Avatar of Vocabulary Set Finans

Matematik ve Mantık için SAT Kelime Bilgisi İçinde Finans Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Matematik ve Mantık için SAT Kelime Bilgisi' içinde 'Finans' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

compensate

/ˈkɑːm.pən.seɪt/

(verb) telafi etmek, karşılamak, dengelemek

Örnek:

The company will compensate employees for their travel expenses.
Şirket, çalışanların seyahat masraflarını karşılayacak.

reimburse

/ˌriː.ɪmˈbɝːs/

(verb) geri ödemek, tazmin etmek

Örnek:

The company will reimburse you for your travel expenses.
Şirket seyahat masraflarınızı karşılayacaktır.

accrue

/əˈkruː/

(verb) birikmek, tahakkuk etmek

Örnek:

Interest will accrue on the account daily.
Faiz hesaba günlük olarak işleyecektir.

donate

/ˈdoʊ.neɪt/

(verb) bağışlamak, hibe etmek

Örnek:

She decided to donate all her old clothes to a local shelter.
Tüm eski kıyafetlerini yerel bir barınağa bağışlamaya karar verdi.

acquire

/əˈkwaɪɚ/

(verb) edinmek, elde etmek, satın almak

Örnek:

The company decided to acquire a smaller competitor.
Şirket daha küçük bir rakibi satın almaya karar verdi.

fundraise

/ˈfʌndˌreɪz/

(verb) bağış toplamak, kaynak yaratmak

Örnek:

The school decided to fundraise for a new playground.
Okul, yeni bir oyun alanı için bağış toplamaya karar verdi.

borrow

/ˈbɑːr.oʊ/

(verb) ödünç almak, uyarlamak

Örnek:

Can I borrow your pen for a moment?
Kalemini bir dakikalığına ödünç alabilir miyim?

deposit

/dɪˈpɑː.zɪt/

(noun) depozito, mevduat, kapora;

(verb) yatırmak, bırakmak, biriktirmek

Örnek:

I made a large deposit into my savings account.
Tasarruf hesabıma büyük bir para yatırdım.

garner

/ˈɡɑːr.nɚ/

(verb) toplamak, elde etmek, kazanmak

Örnek:

The candidate managed to garner a lot of support during the campaign.
Aday, kampanya boyunca çok fazla destek toplamayı başardı.

tariff

/ˈter.ɪf/

(noun) tarife, gümrük vergisi, fiyat listesi;

(verb) tarife uygulamak, gümrük vergisi koymak

Örnek:

The government imposed a new tariff on imported cars.
Hükümet ithal otomobillere yeni bir tarife uyguladı.

levy

/ˈlev.i/

(verb) uygulamak, tahsil etmek, toplamak;

(noun) vergi, harç, aidat

Örnek:

The government decided to levy a new tax on luxury goods.
Hükümet lüks mallara yeni bir vergi uygulamaya karar verdi.

dividend

/ˈdɪv.ə.dend/

(noun) temettü, kâr payı, bölünen

Örnek:

The company announced a quarterly dividend of 50 cents per share.
Şirket, hisse başına 50 sentlik üç aylık temettü açıkladı.

revenue

/ˈrev.ə.nuː/

(noun) gelir, hasılat

Örnek:

The company's annual revenue increased by 15%.
Şirketin yıllık geliri %15 arttı.

expense

/ɪkˈspens/

(noun) masraf, gider, giderler

Örnek:

Buying a new car is a big expense.
Yeni bir araba almak büyük bir masraftır.

austerity

/ˈɑː.ster.ə.t̬i/

(noun) kemer sıkma, tasarruf, sadelik

Örnek:

The government announced new austerity measures to reduce the national debt.
Hükümet, ulusal borcu azaltmak için yeni kemer sıkma önlemleri açıkladı.

commercialization

/kəˌmɝː.ʃəl.əˈzeɪ.ʃən/

(noun) ticarileşme, ticarileştirme, pazara sunma

Örnek:

The commercialization of football has led to higher ticket prices.
Futbolun ticarileşmesi bilet fiyatlarının artmasına neden oldu.

commodity

/kəˈmɑː.də.t̬i/

(noun) emtia, ham madde, değerli şey

Örnek:

Oil is a valuable commodity in the global market.
Petrol, küresel piyasada değerli bir emtiadır.

asset

/ˈæs.et/

(noun) değer, varlık, avantaj

Örnek:

Her experience is a great asset to the team.
Deneyimi, takım için büyük bir değerdir.

economy of scale

/ɪˈkɑː.nə.mi əv skeɪl/

(noun) ölçek ekonomisi

Örnek:

Large companies often benefit from economies of scale that smaller firms cannot achieve.
Büyük şirketler genellikle küçük firmaların ulaşamayacağı ölçek ekonomilerinden yararlanır.

stock market

/ˈstɑːk ˌmɑːr.kɪt/

(noun) borsa, hisse senedi piyasası

Örnek:

The stock market closed higher today.
Borsa bugün yüksek kapandı.

fiduciary

/fɪˈduː.ʃi.er.i/

(adjective) güvene dayalı, emanet;

(noun) güvenilir kişi, emanetçi

Örnek:

The lawyer has a fiduciary duty to act in the best interests of their client.
Avukatın müvekkilinin en iyi çıkarları doğrultusunda hareket etme güvene dayalı bir görevi vardır.

depreciation

/dɪˌpriː.ʃiˈeɪ.ʃən/

(noun) değer kaybı, amortisman, para birimi değer kaybı

Örnek:

The car's value suffered significant depreciation over the first three years.
Arabanın değeri ilk üç yılda önemli ölçüde değer kaybı yaşadı.

salvage value

/ˈsæl.vɪdʒ ˌvæl.juː/

(noun) hurda değeri, kalıntı değer

Örnek:

After ten years of use, the truck has a salvage value of five thousand dollars.
On yıllık kullanımın ardından kamyonun beş bin dolarlık bir hurda değeri vardır.

transaction

/trænˈzæk.ʃən/

(noun) işlem, ticari anlaşma, yürütme

Örnek:

The bank processed the transaction quickly.
Banka işlemi hızlı bir şekilde gerçekleştirdi.

subsidy

/ˈsʌb.sə.di/

(noun) sübvansiyon, destek

Örnek:

The government provides subsidies to farmers.
Hükümet çiftçilere sübvansiyon sağlıyor.

monopoly

/məˈnɑː.pəl.i/

(noun) tekel, Monopoly, Monopoly masa oyunu

Örnek:

The company has a virtual monopoly on the market.
Şirketin piyasada sanal bir tekeli var.

blockbuster

/ˈblɑːkˌbʌs.tɚ/

(noun) gişe rekortmeni, büyük başarı, çok satan

Örnek:

The new superhero movie is expected to be a summer blockbuster.
Yeni süper kahraman filminin yaz gişe rekortmeni olması bekleniyor.

handout

/ˈhænd.aʊt/

(noun) el notu, broşür, yardım

Örnek:

The professor distributed handouts before the lecture.
Profesör dersten önce el notları dağıttı.

tuition

/tuːˈɪʃ.ən/

(noun) öğrenim ücreti, okul harcı, eğitim

Örnek:

University tuition fees have increased significantly.
Üniversite öğrenim ücretleri önemli ölçüde arttı.

recession

/rɪˈseʃ.ən/

(noun) resesyon, ekonomik durgunluk, gerileme

Örnek:

The country is currently experiencing a deep recession.
Ülke şu anda derin bir resesyon yaşıyor.

bankruptcy

/ˈbæŋ.krəpt.si/

(noun) iflas

Örnek:

The company filed for bankruptcy after years of financial struggles.
Şirket, yıllarca süren mali sıkıntıların ardından iflas başvurusunda bulundu.

stake

/steɪk/

(noun) kazık, direk, bahis;

(verb) kazıkla belirlemek, iddia etmek, bahis yapmak

Örnek:

He drove a stake into the ground to mark the property line.
Mülk sınırını işaretlemek için yere bir kazık çaktı.

consumer

/kənˈsuː.mɚ/

(noun) tüketici, tüketici (biyoloji)

Örnek:

The new policy aims to protect consumers from unfair practices.
Yeni politika, tüketicileri haksız uygulamalardan korumayı amaçlamaktadır.

investor

/ɪnˈves.t̬ɚ/

(noun) yatırımcı

Örnek:

She is a long-term investor in the stock market.
Borsada uzun vadeli bir yatırımcıdır.

opulence

/ˈɑː.pjə.ləns/

(noun) zenginlik, gösteriş, lüks

Örnek:

The palace was decorated with incredible opulence.
Saray inanılmaz bir gösterişle dekore edilmişti.

overhead

/ˈoʊ.vɚ.hed/

(adverb) baş üstü, yukarıda;

(adjective) baş üstü, tavan;

(noun) genel giderler, sabit maliyetler

Örnek:

The plane flew overhead.
Uçak başımızın üzerinden uçtu.

outlay

/ˈaʊt.leɪ/

(noun) harcama, masraf

Örnek:

The initial outlay for the new business was substantial.
Yeni iş için ilk harcama önemliydi.

treasury

/ˈtreʒ.ɚ.i/

(noun) hazine, maliye, fon

Örnek:

The national treasury is responsible for managing the country's finances.
Ulusal hazine, ülkenin maliyesini yönetmekten sorumludur.

bounty

/ˈbaʊn.t̬i/

(noun) ödül, ikramiye, bolluk

Örnek:

The government offered a large bounty for the capture of the notorious outlaw.
Hükümet, kötü şöhretli kanun kaçağının yakalanması için büyük bir ödül teklif etti.

ledger

/ˈledʒ.ɚ/

(noun) defter, muhasebe defteri

Örnek:

All transactions are recorded in the company's general ledger.
Tüm işlemler şirketin genel defterine kaydedilir.

pecuniary

/pɪˈkjuː.ni.er/

(adjective) parasal, mali

Örnek:

He was accused of pecuniary fraud.
Parasal dolandırıcılıkla suçlandı.

fiscal

/ˈfɪs.kəl/

(adjective) mali, vergiyle ilgili, finansal

Örnek:

The government announced new fiscal policies to boost the economy.
Hükümet ekonomiyi canlandırmak için yeni mali politikalar açıkladı.

monetary

/ˈmɑː.nə.ter.i/

(adjective) parasal, moneter

Örnek:

The central bank controls the nation's monetary policy.
Merkez bankası ülkenin para politikasını kontrol eder.

lucrative

/ˈluː.krə.t̬ɪv/

(adjective) kârlı, kazançlı

Örnek:

The business proved to be very lucrative.
İş çok kârlı çıktı.

marketable

/ˈmɑːr.kɪ.t̬ə.bəl/

(adjective) pazarlanabilir, satılabilir

Örnek:

The product needs to be more marketable to attract buyers.
Ürün, alıcıları çekmek için daha pazarlanabilir olmalı.

intensive

/ɪnˈten.sɪv/

(adjective) yoğun, derinlemesine, sıkı

Örnek:

The course provides intensive training in computer programming.
Kurs, bilgisayar programlamada yoğun eğitim sağlar.

profitable

/ˈprɑː.fɪ.t̬ə.bəl/

(adjective) kârlı, kazançlı, faydalı

Örnek:

The new business venture proved to be very profitable.
Yeni iş girişimi çok kârlı çıktı.

non-profit

/ˌnɑːnˈprɑːfɪt/

(adjective) kar amacı gütmeyen, kâr amacı taşımayan;

(noun) kar amacı gütmeyen kuruluş, sivil toplum kuruluşu

Örnek:

The organization is a non-profit dedicated to environmental conservation.
Kuruluş, çevre korumaya adanmış kar amacı gütmeyen bir kuruluştur.

capitalistic

/ˌkæp.ə.t̬əlˈɪs.tɪk/

(adjective) kapitalist

Örnek:

The country transitioned from a socialist to a capitalistic economy.
Ülke sosyalist ekonomiden kapitalist bir ekonomiye geçiş yaptı.

high-end

/ˈhaɪ.end/

(adjective) üst düzey, yüksek kaliteli

Örnek:

They specialize in high-end audio equipment.
Üst düzey ses ekipmanları konusunda uzmanlaşmışlardır.

parsimonious

/ˌpɑːr.səˈmoʊ.ni.əs/

(adjective) cimri, eli sıkı

Örnek:

The charity was criticized for its parsimonious distribution of aid.
Hayır kurumu, yardımların cimri bir şekilde dağıtılması nedeniyle eleştirildi.

extravagant

/ɪkˈstræv.ə.ɡənt/

(adjective) savurgan, aşırı, lüks

Örnek:

The couple lived an extravagant lifestyle, spending lavishly on luxury goods.
Çift savurgan bir yaşam tarzı sürüyordu, lüks mallara cömertçe harcama yapıyordu.

affluent

/ˈæf.lu.ənt/

(adjective) zengin, varlıklı, refah içinde

Örnek:

They live in an affluent neighborhood in the suburbs.
Banliyöde zengin bir mahallede yaşıyorlar.

upscale

/ˈʌp.skeɪl/

(adjective) lüks, üst düzey, pahalı;

(verb) artırmak, geliştirmek, genişletmek

Örnek:

The new restaurant has an upscale ambiance.
Yeni restoranın lüks bir atmosferi var.

lavish

/ˈlæv.ɪʃ/

(adjective) gösterişli, savurgan, bol;

(verb) bolca vermek, savurganlık yapmak, israf etmek

Örnek:

They lived a lavish lifestyle with multiple homes and expensive cars.
Birden fazla ev ve pahalı arabalarla gösterişli bir yaşam tarzı sürdüler.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren