Avatar of Vocabulary Set 301-350

DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME İçinde 301-350 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME' içinde '301-350' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

schedule

/ˈskedʒ.uːl/

(noun) program, takvim, çizelge;

(verb) planlamak, programlamak

Örnek:

I need to check my schedule for next week.
Gelecek haftanın programımı kontrol etmem gerekiyor.

permanent

/ˈpɝː.mə.nənt/

(adjective) kalıcı, daimi, sürekli;

(noun) perma, kalıcı saç şekillendirme

Örnek:

She is looking for a permanent job.
Kalıcı bir iş arıyor.

bustling

/ˈbʌs.lɪŋ/

(adjective) hareketli, kalabalık, canlı

Örnek:

The market was bustling with shoppers.
Pazar, alışveriş yapanlarla hareketliydi.

thrive

/θraɪv/

(verb) gelişmek, serpilmek, başarılı olmak

Örnek:

The plants thrive in warm, sunny climates.
Bitkiler sıcak, güneşli iklimlerde gelişir.

economy

/iˈkɑː.nə.mi/

(noun) ekonomi, tasarruf

Örnek:

The country's economy is growing rapidly.
Ülkenin ekonomisi hızla büyüyor.

smog

/smɑːɡ/

(noun) sis, hava kirliliği

Örnek:

The city was covered in a thick layer of smog.
Şehir kalın bir sis tabakasıyla kaplıydı.

commerce

/ˈkɑː.mɝːs/

(noun) ticaret, iş

Örnek:

International commerce has increased significantly.
Uluslararası ticaret önemli ölçüde arttı.

afford

/əˈfɔːrd/

(verb) gücü yetmek, karşılamak, sağlamak

Örnek:

I can't afford a new car right now.
Şu an yeni bir araba alamam.

labour

/ˈleɪ.bɚ/

(noun) emek, iş gücü, doğum;

(verb) uğraşmak, çabalamak

Örnek:

The construction project required a lot of manual labour.
İnşaat projesi çok fazla el emeği gerektiriyordu.

graduation

/ˌɡrædʒ.uˈeɪ.ʃən/

(noun) mezuniyet, diploma töreni, derecelendirme

Örnek:

My graduation ceremony is next month.
Mezuniyet törenim gelecek ay.

achieve

/əˈtʃiːv/

(verb) başarmak, ulaşmak, elde etmek

Örnek:

She worked hard to achieve her goals.
Hedeflerine ulaşmak için çok çalıştı.

devote

/dɪˈvoʊt/

(verb) adamak, tahsis etmek

Örnek:

She decided to devote her life to helping others.
Hayatını başkalarına yardım etmeye adamaya karar verdi.

recruit

/rɪˈkruːt/

(noun) asker adayı, yeni asker, yeni üye;

(verb) askere almak, işe almak, oluşturmak

Örnek:

The new recruits arrived at the training camp.
Yeni askerler eğitim kampına geldi.

vivid

/ˈvɪv.ɪd/

(adjective) canlı, parlak, açık

Örnek:

He gave a vivid description of the accident.
Kazanın canlı bir tanımını yaptı.

childhood

/ˈtʃaɪld.hʊd/

(noun) çocukluk

Örnek:

She had a happy childhood.
Mutlu bir çocukluk geçirdi.

achievement

/əˈtʃiːv.mənt/

(noun) başarı, kazanım, başarma

Örnek:

Winning the championship was a great achievement for the team.
Şampiyonluğu kazanmak takım için büyük bir başarıydı.

heritage

/ˈher.ɪ.t̬ɪdʒ/

(noun) miras, kalıtım, kültürel miras

Örnek:

The old house was part of her family's heritage.
Eski ev, ailesinin mirasının bir parçasıydı.

independence

/ˌɪn.dɪˈpen.dəns/

(noun) bağımsızlık, özgürlük

Örnek:

The country gained its independence in 1960.
Ülke 1960 yılında bağımsızlığını kazandı.

duty

/ˈduː.t̬i/

(noun) görev, sorumluluk, vergi

Örnek:

It is your duty to report any suspicious activity.
Herhangi bir şüpheli etkinliği bildirmek sizin görevinizdir.

enemy

/ˈen.ə.mi/

(noun) düşman, hasım

Örnek:

He made many enemies during his political career.
Siyasi kariyeri boyunca birçok düşman edindi.

impressive

/ɪmˈpres.ɪv/

(adjective) etkileyici, görkemli

Örnek:

The view from the mountain top was truly impressive.
Dağ tepesinden manzara gerçekten etkileyiciydi.

invent

/ɪnˈvent/

(verb) icat etmek, bulmak, uydurmak

Örnek:

Alexander Graham Bell invented the telephone.
Alexander Graham Bell telefonu icat etti.

talented

/ˈtæl.ən.t̬ɪd/

(adjective) yetenekli, kabiliyetli

Örnek:

She is a very talented musician.
Çok yetenekli bir müzisyen.

gifted

/ˈɡɪf.tɪd/

(adjective) yetenekli, doğuştan yetenekli

Örnek:

She is a truly gifted musician.
O gerçekten yetenekli bir müzisyen.

pass down

/pæs daʊn/

(phrasal verb) aktarmak, miras bırakmak, iletmek

Örnek:

The family traditions have been passed down through generations.
Aile gelenekleri nesiller boyu aktarılmıştır.

take over

/ˈteɪk ˌoʊ.vər/

(phrasal verb) devralmak, ele geçirmek, baskın gelmek

Örnek:

She will take over as CEO next month.
Gelecek ay CEO olarak görevi devralacak.

drop out

/drɑːp aʊt/

(phrasal verb) okulu bırakmak, ayrılmak, çekilmek

Örnek:

He decided to drop out of college and start his own business.
Üniversiteyi bırakıp kendi işini kurmaya karar verdi.

deal with

/diːl wɪð/

(phrasal verb) ilgilenmek, başa çıkmak, iş yapmak

Örnek:

We need to deal with this issue immediately.
Bu sorunla hemen ilgilenmemiz gerekiyor.

tragic

/ˈtrædʒ.ɪk/

(adjective) trajik, üzücü

Örnek:

The news of the accident was truly tragic.
Kaza haberi gerçekten trajikti.

neighbour

/ˈneɪ.bər/

(noun) komşu;

(verb) komşu olmak, bitişik olmak

Örnek:

Our new neighbour moved in last week.
Yeni komşumuz geçen hafta taşındı.

consider

/kənˈsɪd.ɚ/

(verb) düşünmek, göz önünde bulundurmak, kabul etmek

Örnek:

You should consider all the options before deciding.
Karar vermeden önce tüm seçenekleri göz önünde bulundurmalısın.

genius

/ˈdʒiː.ni.əs/

(noun) deha, yetenek, dahi

Örnek:

She has a genius for languages.
Dillere karşı bir dehası var.

generosity

/ˌdʒen.əˈrɑː.sə.t̬i/

(noun) cömertlik, eli açıklık

Örnek:

His generosity knew no bounds; he always helped those in need.
Cömertliği sınır tanımıyordu; her zaman ihtiyacı olanlara yardım ederdi.

origin

/ˈɔːr.ə.dʒɪn/

(noun) köken, kaynak, başlangıç

Örnek:

The river's origin is in the mountains.
Nehrin kaynağı dağlardadır.

festivity

/fesˈtɪv.ə.t̬i/

(noun) şenlik, kutlama, eğlence

Örnek:

The town was filled with a sense of festivity during the annual carnival.
Yıllık karnaval sırasında kasaba bir şenlik havasıyla doluydu.

identity

/aɪˈden.t̬ə.t̬i/

(noun) kimlik, özellikler

Örnek:

He was trying to hide his true identity.
Gerçek kimliğini saklamaya çalışıyordu.

remain

/rɪˈmeɪn/

(verb) kalmak, geriye kalmak, sürdürmek;

(noun) kalıntı, artık

Örnek:

Only a few ruins remain from the ancient city.
Antik şehirden sadece birkaç kalıntı kalmıştır.

mystery

/ˈmɪs.tɚ.i/

(noun) gizem, sır, polisiye

Örnek:

The disappearance of the ancient civilization remains a mystery.
Antik uygarlığın ortadan kaybolması bir gizem olmaya devam ediyor.

popularity

/ˌpɑː.pjəˈler.ə.t̬i/

(noun) popülerlik, beğeni

Örnek:

The band gained immense popularity after their hit song.
Grup, hit şarkılarından sonra büyük popülerlik kazandı.

foster

/ˈfɑː.stɚ/

(verb) teşvik etmek, geliştirmek, beslemek;

(adjective) koruyucu aile, bakım

Örnek:

The school aims to foster a love of learning in its students.
Okul, öğrencilerinde öğrenme sevgisini teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

speciality

/ˌspeʃ.iˈæl.ə.t̬i/

(noun) uzmanlık, ihtisas alanı, spesiyalite

Örnek:

His speciality is ancient Roman history.
Onun uzmanlık alanı antik Roma tarihidir.

booth

/buːθ/

(noun) stand, kulübe, bölme

Örnek:

The artist displayed her paintings in a small booth at the art fair.
Sanatçı resimlerini sanat fuarındaki küçük bir standda sergiledi.

souvenir

/ˌsuː.vəˈnɪr/

(noun) hatıra, hediyelik eşya

Örnek:

I bought a small statue as a souvenir of my trip to Paris.
Paris gezimin bir hatırası olarak küçük bir heykel aldım.

cuisine

/kwɪˈziːn/

(noun) mutfak, yemek sanatı

Örnek:

French cuisine is known for its rich sauces and delicate pastries.
Fransız mutfağı zengin sosları ve narin hamur işleriyle bilinir.

decompose

/ˌdiː.kəmˈpoʊz/

(verb) ayrıştırmak, çürümek, çözümlemek

Örnek:

The organic matter began to decompose rapidly.
Organik madde hızla çürümeye başladı.

release

/rɪˈliːs/

(verb) serbest bırakmak, salıvermek, yayınlamak;

(noun) serbest bırakma, yayınlama

Örnek:

The police decided to release the suspect due to lack of evidence.
Polis, delil yetersizliğinden dolayı şüpheliyi serbest bırakmaya karar verdi.

sort

/sɔːrt/

(noun) tür, çeşit;

(verb) sıralamak, ayırmak, çözmek

Örnek:

What sort of music do you like?
Ne tür müzik seversin?

reuse

/ˌriːˈjuːz/

(verb) yeniden kullanmak, tekrar kullanmak;

(noun) yeniden kullanım, tekrar kullanım

Örnek:

We should reuse plastic bags to protect the environment.
Çevreyi korumak için plastik poşetleri yeniden kullanmalıyız.

dump

/dʌmp/

(noun) çöp alanı, çöp dökme yeri, döküntü;

(verb) dökmek, atmak, terk etmek

Örnek:

The city's landfill is a huge garbage dump.
Şehrin çöp depolama alanı devasa bir çöp alanıdır.

site

/saɪt/

(noun) yer, alan, mevki;

(verb) yerleştirmek, kurmak, konumlandırmak

Örnek:

The construction of the new school is on a large site.
Yeni okulun inşaatı geniş bir arazi üzerinde.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren