Avatar of Vocabulary Set C1 - Hangi Renk? Hangi Şekil?

C1 Seviyesi İçinde C1 - Hangi Renk? Hangi Şekil? Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Hangi Renk? Hangi Şekil?' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

amber

/ˈæm.bɚ/

(noun) kehribar;

(adjective) kehribar rengi

Örnek:

The ancient insect was perfectly preserved in a piece of amber.
Antik böcek, bir parça kehribar içinde mükemmel bir şekilde korunmuştu.

emerald

/ˈem.ə.rəld/

(noun) zümrüt;

(adjective) zümrüt yeşili

Örnek:

She wore a necklace with a stunning emerald pendant.
Çarpıcı bir zümrüt kolye ucu olan bir kolye takıyordu.

ruby

/ˈruː.bi/

(noun) yakut, yakut rengi, koyu kırmızı;

(adjective) yakut rengi, koyu kırmızı

Örnek:

She wore a necklace with a beautiful ruby pendant.
Güzel bir yakut kolye ucu olan bir kolye takıyordu.

turquoise

/ˈtɝː.kɔɪz/

(noun) turkuaz;

(adjective) turkuaz

Örnek:

The ocean water was a beautiful shade of turquoise.
Okyanus suyu güzel bir turkuaz rengindeydi.

beige

/beɪʒ/

(noun) bej;

(adjective) bej

Örnek:

The walls were painted a soft beige.
Duvarlar yumuşak bir bej renge boyanmıştı.

bronze

/brɑːnz/

(noun) bronz, bronz rengi, bronz madalya;

(verb) bronzlaştırmak;

(adjective) bronz, kızıl kahverengi

Örnek:

The statue was cast in bronze.
Heykel bronzdan yapıldı.

burgundy

/ˈbɝː.ɡən.di/

(noun) bordo;

(adjective) bordo

Örnek:

She wore a beautiful burgundy dress to the party.
Partiye güzel bir bordo elbise giydi.

chestnut

/ˈtʃes.nʌt/

(noun) kestane, kestane ağacı, kestane rengi;

(adjective) kestane rengi

Örnek:

Roasted chestnuts are a popular snack in winter.
Kavrulmuş kestane kışın popüler bir atıştırmalıktır.

creamy

/ˈkriː.mi/

(adjective) kremalı, kremsi, krem rengi

Örnek:

The soup had a rich, creamy texture.
Çorbanın zengin, kremalı bir dokusu vardı.

ebony

/ˈeb.ən.i/

(noun) abanoz;

(adjective) abanoz rengi, simsiyah

Örnek:

The piano keys were made of polished ebony.
Piyano tuşları cilalı abanozdan yapılmıştı.

hazel

/ˈheɪ.zəl/

(noun) fındık, fındık ağacı;

(adjective) ela, fındık rengi

Örnek:

We gathered hazelnuts from the hazel tree.
Fındık ağacından fındık topladık.

khaki

/ˈkæ.ki/

(noun) haki, haki kumaş;

(adjective) haki, kahverengimsi sarı

Örnek:

The soldier's uniform was made of durable khaki.
Askerin üniforması dayanıklı haki kumaştan yapılmıştı.

olive

/ˈɑː.lɪv/

(noun) zeytin, zeytin ağacı;

(adjective) zeytin rengi

Örnek:

She added some black olives to the salad.
Salataya biraz siyah zeytin ekledi.

scarlet

/ˈskɑːr.lət/

(noun) kızıl, parlak kırmızı;

(adjective) kızıl, parlak kırmızı

Örnek:

The sunset painted the sky in shades of orange and scarlet.
Gün batımı gökyüzünü turuncu ve kızıl tonlarına boyadı.

sea-green

/ˈsiː.ɡriːn/

(adjective) deniz yeşili

Örnek:

The artist used a beautiful sea-green pigment for the ocean in her painting.
Sanatçı, resmindeki okyanus için güzel bir deniz yeşili pigment kullandı.

sky-blue

/ˈskaɪ.bluː/

(adjective) gök mavisi, açık mavi

Örnek:

The artist used a beautiful sky-blue paint for the background.
Sanatçı arka plan için güzel bir gök mavisi boya kullandı.

coal-black

/ˈkoʊl.blæk/

(adjective) kömür karası, zifiri siyah

Örnek:

Her long, flowing hair was coal-black.
Uzun, dalgalı saçları kömür karasıydı.

snow-white

/ˈsnoʊ.waɪt/

(adjective) kar beyazı

Örnek:

Her dress was snow-white, shimmering in the sunlight.
Elbisesi kar beyazıydı, güneş ışığında parlıyordu.

subtle

/ˈsʌt̬.əl/

(adjective) ince, hassas, narin

Örnek:

The painting had a subtle blend of colors.
Tabloda renklerin ince bir karışımı vardı.

transparent

/trænˈsper.ənt/

(adjective) şeffaf, saydam, açık

Örnek:

The glass is completely transparent.
Cam tamamen şeffaf.

vibrant

/ˈvaɪ.brənt/

(adjective) canlı, enerjik, parlak

Örnek:

She has a vibrant personality.
Canlı bir kişiliği var.

dull

/dʌl/

(adjective) sıkıcı, donuk, körelmiş;

(verb) köreltmek, azaltmak

Örnek:

The lecture was incredibly dull.
Ders inanılmaz derecede sıkıcıydı.

contrast

/ˈkɑːn.træst/

(noun) kontrast, zıtlık;

(verb) karşılaştırmak, zıtlaştırmak

Örnek:

The white walls provided a stark contrast to the dark furniture.
Beyaz duvarlar, koyu renk mobilyalarla keskin bir kontrast oluşturuyordu.

arch

/ɑːrtʃ/

(noun) kemer, tak, ayak kemeri;

(verb) kemer yapmak, kavis vermek;

(adjective) kurnaz, alaycı, oynak

Örnek:

The bridge has a beautiful stone arch.
Köprünün güzel bir taş kemeri var.

circular

/ˈsɝː.kjə.lɚ/

(adjective) dairesel, yuvarlak, tekrarlayan;

(noun) genelge, broşür

Örnek:

The table was circular, allowing everyone to see each other easily.
Masa daireseldi, bu da herkesin birbirini kolayca görmesini sağlıyordu.

cone

/koʊn/

(noun) koni, külah, kozalak;

(verb) koni şeklinde yapmak, konikleştirmek

Örnek:

The ice cream was served in a waffle cone.
Dondurma waffle külahında servis edildi.

curl

/kɝːl/

(verb) kıvrılmak, sarmak;

(noun) bukle, kıvrım

Örnek:

Her hair tends to curl in humid weather.
Saçları nemli havada kıvrılmaya eğilimlidir.

cylinder

/ˈsɪl.ɪn.dɚ/

(noun) silindir

Örnek:

The engine block contains several cylinders.
Motor bloğu birkaç silindir içerir.

dimension

/ˌdaɪˈmen.ʃən/

(noun) boyut, ebat, yön

Örnek:

The box has three dimensions: length, width, and height.
Kutunun üç boyutu vardır: uzunluk, genişlik ve yükseklik.

right angle

/ˌraɪt ˈæŋ.ɡəl/

(noun) dik açı

Örnek:

The two walls meet at a perfect right angle.
İki duvar mükemmel bir dik açıyla birleşiyor.

fragile

/ˈfrædʒ.əl/

(adjective) kırılgan, hassas, narin

Örnek:

The antique vase is very fragile, so handle it with care.
Antika vazo çok kırılgandır, bu yüzden dikkatli kullanın.

immense

/ɪˈmens/

(adjective) muazzam, engin, büyük

Örnek:

The universe is of immense size.
Evren muazzam büyüklüktedir.

intact

/ɪnˈtækt/

(adjective) sağlam, bozulmamış, eksiksiz

Örnek:

Despite the accident, the ancient vase remained intact.
Kazaya rağmen, antik vazo sağlam kaldı.

invisible

/ɪnˈvɪz.ə.bəl/

(adjective) görünmez, gizli

Örnek:

The tiny particles were almost invisible to the naked eye.
Küçük parçacıklar çıplak gözle neredeyse görünmezdi.

linear

/ˈlɪn.i.ɚ/

(adjective) doğrusal, çizgisel, sıralı

Örnek:

The road follows a linear path through the valley.
Yol, vadi boyunca doğrusal bir yolu takip eder.

spiral

/ˈspaɪr.əl/

(noun) sarmal, helezon, düşüş;

(verb) sarmal çizmek, helezon çizmek, kötüleşmek;

(adjective) sarmal, helezonik

Örnek:

The staircase wound upwards in a graceful spiral.
Merdiven zarif bir sarmal şeklinde yukarı doğru kıvrılıyordu.

minute

/ˈmɪn.ɪt/

(noun) dakika, an, saniye;

(adjective) küçük, titiz

Örnek:

The meeting will start in five minutes.
Toplantı beş dakika içinde başlayacak.

rear

/rɪr/

(noun) arka, geri;

(adjective) arka;

(verb) yetiştirmek, beslemek, eğitmek

Örnek:

The car's rear bumper was damaged.
Arabanın arka tamponu hasar görmüştü.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren