Avatar of Vocabulary Set Top 401 - 425 Adjectives

En Yaygın 500 İngilizce Sıfat İçinde Top 401 - 425 Adjectives Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'En Yaygın 500 İngilizce Sıfat' içinde 'Top 401 - 425 Adjectives' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

constitutional

/ˌkɑːn.stəˈtuː.ʃən.əl/

(adjective) anayasal, bünyesel, doğuştan

Örnek:

The new law is subject to constitutional review.
Yeni yasa anayasal incelemeye tabidir.

like

/laɪk/

(preposition) gibi, benzer, örneğin;

(verb) beğenmek, sevmek, istemek;

(conjunction) gibi;

(adverb) dedi ki, gibi;

(interjection) dedi ki, gibi;

(noun) benzer, eşdeğer

Örnek:

She looks just like her mother.
Tıpkı annesi gibi görünüyor.

pro

/proʊ/

(noun) profesyonel, artı, avantaj;

(adjective) profesyonel

Örnek:

She's a real pro at tennis.
Teniste gerçek bir profesyonel.

wealthy

/ˈwel.θi/

(adjective) zengin, varlıklı

Örnek:

He inherited a large sum from his wealthy aunt.
Zengin teyzesinden büyük bir miras kaldı.

immediate

/ɪˈmiː.di.ət/

(adjective) acil, anında, yakın

Örnek:

We need an immediate response.
Acil bir yanıt almamız gerekiyor.

mobile

/ˈmoʊ.bəl/

(adjective) mobil, hareketli;

(noun) cep telefonu, mobil, süs

Örnek:

She has a very mobile face.
Çok hareketli bir yüzü var.

remarkable

/rɪˈmɑːr.kə.bəl/

(adjective) dikkat çekici, olağanüstü, kayda değer

Örnek:

She has made remarkable progress in her studies.
Çalışmalarında dikkate değer bir ilerleme kaydetti.

relative

/ˈrel.ə.t̬ɪv/

(adjective) göreceli, orantılı, ilgili;

(noun) akraba, aile üyesi

Örnek:

The cost is relative to the quality.
Maliyet kaliteye göre değişir.

prime

/praɪm/

(adjective) başlıca, birincil, birinci sınıf;

(noun) zirve, en iyi dönem, asal sayı;

(verb) hazırlamak, canlandırmak

Örnek:

Our prime concern is the safety of our employees.
Birincil endişemiz çalışanlarımızın güvenliğidir.

organic

/ɔːrˈɡæn.ɪk/

(adjective) organik, doğal

Örnek:

We only buy organic vegetables.
Sadece organik sebzeler alıyoruz.

tricky

/ˈtrɪk.i/

(adjective) zor, karmaşık, zorlu

Örnek:

This is a tricky problem to solve.
Bu, çözülmesi zor bir problem.

focused

/ˈfoʊ.kəst/

(adjective) odaklanmış, konsantre;

(past participle) odaklanmak, yoğunlaşmak

Örnek:

She is very focused on her studies.
Çalışmalarına çok odaklanmış durumda.

magical

/ˈmædʒ.ɪ.kəl/

(adjective) büyülü, sihirli, büyüleyici

Örnek:

The wizard performed a magical spell.
Büyücü büyülü bir büyü yaptı.

dumb

/dʌm/

(adjective) dilsiz, konuşamayan, aptal;

(verb) basitleştirmek, aptallaştırmak

Örnek:

He was born deaf and dumb.
Sağır ve dilsiz doğdu.

solar

/ˈsoʊ.lɚ/

(adjective) güneş, güneşle ilgili, güneş enerjili

Örnek:

The Earth revolves around the sun in a solar orbit.
Dünya, güneş yörüngesinde güneşin etrafında döner.

plastic

/ˈplæs.tɪk/

(noun) plastik;

(adjective) plastik, esnek, yapmacık

Örnek:

Many everyday items are made of plastic.
Birçok günlük eşya plastikten yapılmıştır.

Indian

/ˈɪn.di.ən/

(noun) Hintli, Kızılderili, Amerika yerlisi;

(adjective) Hint, Kızılderili, Amerika yerlisi

Örnek:

Many Indians celebrate Diwali.
Birçok Hintli Diwali'yi kutlar.

south

/saʊθ/

(noun) güney;

(adjective) güney;

(adverb) güneye

Örnek:

The birds fly south for the winter.
Kuşlar kış için güneye uçar.

given

/ˈɡɪv.ən/

(adjective) belirli, verilen, göz önüne alındığında;

(past participle) verilen

Örnek:

On a given day, the temperature can vary greatly.
Belirli bir günde sıcaklık büyük ölçüde değişebilir.

magic

/ˈmædʒ.ɪk/

(noun) büyü, sihir, çekicilik;

(adjective) sihirli, büyülü;

(verb) sihirle yapmak, sihirle yok etmek

Örnek:

She believed in the power of magic.
Büyü gücüne inanıyordu.

calm

/kɑːm/

(adjective) sakin, dingin, durgun;

(verb) sakinleştirmek, yatıştırmak;

(noun) sakinlik, dinginlik

Örnek:

She remained calm despite the chaos around her.
Etrafındaki kaosa rağmen sakin kaldı.

comic

/ˈkɑː.mɪk/

(noun) komedyen, mizahçı, çizgi roman;

(adjective) komik, güldürücü

Örnek:

The comic had the audience in stitches with his hilarious routine.
Komedyen, komik gösterisiyle seyirciyi kahkahalara boğdu.

brief

/briːf/

(adjective) kısa, öz, özlü;

(noun) brifing, talimat, özet;

(verb) bilgi vermek, brifing vermek

Örnek:

We had a brief chat before the meeting.
Toplantıdan önce kısa bir sohbet ettik.

ordinary

/ˈɔːr.dən.er.i/

(adjective) sıradan, normal;

(noun) sıradanlık, normallik

Örnek:

It was just an ordinary day at the office.
Ofiste sadece sıradan bir gündü.

senior

/ˈsiː.njɚ/

(noun) kıdemli, yaşlı, son sınıf öğrencisi;

(adjective) yaşlı, kıdemli, üst düzey

Örnek:

She is a senior manager in the company.
Şirkette kıdemli bir yöneticidir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren