː.stɪdʒ/

(noun) rehin

Örnek:

The terrorists took several people hostage.
Teröristler birkaç kişiyi rehin aldı.

innocent

/ˈɪn.ə.sənt/

(adjective) masum, suçsuz, saf;

(noun) masum

Örnek:

The jury found him innocent of all charges.
Jüri onu tüm suçlamalardan masum buldu.

guilty

/ˈɡɪl.ti/

(adjective) suçlu, suçluluk hisseden, pişman

Örnek:

The jury found him guilty of theft.
Jüri onu hırsızlıktan suçlu buldu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren