Avatar of Vocabulary Set Duygular

C2 Seviyesi İçinde Duygular Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C2 Seviyesi' içinde 'Duygular' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

melancholy

/ˈmel.əŋ.kɑː.li/

(noun) melankoli, hüzün, kasvet;

(adjective) melankolik, hüzünlü, kasvetli

Örnek:

A wave of melancholy washed over him as he watched the rain.
Yağmuru izlerken bir melankoli dalgası onu sardı.

despondency

/dɪˈspɑːn.dən.si/

(noun) umutsuzluk, bezginlik, moralsizlik

Örnek:

After losing his job, he fell into a deep state of despondency.
İşini kaybettikten sonra derin bir umutsuzluğa düştü.

inhibition

/ˌɪn.hɪˈbɪʃ.ən/

(noun) inhibisyon, çekingenlik, engelleme

Örnek:

She overcame her inhibitions and spoke confidently.
Çekingenliğini aştı ve kendinden emin konuştu.

dejection

/dɪˈdʒek.ʃən/

(noun) üzüntü, moralsizlik, depresyon

Örnek:

He felt a deep sense of dejection after failing the exam.
Sınavda başarısız olduktan sonra derin bir üzüntü hissetti.

desperation

/ˌdes.pəˈreɪ.ʃən/

(noun) çaresizlik, ümitsizlik

Örnek:

In desperation, he tried to break down the door.
Çaresizlik içinde kapıyı kırmaya çalıştı.

composure

/kəmˈpoʊ.ʒɚ/

(noun) sakinlik, soğukkanlılık, metanet

Örnek:

She maintained her composure despite the difficult questions.
Zor sorulara rağmen sakinliğini korudu.

awe

/ɑː/

(noun) hayranlık, huşu, korku;

(verb) hayran bırakmak, etkilemek

Örnek:

The Grand Canyon filled them with awe.
Büyük Kanyon onları hayranlıkla doldurdu.

exuberance

/ɪɡˈzuː.bɚ.əns/

(noun) coşku, canlılık, aşırılık

Örnek:

Her youthful exuberance was infectious.
Gençlik coşkusu bulaşıcıydı.

radiance

/ˈreɪ.di.əns/

(noun) parıltı, ışık, ışıma

Örnek:

The sun's radiance warmed the earth.
Güneşin parıltısı dünyayı ısıttı.

mirth

/mɝːθ/

(noun) neşe, şenlik, keyif

Örnek:

Her stories were always full of mirth and laughter.
Hikayeleri her zaman neşe ve kahkahayla doluydu.

enchantment

/ɪnˈtʃænt.mənt/

(noun) büyülenme, hayranlık, büyü

Örnek:

The audience watched the magician's tricks with pure enchantment.
Seyirci sihirbazın numaralarını saf bir büyülenme ile izledi.

elation

/iˈleɪ.ʃən/

(noun) coşku, sevinç, neşe

Örnek:

She felt a sense of pure elation after winning the championship.
Şampiyonluğu kazandıktan sonra saf bir coşku hissetti.

ecstasy

/ˈek.stə.si/

(noun) vecit, coşku, kendinden geçme

Örnek:

She was in ecstasy after winning the championship.
Şampiyonluğu kazandıktan sonra vecde gelmişti.

bliss

/blɪs/

(noun) mutluluk, saadet, neşe

Örnek:

She found true bliss in her new life.
Yeni hayatında gerçek mutluluğu buldu.

jubilation

/ˌdʒuː.bəlˈeɪ.ʃən/

(noun) sevinç, coşku, kutlama

Örnek:

There was widespread jubilation as the results of the election were announced.
Seçim sonuçları açıklandığında yaygın bir sevinç vardı.

exhilaration

/ɪɡˌzɪl.əˈreɪ.ʃən/

(noun) coşku, neşe, heyecan

Örnek:

The climber felt a surge of exhilaration as he reached the summit.
Dağcı zirveye ulaştığında bir coşku dalgası hissetti.

euphoria

/juːˈfɔːr.i.ə/

(noun) öfori, coşku

Örnek:

She was in a state of euphoria after winning the championship.
Şampiyonluğu kazandıktan sonra öfori içindeydi.

rapture

/ˈræp.tʃɚ/

(noun) vecit, coşku, kendinden geçme

Örnek:

She listened to the music with an expression of pure rapture.
Müziği saf bir vecit ifadesiyle dinledi.

glee

/ɡliː/

(noun) sevinç, neşe, keyif

Örnek:

She clapped her hands with glee when she heard the good news.
İyi haberi duyduğunda sevinçle ellerini çırptı.

zeal

/ziːl/

(noun) gayret, şevk, heves

Örnek:

Her zeal for social justice was inspiring.
Sosyal adalet konusundaki gayreti ilham vericiydi.

ennui

/ˌɑːnˈwiː/

(noun) can sıkıntısı, bıkkınlık, bezginlik

Örnek:

The endless lectures filled him with ennui.
Sonsuz dersler onu can sıkıntısıyla doldurdu.

apathy

/ˈæp.ə.θi/

(noun) apati, ilgisizlik

Örnek:

The widespread apathy among voters led to a low turnout.
Seçmenler arasındaki yaygın apati, düşük katılım oranına yol açtı.

trepidation

/ˌtrep.əˈdeɪ.ʃən/

(noun) endişe, korku, telaş

Örnek:

He felt a sense of trepidation as he approached the stage.
Sahneye yaklaşırken bir endişe hissetti.

ambivalence

/æmˈbɪv.ə.ləns/

(noun) kararsızlık, çelişik duygular

Örnek:

Her ambivalence about the job offer made her hesitate.
İş teklifi hakkındaki kararsızlığı onu tereddüt ettirdi.

languor

/ˈlæŋ.ɡɚ/

(noun) bitkinlik, halsizlik, tembellik

Örnek:

A sense of languor settled over him after the long journey.
Uzun yolculuktan sonra üzerine bir bitkinlik çöktü.

equanimity

/ˌek.wəˈnɪm.ə.t̬i/

(noun) sakinlik, dinginlik, soğukkanlılık

Örnek:

She faced the crisis with remarkable equanimity.
Krizi olağanüstü bir sakinlikle karşıladı.

vexation

/vekˈseɪ.ʃən/

(noun) sıkıntı, üzüntü, can sıkıntısı

Örnek:

She stamped her foot in vexation.
Ayaklarını öfkeyle yere vurdu.

chagrin

/ˈʃæɡ.rɪn/

(noun) pişmanlık, üzüntü, utanç;

(verb) pişman etmek, üzmek, utandırmak

Örnek:

Much to her chagrin, she realized she had forgotten her wallet.
Büyük bir pişmanlıkla cüzdanını unuttuğunu fark etti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren