Avatar of Vocabulary Set Günlük nesneler

SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi İçinde Günlük nesneler Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi' içinde 'Günlük nesneler' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

utensil

/juːˈten.səl/

(noun) gereç, alet, kap

Örnek:

She organized all the cooking utensils in the drawer.
Tüm yemek gereçlerini çekmeceye düzenledi.

porcelain

/ˈpɔːr.səl.ɪn/

(noun) porselen;

(adjective) porselen

Örnek:

The antique vase was made of delicate porcelain.
Antika vazo narin porselenden yapılmıştı.

garment

/ˈɡɑːr.mənt/

(noun) giysi, kıyafet

Örnek:

She carefully folded each garment before placing it in the drawer.
Her giysiyi dikkatlice katlayıp çekmeceye koydu.

apparatus

/ˌæp.əˈræt̬.əs/

(noun) cihaz, aparat, sistem

Örnek:

The laboratory is equipped with state-of-the-art scientific apparatus.
Laboratuvar, son teknoloji bilimsel cihazlarla donatılmıştır.

wick

/wɪk/

(noun) fitil;

(verb) uzaklaştırmak, emmek

Örnek:

The candle's wick was too short to light.
Mumun fitili yakmak için çok kısaydı.

corkscrew

/ˈkɔːrk.skruː/

(noun) tirbuşon, sarmal;

(verb) tirbuşon gibi sarmak, sarmal hareket etmek;

(adjective) sarmal, tirbuşon şeklinde

Örnek:

Can you find the corkscrew to open this wine bottle?
Bu şarap şişesini açmak için tirbuşonu bulabilir misin?

turntable

/ˈtɝːnˌteɪ.bəl/

(noun) pikap, döner tabla, döner platform

Örnek:

He carefully placed the vinyl record on the turntable.
Vinil plağı dikkatlice pikaba yerleştirdi.

pamphlet

/ˈpæm.flət/

(noun) broşür, kitapçık, risale

Örnek:

The tourist office provides free pamphlets about local attractions.
Turizm ofisi yerel cazibe merkezleri hakkında ücretsiz broşürler sunmaktadır.

purifier

/ˈpjʊr.ə.faɪ.ɚ/

(noun) arıtıcı, temizleyici

Örnek:

We installed an air purifier in the living room to improve air quality.
Hava kalitesini artırmak için oturma odasına bir hava temizleyici kurduk.

spare

/sper/

(adjective) yedek, fazla, zayıf;

(verb) ayırmak, vermek, bağışlamak;

(noun) yedek parça, yedek lastik

Örnek:

Do you have a spare key?
Yedek anahtarın var mı?

receipt

/rɪˈsiːt/

(noun) fiş, makbuz, alma

Örnek:

Can I have a receipt for this purchase?
Bu alışveriş için bir fiş alabilir miyim?

debris

/dəˈbriː/

(noun) enkaz, kalıntı, çöp

Örnek:

After the storm, there was a lot of debris scattered across the road.
Fırtınadan sonra yol boyunca çok sayıda enkaz dağılmıştı.

swab

/swɑːb/

(noun) çubuk, sürüntü;

(verb) silmek, temizlemek

Örnek:

The nurse used a cotton swab to clean the cut.
Hemşire kesiği temizlemek için pamuklu bir çubuk kullandı.

canister

/ˈkæn.ə.stɚ/

(noun) kutu, teneke, tüp

Örnek:

She stored coffee beans in an airtight canister.
Kahve çekirdeklerini hava geçirmez bir kutuya koydu.

pulley

/ˈpʊl.i/

(noun) makara

Örnek:

The workers used a pulley to lift the heavy crates to the second floor.
İşçiler ağır kasaları ikinci kata çıkarmak için bir makara kullandılar.

pellet

/ˈpel.ət/

(noun) pelet, saçma, topak

Örnek:

The rabbit food came in small green pellets.
Tavşan yemi küçük yeşil peletler halindeydi.

cistern

/ˈsɪs.tɚn/

(noun) sarnıç, su deposu, rezervuar

Örnek:

The old house had a large cistern for collecting rainwater.
Eski evin yağmur suyu toplamak için büyük bir sarnıcı vardı.

raft

/ræft/

(noun) sal, bot, pek çok;

(verb) salla gitmek, salla taşımak

Örnek:

They built a raft to cross the river.
Nehri geçmek için bir sal yaptılar.

clamp

/klæmp/

(noun) kelepçe, mengene, kıskaç;

(verb) kelepçelemek, sıkıştırmak, mengenelemek

Örnek:

He used a G-clamp to hold the wood in place while the glue dried.
Tutkal kururken ahşabı yerinde tutmak için bir G-mengene kullandı.

shard

/ʃɑːrd/

(noun) kırık, parça

Örnek:

He found a shard of pottery in the ancient ruins.
Antik kalıntılarda bir çanak çömlek parçası buldu.

lattice

/ˈlæt̬.ɪs/

(noun) kafes, ızgara, çit

Örnek:

The rose climbed up the wooden lattice.
Gül, ahşap kafese tırmandı.

dispenser

/dɪˈspen.sɚ/

(noun) dispanser, otomat, dağıtıcı

Örnek:

The soap dispenser in the bathroom is empty.
Banyodaki sabun dispanseri boş.

scraper

/ˈskreɪ.pɚ/

(noun) kazıyıcı, spatula, gökdelen

Örnek:

She used a paint scraper to remove the old layers.
Eski katmanları çıkarmak için bir boya kazıyıcı kullandı.

rosette

/roʊˈzet/

(noun) rozet, gül şeklinde süs, yaprak kümesi

Örnek:

The champion horse wore a blue rosette on its bridle.
Şampiyon atın dizgininde mavi bir rozet vardı.

chandelier

/ˌʃæn.dəˈlɪr/

(noun) avize

Örnek:

The grand ballroom was illuminated by a magnificent crystal chandelier.
Büyük balo salonu muhteşem bir kristal avize ile aydınlatılmıştı.

harness

/ˈhɑːr.nəs/

(noun) koşum, kayış, emniyet kemeri;

(verb) koşumlamak, bağlamak, kullanmak

Örnek:

The farmer put the harness on the horse before plowing the field.
Çiftçi tarlayı sürmeden önce ata koşum taktı.

knob

/nɑːb/

springboard

/ˈsprɪŋ.bɔːrd/

(noun) basamak, atlama tahtası, tramplen

Örnek:

The success of the pilot program served as a springboard for the national launch.
Pilot programın başarısı, ulusal lansman için bir basamak görevi gördü.

bangle

/ˈbæŋ.ɡəl/

(noun) bilezik, halhal

Örnek:

She wore a beautiful gold bangle on her wrist.
Bileğinde güzel bir altın bilezik takıyordu.

drapery

/ˈdreɪ.pɚ.i/

(noun) draperi, perde, kumaş kıvrımları

Örnek:

The elegant drapery framed the large window beautifully.
Zarif draperi büyük pencereyi güzelce çerçeveledi.

souvenir

/ˌsuː.vəˈnɪr/

(noun) hatıra, hediyelik eşya

Örnek:

I bought a small statue as a souvenir of my trip to Paris.
Paris gezimin bir hatırası olarak küçük bir heykel aldım.

keepsake

/ˈkiːp.seɪk/

(noun) hatıra, yadigar

Örnek:

She kept the locket as a keepsake of her grandmother.
Madalyonu büyükannesinden bir hatıra olarak sakladı.

strand

/strænd/

(noun) tel, iplik, saç teli;

(verb) mahsur bırakmak, karaya oturtmak, karaya oturmak

Örnek:

She found a long strand of hair on her pillow.
Yastığında uzun bir saç teli buldu.

doily

/ˈdɔɪ.li/

(noun) örtü, dantel örtü, supla

Örnek:

The baker placed a lace doily under the cake.
Fırıncı pastanın altına dantel bir örtü yerleştirdi.

bedspread

/ˈbed.spred/

(noun) yatak örtüsü, pike

Örnek:

She smoothed the floral bedspread before making the bed.
Yatağı yapmadan önce çiçekli yatak örtüsünü düzeltti.

Afghan

/ˈæf.ɡæn/

(noun) Afgan;

(adjective) Afgan

Örnek:

Many Afghans have sought refuge in neighboring countries.
Birçok Afgan komşu ülkelere sığındı.

fixture

/ˈfɪks.tʃɚ/

(noun) armatür, sabit tesisat, ekipman

Örnek:

The bathroom fixtures include a sink, toilet, and shower.
Banyo armatürleri lavabo, tuvalet ve duş içerir.

spatula

/ˈspætʃ.ə.lə/

(noun) spatula

Örnek:

She used a spatula to flip the pancakes.
Krepleri çevirmek için bir spatula kullandı.

tinder

/ˈtɪn.dɚ/

(noun) çıra, tutuşacak malzeme;

(trademark) Tinder, tanışma uygulaması

Örnek:

He gathered some dry leaves and twigs to use as tinder for the campfire.
Kamp ateşi için çıra olarak kullanmak üzere kuru yapraklar ve dallar topladı.

heirloom

/ˈer.luːm/

(noun) yadigâr, aile yadigârı

Örnek:

This antique watch is a family heirloom.
Bu antika saat bir aile yadigarıdır.

implement

/ˈɪm.plə.ment/

(noun) alet, araç;

(verb) uygulamak, hayata geçirmek

Örnek:

Agricultural implements are essential for farming.
Tarım aletleri çiftçilik için elzemdir.

blindfold

/ˈblaɪnd.foʊld/

(noun) göz bağı;

(verb) gözlerini bağlamak

Örnek:

The prisoner was forced to wear a blindfold.
Mahkum göz bağı takmaya zorlandı.

pocketbook

/ˈpɑː.kɪt.bʊk/

(noun) el çantası, cep, maddi durum

Örnek:

She reached into her pocketbook to find her keys.
Anahtarlarını bulmak için el çantasına uzandı.

ornamentation

/ˌɔːr.nə.menˈteɪ.ʃən/

(noun) süsleme, bezek

Örnek:

The building is famous for its elaborate stone ornamentation.
Bina, ayrıntılı taş süslemeleriyle ünlüdür.

syringe

/səˈrɪndʒ/

(noun) şırınga, enjektör;

(verb) şırınga etmek, yıkamak

Örnek:

The nurse prepared the syringe for the injection.
Hemşire enjeksiyon için şırıngayı hazırladı.

trellis

/ˈtrel.ɪs/

(noun) kafes, çardak;

(verb) kafeslemek, çardak kurmak

Örnek:

The roses climbed beautifully up the garden trellis.
Güller bahçe kafesine güzelce tırmandı.

figurine

/ˌfɪɡ.jəˈriːn/

(noun) figürin, küçük heykel

Örnek:

She collected delicate porcelain figurines.
Narin porselen figürinler topladı.

fragment

/ˈfræɡ.mənt/

(noun) parça, kırıntı, eksik kısım;

(verb) parçalamak, bölünmek

Örnek:

She found a fragment of pottery in the ruins.
Harabelerde bir çanak çömlek parçası buldu.

container

/kənˈteɪ.nɚ/

(noun) kap, konteyner, kutu

Örnek:

Please put the leftovers in an airtight container.
Lütfen artıkları hava geçirmez bir kaba koyun.

putty

/ˈpʌt̬.i/

(noun) macun, oyuncak, kolayca manipüle edilebilir

Örnek:

The old window frames needed new putty.
Eski pencere çerçevelerine yeni macun gerekiyordu.

quilt

/kwɪlt/

(noun) yorgan, kapitone örtü;

(verb) yorganlamak, kapitone yapmak

Örnek:

My grandmother made me a beautiful patchwork quilt.
Büyükannem bana güzel bir yama işi yorgan yaptı.

veil

/veɪl/

(noun) duvak, peçe, perde;

(verb) örtmek, gizlemek

Örnek:

The bride wore a long white veil.
Gelin uzun beyaz bir duvak taktı.

grid

/ɡrɪd/

(noun) ızgara, şebeke, koordinat ızgarası;

(verb) ızgaralamak, şebekeye ayırmak

Örnek:

The city's streets are laid out on a rectangular grid.
Şehrin sokakları dikdörtgen bir ızgara üzerine kuruludur.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren