Avatar of Vocabulary Set 501-550

DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME İçinde 501-550 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME' içinde '501-550' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

blessing

/ˈbles.ɪŋ/

(noun) bereket, kutsama, nimet

Örnek:

May God's blessing be upon you.
Tanrı'nın bereketi üzerinize olsun.

prosperity

/prɑːˈsper.ə.t̬i/

(noun) refah, zenginlik

Örnek:

The country is enjoying a period of economic prosperity.
Ülke ekonomik refah döneminin tadını çıkarıyor.

religion

/rɪˈlɪdʒ.ən/

(noun) din, inanç, inanç sistemi

Örnek:

Freedom of religion is a fundamental human right.
Din özgürlüğü temel bir insan hakkıdır.

display

/dɪˈspleɪ/

(verb) göstermek, sergilemek, görüntülemek;

(noun) ekran, sergi, görüntü

Örnek:

The museum will display ancient artifacts.
Müze antik eserleri sergileyecek.

attention

/əˈten.ʃən/

(noun) dikkat, konsantrasyon, ilgi;

(exclamation) dikkat, hazır ol

Örnek:

Please pay attention to the instructions.
Lütfen talimatlara dikkat edin.

profile

/ˈproʊ.faɪl/

(noun) profil, yan görünüş, biyografi;

(verb) profilini çıkarmak, tanımlamak

Örnek:

The artist drew a beautiful profile of her face.
Sanatçı, yüzünün güzel bir profilini çizdi.

judgement

/ˈdʒʌdʒ.mənt/

(noun) muhakeme, yargı, karar

Örnek:

She showed excellent judgement in handling the crisis.
Krizi yönetmede mükemmel bir muhakeme yeteneği sergiledi.

banner

/ˈbæn.ɚ/

(noun) pankart, bayrak, manşet

Örnek:

The protesters carried a large banner.
Protestocular büyük bir pankart taşıyordu.

glory

/ˈɡlɔːr.i/

(noun) şan, şeref, zafer;

(verb) övünmek, sevinmek, gurur duymak

Örnek:

The team achieved great glory with their championship win.
Takım şampiyonluk zaferiyle büyük şan kazandı.

award

/əˈwɔːrd/

(noun) ödül, mükafat;

(verb) ödüllendirmek, vermek

Örnek:

She received an award for her outstanding performance.
Üstün performansı için bir ödül aldı.

outrageous

/ˌaʊtˈreɪ.dʒəs/

(adjective) fahiş, çirkin, rezil

Örnek:

The prices at that restaurant are absolutely outrageous.
O restorandaki fiyatlar kesinlikle fahiş.

innovative

/ˈɪn.ə.veɪ.t̬ɪv/

(adjective) yenilikçi, yaratıcı

Örnek:

The company is known for its innovative approach to technology.
Şirket, teknolojiye yönelik yenilikçi yaklaşımıyla tanınıyor.

private

/ˈpraɪ.vət/

(adjective) özel, kişisel, devlet dışı;

(noun) er, asker

Örnek:

This is a private beach, not open to the public.
Burası halka açık olmayan özel bir plajdır.

disappointed

/ˌdɪs.əˈpɔɪn.t̬ɪd/

(adjective) hayal kırıklığına uğramış, üzgün

Örnek:

She was deeply disappointed with her exam results.
Sınav sonuçlarından derinlemesine hayal kırıklığına uğramıştı.

extensive

/ɪkˈsten.sɪv/

(adjective) geniş, kapsamlı, büyük

Örnek:

The house has extensive gardens.
Evin geniş bahçeleri var.

multitasking

/ˌmʌl.tiˈtæs.kɪŋ/

(noun) çoklu görev, aynı anda birden fazla iş yapma

Örnek:

Modern operating systems support multitasking, allowing users to run multiple applications simultaneously.
Modern işletim sistemleri çoklu görev özelliğini destekler, bu da kullanıcıların birden fazla uygulamayı aynı anda çalıştırmasına olanak tanır.

inspiration

/ˌɪn.spəˈreɪ.ʃən/

(noun) ilham, esin, fikir

Örnek:

His artwork is a great source of inspiration for young artists.
Sanat eseri genç sanatçılar için büyük bir ilham kaynağıdır.

reputation

/ˌrep.jəˈteɪ.ʃən/

(noun) itibar, şöhret

Örnek:

He has a good reputation as a reliable worker.
Güvenilir bir çalışan olarak iyi bir itibarı var.

longevity

/lɑːnˈdʒev.ə.t̬i/

(noun) uzun ömür, dayanıklılık, uzun yaşam

Örnek:

The company attributes its longevity to constant innovation.
Şirket, uzun ömrünü sürekli yeniliğe bağlıyor.

offering

/ˈɑː.fɚ.ɪŋ/

(noun) sunu, bağış, teklif

Örnek:

The church received a generous offering from the community.
Kilise, topluluktan cömert bir bağış aldı.

traditional

/trəˈdɪʃ.ən.əl/

(adjective) geleneksel, klasik

Örnek:

The village still follows traditional customs.
Köy hala geleneksel adetleri takip ediyor.

ritual

/ˈrɪtʃ.u.əl/

(noun) ritüel, tören, alışkanlık;

(adjective) ritüel

Örnek:

The ancient tribe performed a sacred ritual to honor their ancestors.
Antik kabile, atalarını onurlandırmak için kutsal bir ritüel gerçekleştirdi.

ceremony

/ˈser.ə.moʊ.ni/

(noun) tören, merasim, resmiyet

Örnek:

The wedding ceremony was beautiful.
Düğün töreni çok güzeldi.

gather

/ˈɡæð.ɚ/

(verb) toplamak, bir araya gelmek, anlamak;

(noun) büzgü, kıvrım

Örnek:

A crowd began to gather outside the building.
Binanın dışında bir kalabalık toplanmaya başladı.

celebrate

/ˈsel.ə.breɪt/

(verb) kutlamak, övmek

Örnek:

We're going to celebrate her birthday with a big party.
Doğum gününü büyük bir partiyle kutlayacağız.

harvest

/ˈhɑːr.vəst/

(noun) hasat, ekin, ürün;

(verb) hasat etmek, toplamak, elde etmek

Örnek:

The harvest was abundant this year due to good weather.
İyi hava sayesinde bu yılki hasat bol oldu.

stage

/steɪdʒ/

(noun) sahne, platform, aşama;

(verb) sahnelemek, düzenlemek

Örnek:

The band took the stage to a cheering crowd.
Grup, tezahürat yapan kalabalığın önüne sahneye çıktı.

attire

/əˈtaɪr/

(noun) kıyafet, giysi;

(verb) giydirmek, kuşanmak

Örnek:

Formal attire is required for the gala.
Gala için resmi kıyafet gereklidir.

figure

/ˈfɪɡ.jɚ/

(noun) rakam, sayı, fizik;

(verb) düşünmek, tahmin etmek, çözmek

Örnek:

The latest unemployment figures are alarming.
Son işsizlik rakamları endişe verici.

revolution

/ˌrev.əˈluː.ʃən/

(noun) devrim, köklü değişiklik, dönüşüm

Örnek:

The French Revolution changed the course of history.
Fransız İhtilali tarihin akışını değiştirdi.

millennia

/mɪˈlɛn.i.ə/

(plural noun) binyıllar, milenyumlar

Örnek:

For millennia, humans have gazed at the stars and wondered about the universe.
Binlerce yıldır insanlar yıldızlara bakıp evreni merak ettiler.

brochure

/broʊˈʃʊr/

(noun) broşür, tanıtım kitapçığı

Örnek:

I picked up a travel brochure at the agency.
Seyahat acentesinden bir seyahat broşürü aldım.

documentary

/ˌdɑː.kjəˈmen.t̬ɚ.i/

(noun) belgesel;

(adjective) belgesel

Örnek:

We watched a fascinating documentary about ancient Egypt.
Antik Mısır hakkında büyüleyici bir belgesel izledik.

doubt

/daʊt/

(noun) şüphe, tereddüt;

(verb) şüphe etmek, tereddüt etmek

Örnek:

I have no doubt that she will succeed.
Başarılı olacağından hiç şüphem yok.

trek

/trek/

(noun) yürüyüş, uzun yolculuk;

(verb) yürümek, uzun yolculuk yapmak

Örnek:

They embarked on a challenging trek through the Himalayas.
Himalayalar'da zorlu bir yürüyüşe çıktılar.

overcome

/ˌoʊ.vɚˈkʌm/

(verb) üstesinden gelmek, yenmek, kapılmak;

(adjective) bitkin, üzgün

Örnek:

She managed to overcome her fear of public speaking.
Topluluk önünde konuşma korkusunu yenmeyi başardı.

creative

/kriˈeɪ.t̬ɪv/

(adjective) yaratıcı, üretken

Örnek:

She has a very creative mind.
Çok yaratıcı bir zihni var.

technical

/ˈtek.nɪ.kəl/

(adjective) teknik, kesin

Örnek:

The manual provides detailed technical specifications.
Kılavuz, ayrıntılı teknik özellikler sunar.

motivated

/ˈmoʊ.t̬ɪ.veɪ.t̬ɪd/

(adjective) motive, istekli

Örnek:

She is a highly motivated student who always strives for excellence.
O, her zaman mükemmelliği hedefleyen, son derece motive bir öğrencidir.

pleased

/pliːzd/

(adjective) memnun, sevinçli, hoşnut

Örnek:

She was very pleased with her new car.
Yeni arabasından çok memnundu.

frightened

/ˈfraɪ.tənd/

(adjective) korkmuş, ürkmüş

Örnek:

The child was frightened by the loud thunder.
Çocuk yüksek gök gürültüsünden korkmuştu.

frustrated

/ˈfrʌs.treɪ.t̬ɪd/

(adjective) frustre, hayal kırıklığına uğramış

Örnek:

I'm so frustrated with this slow internet connection.
Bu yavaş internet bağlantısından çok frustre oldum.

immediate

/ɪˈmiː.di.ət/

(adjective) acil, anında, yakın

Örnek:

We need an immediate response.
Acil bir yanıt almamız gerekiyor.

hand out

/hænd aʊt/

(phrasal verb) dağıtmak, vermek

Örnek:

The teacher will hand out the test papers.
Öğretmen sınav kağıtlarını dağıtacak.

square

/skwer/

(noun) kare, meydan;

(adjective) kare, dürüst, adil;

(verb) karesini almak, düzeltmek, karelemek;

(adverb) dosdoğru, tam

Örnek:

Draw a perfect square on the paper.
Kağıda mükemmel bir kare çiz.

charity

/ˈtʃer.ə.t̬i/

(noun) hayırseverlik, yardımseverlik, hayır kurumu

Örnek:

He donated a large sum to charity.
Büyük bir meblağı hayır kurumuna bağışladı.

fundraising

/ˈfʌndˌreɪ.zɪŋ/

(noun) bağış toplama, fon toplama

Örnek:

The charity organized a successful fundraising event.
Hayır kurumu başarılı bir bağış toplama etkinliği düzenledi.

flyer

/ˈflaɪ.ɚ/

(noun) el ilanı, broşür, uçucu

Örnek:

We handed out flyers for the concert.
Konser için el ilanları dağıttık.

development

/dɪˈvel.əp.mənt/

(noun) gelişim, gelişme, olay

Örnek:

The development of new technologies is crucial for economic growth.
Yeni teknolojilerin gelişimi ekonomik büyüme için çok önemlidir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren